Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Yeniçerilik’

Osmanlı devlet yapısında da benzer bir durum vardı. Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı, Osmanlı sistemindeki şeyhülislâmlığın isim değişikliğiyle devamından başka bir şey değildir. Türkiye’nin laikliği, bu isim değişikliğinden ibarettir; ama bu ülkede isim değişikliğini önemseyen, ‘isme meraklı’ geniş bir ‘aydın’ kitle olduğu için, gerçek durumu ‘merak’ edenler her zaman sınırlı kalmıştır… Nasıl Cumhuriyet rejiminde Diyânet İşleri Başkanlığı, siyasi iktidarın bir egemenlik aracıysa, Osmanlı sistemindeki şeyhülislâmlık kurumu da padişahlık rejiminin bir egemenlik aracıydı. Şeyhülislâmın, bazen Padişahın iradesine karşı geldiği de olmuştur; ama bu onun ‘ilkenin, şerîatın densin, gereğini’ yaptığı anlamına gelmiyordu. Yeniçerilerin siyasi iktidar üzerindeki etkinliklerinin arttığı bir dönemde, Şeyhülislâm Esat Efendi, dönemin padişahı Genç Osman’ın Hacca gitme isteğine karşı çıkmıştı. Gerekçesi de şuydu: Padişahların hacca gitmesi farz değildir, adalet üzre ahalinin ahvalin görmek evladır… Aslında fetvayı veren Esat Efendi’ydi, ama fetvanın gerisinde Yeniçeriler, yani (gerçek) siyasi güç vardı. Esat Efendi’nin fetvasını dinlemeyen padişah Genç Osman, yeniçeriler tarafından katledildi. Dikkat edilirse, İslâmın beş temel şartından birini yerine getirmek isteyen bir padişaha bile, bunun ‘şerîata uygun olmadığı’ söylenebiliyordu… Aynı şekilde şerîatın açıkça yasakladığı fazicilik de Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından caiz görülmüştü… Fatih Sultan Mehmet, şer-i esaslara göre ‘kutsal’, dolayısıyla da ‘dokunulmaz’ olan Vakıf arazilerini ‘kamulaştırıp’ tımar sistemine dahil etmişti. Bütün bunlar, bizim yukarıda ifade ettiğimiz din-ideoloji, ideoloji-iktidar ilişkisinin yönü hakkında bir fikir veriyor. Şeyhülislâmların siyaseten katilleri yasak olduğu halde, IV. Murad, Ahizâde Hüseyin Efendi’yi, III. Mehmet de Hocazâde Mesut Efendiyle, Seyyid Feyzullah Efendiyi siyaseten katletmesi, Şeyhülislâmlık kurumunun konumu ve işlevi ve Osmanlı Devleti’nin bir şerîat devleti olup-olmadığı tartışmasına açıklık getirecek niteliktedir. (s. 176-177)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Kahve ve kahvehaneler konusunda kısa bir giriş

İşsiz-güçsüzlerin zaman geçirmek için devam ettikleri kahvehanelere yönelik olumsuz bir yargı oluşmuştur. Zaten mekânın adı da artık kahvehane değil “kahve köşesi” olmuştur. Orada ömür tüketilir, sürünülür; kısacası hiçbir olumlu iş olmaz kahvehanelerde. Belki köyleri vareste tutmak gerekir; zira köylerde kahvehaneler hâlâ önemli bir toplumsal/ siyasî alan olarak, hattâ agora olarak ön plana çıkar. Kentlerde ise artık caféler var. Pişbiriğin yerini de Tabu, Scrabble gibi oyunlar alıyor (King’in yerini hiçbir şey tutmaz, o ayrı :)).

Türkiye’nin dünya üzerinde kişi başına çay tüketimi en yüksek ülke olmasında önemli bir paya sahip olsa da kahvehane denince benim ilk aklıma gelen şey kahvedir. Kahvenin Osmanlı’ya girişi belki daha öncedir, ama kahve satışı amacıyla ilk işletme 1471 senesinde kurulmuş (Kiva Han). Kiva Han dünyanın bilinen ilk kahvehanesidir. İçecek dünyaya müslüman ülkelerden yayılmış olsa da şeriat mahkemeleri tarafından da hoş karşılanmamış. 1511 yılında Mekke’de bulunan bir şeriat mahkemesi kahveyi keyif verici olduğu gerekçesiyle dinen yasaklamış (döneme ait bazı Arapça şiirlerde “kahve”nin “şarap” anlamında kullanıldığı da vaki imiş). Kahveye Osmanlı’da dinen icazet verilmesi ancak 1524 yılında söz konusu olabilmiş. Kahve Kanunî Sultan Süleyman döneminde “sultanın özel doktoru olan Bedreddin el-Kûsûni tarafından da her derde deva olarak bilinen, ilaç yerine kullanılan “tiryak”la bir tutul”muş, bu dönemde “kahve tüketiminden yana bir görüş geliştirilmiştir” [4]. Kahvenin Avrupa’ya yayılması ise büyük ölçüde 17. yüzyılda gerçekleşiyor. Özellikle yüzyılın sonlarına denk gelen Viyana kuşatmasında yenilgiye uğrayan Osmanlı ordusundan geriye kalan yüzlerce çuval kahve bu yaygınlaşmadaki rolü konusunda sıkça anılır.

Kahve Satıcısı

Ne var ki kahvehanelerde toplanan insanlar (erkekler) siyaset konuşup tartışmaya başlayınca hükümetlerin de tepkisini çekmeye başlamış. Sosyal hayatın vazgeçilmez alanlarından biri olan kahvehaneler çeşitli dönemlerde yönetim tarafından yasaklanmış. Osmanlı geri dönüşü olmayan çöküş yolunda ilerlerken kahvehaneler toplumsal tepkinin ortaya çıkıp yayılmasında önemli bir rol almışlar. 16 Haziran 1826’da (Osmanlı hükümeti tarafından “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılan) yeniçeriliğin ilgası sırasında pek çok kahvehanenin kapatılıp kahvehane sahiplerinin cezalandırılması hem yeniçeriliğin kaldırılma gerekçeleri hem de kahvehanelerin toplumsal işlevi hakkında ipuçları verir.

Bu kısa giriş kahve ve kahvehaneler konusundaki tutmayı planladığım notlar için bir arkaplan oluştursun. Bakalım daha nerelere varacak bu muhabbetin sonu…

Gönül Kahve İster Kaynaklar:

  1. “List of countries by tea consumption per capita”, Wikipedia
  2. “List of countries by coffee consumption per capita”, Wikipedia
  3. “History of coffee”, Wikipedia
  4. Geçmişten Günümüze Kahvehaneler, Kahvehanelerin Sosyal Yaşamdaki Yeri ve Önemi: Aydın Merkez Örneği, Selin Şahbaz, Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Adnan Menderes Enstitüsü Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, Aydın
  5. Rethinking Vaka-i Hayriye (The Auspicious Event): Elimination of the Janissaries on the Path to Modernization, Kadir Üstün, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, The Institute of Economics and Social Sciences of Bilkent University, 2002, Ankara
  6. Fotoğraf buradan.

Read Full Post »

Osmanlı İmparatorluğu’nda irtica kavramının ilk defa ne zaman telaffuz edildiği ve bu kavramın hangi tarihte ‘yenilikçi elitin’ anahtar kavramı haline geldiği konusunda kesin bir şey bilinmemekle birlikte, Sultan III. Selim’in Nizam-ı Cedit projesine karşı Kabakçı Mustafa önderliğindeki Yeniçeri isyanından sonra kullanılmaya başlandığını tahmin edebiliriz. İsyan sonucu Sultan III. Selim tahttan indirildi. Yerine Sultan IV. Mustafa tahta geçirildi. İster Osmanlı, isterse Cumhuriyet döneminin resmi tarihçileri, Kabakçı Mustafa önderliğindeki isyanı, irtica olarak niteledilerş ve isyanın sadece Yeniçerilerin rakip bir askerî teşkilat kurulmasını engellemek için giriştiklerini ileri sürdüler. Bunu yaparken, Yeniçeriliğin 19. yüzyılın başında sadece bir askerî teşkilat olmadığını, Başkent halkının önemli bir bölüğünü oluşturduğunu, bir askerî yapı olmaktan çok, bugünün kavramlarıyla ifade edilirse, en örgütlü ‘sivil toplum’ kesimini oluşturduğunu dikkate almamak konusunda bağnaz bir inkârcılık sergiliyorlar. Dikkate almadıkları bir husus da, Nizam-ı Cedit’in ek vergiler içermesi ve zaten tam bir talan halini alan vergi yükünün daha da ağırlaşmasıdır. Nizam-ı Cedit’i hayata geçirmek üzere oluşturulan İrad-ı Cedit için alınan ek vergiler, Osmanlı yönetici sınıfının adamlarının bir bölüğü tarafından villalar ve yalılar inşa ettirilip, lüks ve safahatı, alafranga yaşamı finanse etmek için kullanıldığı herkesin malumuydu. Yoksulluğun ve sefaletin bunalttığı halkın bu duruma tepkisini ‘gericilik’ saymak, resmi tarihçilerin ve devlet aydınlarının bir kuruntusudur. Yönetici Osmanlı kliklerinden birinden yana, diğerine karşı olmanın ilericilik-gericilik kavramlarıyla bir ilgisi olabilir miydi? s. 187

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

… Osmanlı sisteminden kopuş, resmi tarih ve resmi ideolojinin iddia ettiğinin aksine 1923’te değil, Yeniçeriliğin tasfiyesiyle başlayan dönem sonrasına rastlamaktadır. Elbette kopuşun, Osmanlı sisteminin kendi içi çelişkilerinin dönüşümü ve ileriye doğu sıçramasının sonucu değil de, sömürgeleşme sonucu, dış ‘etkenin’ baskısı sonucu ortaya çıkmış olması önemlidir. Zira, sadece bir militer kurum olmaktan öteye bir şey olan Yeniçerilik, sömürgeleşmenin önünde ayakbaşı durumundaydı… Dolayısıyla 1923’te herhangi bir kopuş, söz konusu değildi. Tarihsel süreklilik bağlamında 1923’te ilan edilen Cumhuriyetin 1839’daki Tanzimat, 1856’daki Islahat, 1876 ve 1908’deki I. ve II. Meşrutiyet, çizgisinin devamı olan bir düzenlemeydi. Bu yüzden Cumhuriyet rejimi denilen, önemi abartılmış bir hükümet darbesinden (Coup d’Etat) başka bir şey değildir. Sömürgeleşmek anlamına gelen kapitalist yayılmanın önündeki engeller, bizzat ‘Yenilikçi’ denilen Osmanlı yönetici oligarşisi tarafından ortadan kaldırıldığı için, söz konusu süreç bir bakıma bir otokolonizasyon (kendi kendini sömürgeleştirme) süreciydi. s. 198

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »