Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Yayıncılık’

Anton Pavlovich Chekhov [Anton Çehov] İki güçlü yanı vardı: Bir yandan Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi gibi yüzyıldan fazla bir zamandır sahnelenen unutulmaz oyunları yazarken, bir yandan da yazdığı sayısız öyküyle modern öykücülüğün temellerini attı. 20. yüzyılın hem edebiyatında, hem de tiyatrosunda bıraktığı kalıcı etki, aralarında James Joyce’un da bulunduğu birçok yazarda kendini gösterdi. Kafka ve Hemingway gibi birbirinden çok farklı iki büyük yazarın belki de tek ortak özellikleri üsluplarındaki Çehov izleriydi.

[Jane Austen] Dokuz yaşında yazmaya başladı. Yaşarken hiçbir kitabını kendi adıyla yayınlayamadı. Kitaplarda genellikle "Bir bayan tarafından" ibaresi yer alıyordu. Yavaş yavaş tanınmaya başladığı sıralarda hayata veda etti. Romanlarının İngiliz kültüründeki derinliği ve dil becerisi sık sık Shakespeare ile karşılaştırılan Jane Austen, tazeliklerini ve çekiciliklerini hiç kaybetmeyen romanlarıyla bugün bile en çok okunan yazarlardan biri olmayı başardı. Onun kitaplarından ya da hayatından esinlenerek sayısız kitap yazıldı ve yirmiden fazla film çekildi. Ana motifini ve erkek karakterlerinin temel özelliklerini Austen’in Gurur ve Önyargı adlı romanından alan Bridget Jones’un Güncesi bunlardan sadece biriydi.

[Vladimir Vladimiroviç Mayakovski] 14 yaşında gösterilere, 15 yaşında da Bolşeviklere katıldı ve üç kez tutuklandı. 16 yaşında ilk şiirlerini yazdı. Onun şiir dili sokağın diliydi; romantik şiirin yarattığı illüzyonu dağıtan bir dildi. Lili Brik’e olan umutsuz aşkı, hayatını en az savaş ve devrim yılları kadar etkiledi. Rus fütürizminin öncülerindendi. Hem özel, hem de toplumsal hayatında uğradığı hayal kırıklıklarına daha fazla dayanamadı. Bir not yazdı, silahı eline aldı ve kalbine ateş etti: "…Aşkımın teknesi gündelik hayata çarpıp parçalandı. Hayatla ödeştim. Ölümümden kimseyi suçlamayın ve lütfen boş sözler söylemeyin. Ölen kişi bundan hiç mi hiç hoşlanmazdı."

William Golding [William Golding] Varoluşun metafizik temellerinin sembolik ve alegorik biçimler içinde sorgulanması romanlarının en belirgin özelliklerinden biriydi. Yazdıkları uzun yıllar pek bir talep görmedi. Başyapıtı Sineklerin Tanrısı, önce en az 20 yayınevi tarafından reddedildi ve en sonunda 1954 yılında yayınlandı. 29 yıl sonra, 1983 yılında, "Söylencenin çok anlamlılığını ve evrenselliğini gerçekçi anlatı sanatının berraklığıyla birleştirerek günümüz insanının yaşam koşullarını araştıran romanları nedeniyle" Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Özellikle Sineklerin Tanrısı dünya çapında büyük bir başarı kazandı.

[Lewis Caroll] Lewis Carroll yardımcı personel olarak üniversitenin kütüphanesinde çalışıyordu. Kitapların tozunu alırken bir yandan da pencereden, dekanın kızları Alice Pleasant Lidell ve iki kız kardeşini izliyordu. Onların o çocuksu güzelliklerinden çok etkilenmişti. Çocukların ailesiyle de yakın ilişki içinde olan Caroll, yeni bir icat olan fotoğrafa duyduğu ilgi nedeniyle onların fotoğraflarını çekiyor, oyunlar oynuyor, gezintiler yapıyordu. Alice’in ise onda özel bir yeri vardı. Bunun sonucu olarak Alice için bir macera kitabı yazdı ve 90 sayfalık el yazmalarını 1864 yılında Noel hediyesi olarak ona verdi. Alice’in ailesi kitaptan çok etkilendi ve Carroll’ı kitabı yayınlaması konusunda cesaretlendirdi.

Alice Harikalar Diyarında ve onun devamı olan Alice Aynanın İçinde kitapları büyük bir başarı kazandı. Kitabı coşkuyla karşılayanların başında da Kraliçe Victoria ve Oscar Wilde geliyordu.

Kaynaklar:

  • Fotoğraflar şu kaynaklardan: Çehov, Golding.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Reklamlar

Read Full Post »

Kafka[Franz Kafka] 41 yıllık kısa hayatı bir türlü mutlu sona ulaşamadığı aşklar, otoriter bir babanın sadece var olmakla bile yarattığı baskı, bir sigorta şirketinde avukatlık, bir türlü sona ermeyen hikâyeler, romanlar arasında geçti. Kendi yazarlığı konusunda hiçbir zaman emin olmadı. Hatta son arzusu, basılanların dışında bütün yazdıklarının yok edilmesi, basılanların da bir daha basılmamasıydı. Bunun için görevlendirdiği arkadaşı Max Brod onun vasiyetine uymadı ve 20. yüzyıl, bütün karamsarlığını, umutsuzluğunu, yabancılaşmasını ve karanlığını üstüne boca ettiği bu kayıp çocuğunu onlarca yıl sonra da olsa fark etti.

En ünlü eserlerinden biri olan Dönüşüm‘ün, "Büyülü Gerçeklik"e giden yolda kendisini nasıl etkilediğini anlatan G.G. Marquez bunu şöyle ifade ediyor: "Hayatıma yeni bir yön verdi, dünya edebiyatının en ünlülerinden biri olan o ilk cümlesinden başlayarak…"

Albert Camus: "Bütün olasılıkları sunması ve hiçbirini onaylamaması bu eserlerin kaderi ve belki de büyüklüğüdür."

Milan Kundera: "Başka türlü de yazılabileceğini Kafka’dan öğrendim: Mümkün olanın sınırları dışına çıkılabileceğini… Ama romantikler gibi gerçek dünyadan kaçmak için değil, onu daha iyi anlamak için."

[Marcel Proust] Devasa eseri Kayıp Zamanın İzinde 1913 baharında çeşitli yayıncılar tarafından reddedilmişti. En başta gelen gerekçelerden biri de eserin bir sürü "gereksiz ayrıntı" içermesiydi. Paris’teki ünlü bir yayınevinin patronu Alfred Humboldt, kitabı kendisine öneren arkadaşına şöyle yazmıştı: "Sevgili dostum, muhtemelen kafam durdu, ama Tanrı aşkına, bir insanın uykuya dalmadan önce yatakta oradan oraya dönmesini anlatmak için otuz sayfaya ihtiyaç duymasını bir türlü anlayamıyorum." Eseri ünlü Gallimard Yayınevi de reddetmişti. Ve bu tam da André Gide’e nasip olmuştu. Sonunda Proust eserini kendi imkanlarıyla bastırmak zorunda kalmış, kitap beklenmedik bir başarı kazanınca da André Gide, kitabı okumuş ve reddetmiş olmaktan duyduğu utancı itiraf etmek zorunda kalmıştı. 

Bilge Karasu [Bilge Karasu] İmgeye dayalı kapalı üslubu, kusursuz olması için kelime kelime üzerinde çalıştığı edebi eserleriyle özgün bir yazarlık sundu. Eserlerindeki biçim ve kullandığı dille Türk Edebiyatında önemli bir yer edindi. Eserleri yabancı dillere çevrildi. 1985’te yayınlanan ve kendine has bir yapısı olan Gece adlı kitabı, Türk romanının ulaştığı en ileri çizgi olması gerekçesiyle Pegasus Ödülünü kazandı. Karasu, on yılda bir ve İngilizce dışındaki bir dile verilen bu ödülü kazanan ilk ve tek Türk yazarı oldu.

[William Faulkner] Gerçek soyadı Falkner’dı. Bir yayıncı adını yanlışlıkla Faulkner diye yazdı. Faulkner hatayı düzeltmek yerine yeni soyadını kullanmayı tercih etti. Olmayan bir ülke yarattı, adını Yoknapatawpha koydu. Var olan gerçekliği bu hayali topraklara taşıdı ve ona yeni bir biçim verdi. Ses ve Öfke‘de bilinç akışı tekniğinin, Döşeğimde Ölürken‘de çoklu anlatımın olağanüstü örneklerini sergiledi. 1949’da Nobel Edebiyat Ödülünü aldı. En müthiş Nobel konuşmalarından birini yaptı. Söylediği şu cümle uzun süre akıllardan çıkmadı: "İnsanlığın sonunu reddediyorum. İnsanlık sadece varlığını sürdürmekle kalmayacak, bilakis kazanacaktır."

Kaynaklar:

  • Kafka fotoğrafı şuradan. Aynı yerde Dönüşüm’ün bir sahne uyarlamasına da link verilmiş. Youtube’u olanlar buradan ulaşabilir.
  • Bilge Karasu fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Yazın gündüzler genellikle sıkıcıdır. Çalışan için de tatil yapan için de. Çalışanlar dışarıda güneş ışıldarken ofislerde/ fabrikalarda kapalı kalmayı bir tür mahpusluk olarak görürler. Tatilciler içinse gündüz saatleri eğlencenin en az olduğu saatlerdir. Deniz tatili yapanlar bir iki saatlik deniz eğlencesinden sonra günün en sıcak ve bunaltıcı saatlerinin geçip akşam serinliğinin gelmesini beklerler. Kış sezonunda da eğlencelik bir şeye pek rastlanmayan televizyon, ekranlarını sonuna kadar saçmalıklara açtığından iyice sinir bozucu bir hal alır. En çekici gelen alternatif kitap okumaktır. Bir arada okunması planlanıp da kışın hay huyu içinde zaman ayırılamamış kitaplar, tanışılmak istenen yeni yazarlar, yeniden okunacak ilk göz ağrıları bekler dururlar kitaplıkta.

Yazını bu biçimde planlayanlar vardır, belki de çoktur. Oysa bilinen bir gerçek vardır: yazın kitap satışları düşer, dergiler yaz aylarında rölantiye geçip iki ayda bir sayı yayımlarlar, yazarlar yayın hazırlıkları tamamlanan kitaplarının çıkması için sonbahar aylarını bekler, vs. Kısacası yaz, yayıncılık açısından ziyadesiyle bereketsiz geçer. (Belki de işin mutfağıda olanlar açısından böyle değildir, ama okur için yeni heyecanlara kapılma ihtimali hayli düşüktür.) Bu konuyu yıllardır, özellikle de yaz aylarında düşünürüm. İşin içinde olanlara sorma fırsatım olmadığı için  fazla da çetrefilleştirmek istemiyorum. Herkes tatilde olduğu ve alternatif tatil eğlenceleri nedeniyle TV, radyo gibi iletişim kanallarından uzak kaldığı, bundan dolayı, çıkacak yeni bir kitabın tanıtımı için harcanacak emeğin (ve tabii paranın) amacına ulaşma ihtimali düşük olduğu için sektörün bu dönemi es geçtiğini düşünme eğilimindeyim. Başka bir deyişle “piyasa”nın belirlediği bir durgunluk olarak görüyorum bunu.

Lafı nereye getireceğim? Kişisel nedenlerle bu yaz kitaplığıma ne kadar ilgi gösterebileceğimi bilmiyorum. Bunun üstüne yazın rehaveti, miskinliği de eklenince blogu rölanti temposuna çekmenin sonbahara daha enerjik girmeye yardımcı olacağını düşünmeye başladım. Aklımdaki bir iki şeyi zaman bulabilirsem araya sıkıştırmaya çalışacağım, ama yaz boyunca büyük ölçüde kitaplardan aldığım notları paylaşmakla yetinmeyi planlıyorum.

Herkese iyi tatiller.

Read Full Post »

Kanıtı Olmayan Gerçekler NTV Yayınları’nın yayın yelpazesini çok ilgi çekici bulmuyorum. Mimarlık ya da  Spor Kitabı gibi başucu kitabı olmaya aday yayınlarına rağmen niteliğini tam anlayamadığım bir mefaseden bakıyorum NTV Yayınları’na. Yine de bolca reklamı yapılan kitaplarından ikisini, Kanıtı Olmayan Gerçekler ve Gelecek 50 Yıl’ı satın aldım. Okumaya Kanıtı Olmayan Gerçekler’den başladım. Ne yazık ki kitabın adının okurda (en azından bende) yanlış bir izlenim yarattığını, kitabın içeriğini yansıtmadığını söylemeliyim. Ben, bu başlıklı bir kitabın, dünyanın ve evrenin açıklanamayan fenomenlerini incelemesini beklerken onlarca bilim adamının inandığı ama kanıtlayamadığı şeyleri kısaca anlattıkları bir derlemeyle karşılaştım. Sonra kitabın künyesine göz atarken kitabın orijinal adının What We Believe But Cannot Prove (İnanıp da Kanıtlayamadıklarımız), alt lejantının ise Today’s Leading Thinkers on Science in the Age of Certainty (Kesinlik Çağında Günümüzün Önde Gelen Düşünürlerinden Bilim Üzerine) olduğunu fark edip afalladım. Zira bu orijinal isim kitabın içeriğini etraflıca açıklıyor. Öyle çevrilmesi güç bir isim de olmadığına göre söz konusu olan bana düpedüz bir ticarî uyanıklık gibi görünüyor. Üstelik bunun “zararsız” bir uyanıklık olduğunu da söyleyemiyoruz, çünkü kitabı alanları yanıltmayı, okuyacakları kitabın olduğundan daha ilgi çekici olduğunu düşündürtmeyi, bu yanılgıyı da ciroya çevirmeyi hedefleyen bir uyanıklık bu. Yayıneviyle bu ilk hasbihalimde böylesine fahiş bir hatayla karşılaşmak pek hoş olmadı açıkçası.

Kitap, daha önce de söylediğim gibi bilim insanlarının ve düşünürlerin bir şekilde inandıkları ama kanıtlayamadıkları (ya da bilim tarafından henüz kanıtlanmamış olan) şeyleri açıkladıkları bir derleme. En popüler konu elbette tanrının varlığı ile ilgili. Bunun dışında uzaylıların olup olmadığı, gerçek aşkın ne kadar mümkün olduğu gibi konular da hak ettikleri yeri bulmuşlar. Kitabı okumaya devam edeceğim etmesine ya, Ian McEwan’ın yazdığı kısa cevabı paylaşmak isterim.

İnandığım ama kanıtlanamayacak olan şey, ölümümden sonra bilincime ait hiçbir şeyin varlığını sürdürmeyeceğidir. Tabii başkalarının düşüncelerinde gittikçe silikleşerek gezinecek olmamı ya da bilincimin çeşitli suretlerinin yazılarımda, ekilen bir ağacın konumlandırılışında, ya da eskimiş arabamdaki bir göçükte varlıklarını sürdüreceklerini saymazsak. Birçok Edge katılımcısının inancıma dair şu önermeyi olduğu gibi kabul edeceğinden eminim: Söylenen şey doğru ama önemsiz. Ne var ki bu, dünyayı ciddi şekilde ikiye bölüyor ve biryerlerde –daha iyi, daha önemli- bir yaşam olduğuna inananlar yüzünden hem düşünceler hem de kişiler çok zarar görüyor. Buradaki yaşamın kısa; bilinçliliğin ise kör bir sürecin kaza eseri gerçekleşmiş bir ödülü olması, varlığımızı çok daha değerli ve ona karşı  sorumluluklarımızı da daha büyük kılıyor. (s. 37)

Sizin de inandığınız halde kanıtlayamadığınız şeyler yok mu?

Kitap kapağı buradan.

Read Full Post »

Edisyon

locke Latince edere, edit kökünden gelen Fransızca édition sözcüğü (kaynak) Türkçe’de hem Fransızcası gibi "edisyon" olarak kullanılıyor, hem de "baskı" (nadiren "bası") olarak. İlki, muhtemelen daha eski. Kavram dile ilk girdüğü zamanlarda kullanılmış, daha sonra Türkçeleştirme çabasıyla ikincisiyle karşılanmaya çalışılmış olmalı. Tabii bu ikinci sözcük ne yazık ki sözcüğün Fransızcadaki anlamından belirli ölçüde uzaklaşmış zaman içinde. Bu da özellikle kitaplara referans verirken sıkıntılar yaşanmasına neden oluyor. Nedir bu sıkıntı?

Kimi kitaplar, özellikle güncellikle ilişkili olanlar, için zaman içinde yenileme ihtiyacı ortaya çıkabilir. Yazarın varsayımlarının, geçmişe ilişkin yorumlarının, yeni bilgi ve bulgular ışığında değiştiği, eski bilgilerin güncellenmesi gerektiği durumlarda bu kitapların yeniden ele alınması, genişletilmesi, sadeleştirilmesi ya da güncellenmesi oldukça sık rastlanan bir durumdur. Bu durumda söz konusu kitabın yapılmış ilk baskısı ile, güncellemeden sonra yapılan baskıları, özde aynı olsalar da, aslında iki ayrı kitaptırlar. Çoğu zaman sayfa numaraları birbirini tutmaz, kitabın ilk halinde yer alan bazı bölümler sonrakilerde yer almayabilir, vb. Bu durumda ilk kitapla sonrakini birbirinden ayırmak için bu edisyon kavramı kullanılır. Bu edisyon kavramına, normal olarak bir de tarih (en azından yıl) bilgisi eşlik eder. Bu durumda, diyelim ki, Code Complete, Second Edition, Steve McConnell, Microsoft Press, 2004 dediğimizde, dünyanın neresinde gidersek gidelim tek bir kitaptan bahsediyor oluruz. Edisyon bilgisi kitabın adına dahildir (ayrı tutuluyorsa tarih bilgisi kullanılarak referans verilen edisyon belirlenir).

Oysa Türkiye’de durum farklı. "Baskı" kavramı ile edisyon javramı arasında doğrudan bir ilişki, ne yazık ki, yok. "Baskı", kitabın matbaada yapılan her yeni baskısında değişen bir sayı. Bu durumda, kitabın yapılmış ilk baskısı ile son baskısı arasında bir fark olup olmadığını, varsa bunun hangi baskıdan itibaren olduğunu öğrenebilmek yazarın önsöz yazarkenki insafına kalmış oluyor. 20 baskı yapmış ve bu arada 4 kez değişikliğe uğramış bir kitabın 8. baskısı ile 13. baskısının birebir aynı olup olmadığını bilebilmek (yalnızca bu bilgilere dayanarak) mümkün değil. Roman gibi zaman içinde fazla değişim göstermeyen kitaplar bu anlamda daha şanslılar elbette, ama tarih, toplum, kuram gibi konularda bu noktada ciddi bir sıkıntı var. Şimdiye kadar bu sorunun çözümü için yayınevlerinin almış olduğu bir önleme de rastlamış değilim. Belki, "baskı"dan başka bir sözcüğün daha (mesela "sunum") kullanılarak bu ikisi arasında bir ayrım yapılması bu sıkıntıyı ortadan kaldırmak için bir çare olabilir. Böylelikle bir kitaba atıfta bulunurken kullanılan tarih her zaman o kitabın gerçekte yazıldığı, ya da (yeni bir edisyon söz konusu ise) gönderme yapılan kitabın son halini aldığı yılı bildirir. Biz de 1961 yılında yayımlandığını bildiğimiz bir kitabın yanında 2008 tarihini gördüğümüzde bu iki versiyon arasında bir değişiklik olup olmadığını bilebilmek için kahve falı baktırmak zorunda kalmayız.

Read Full Post »