Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Tuzu Biberi’

Hemingway [Gustave Flaubert] "Tek başına dolaşan biri için ne kadar da ıssızdır dünya!" "Bence insanlığın tek bir hedefi var: acı."

Madam Bovary ve Duygusal Eğitim romanları Avrupa için çığır açıcı oldu. Diğerlerinin aksine o, kahramanlarını müstesna kişilikler olarak betimlemek yerine ortalama kişilikler olarak betimlemeyi seçmişti ve bu, en azından, Avrupda’da ilk kez yapılıyordu. Bugün Balzac ve Stendhal ile birlikte Fransız gerçekçi roman geleneğinin üç büyük yıldızından biri kabul edilen Flaubert de tıpkı onlar gibi zamanında Fransız Akademisi üyeliğine layık görülmemişti .1856’da yayınlanan Madam Bovary‘nin müstehcenlik içerdiği iddiasıyla, o günlerde yazar hakkında dava açıldı. Davayı açan Savcı Pinard, Flaubert kadar olmasa da bugün hâlâ meşhurdur.

[Ernest Hemingway] Gazetecilik, savaş muhabirliği, ambülans şoförlüğü yaptı. Avcılığa, balıkçılığa, boksa ve özellikle de boğa güreşlerine düşkündü. Bütün bunları yaparken yazmayı da hiç bırakmadı. Bir roman üzerine çalıştığı dönemlerde sadece sandviç ve fıstık ezmesi yerdi. Silahlara Veda ona ilk ciddi ününü getirdi. Çanlar Kimin İçin Çalıyor ile yazarlık mesleğinin zirvesine ulaştı. Buna rağmen Amerikan Deniz Kuvvetlerine girdi ve Paris’in kurtuluşuna tanıklık etti. Yaşlı Adam ve Deniz ile 1954 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. Depresyon ve alkol hayatından hiç eksik olmadı. Uzun bir hastalık dönemi sırasında av tüfeğiyle kendisini vurarak hayatına son verdi.

[Herman Hesse] İlk eserini 10 yaşındayken yazdı. 15 yaşındayken intihar etmeyi denedi. ("Akşam kızıllığı gibi yok olup gitmek istiyorum.") 21 yaşında ilk şiir kitabını yayınladı. İki yılda sadece 54 adet satan kitap tam bir başarısızlıktı. Ünlü romanı Demian‘ı 3 haftada yazdı. Boncuk Oyunu‘nu yazımı ise 12 yıl sürdü. Bu romanın yayınlanmasından 3 yıl sonra, 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Demian, Bozkırkurdu, Siddhartha, Boncuk Oyunu gibi, bireyin ruhsal arayışlarını toplumun dışında, özellikle de Doğunun mistik felsefeleri içinde sürdürmesini konu edinen romanlarıyla Avrupa ve Amerikan gençliğinin 60’lı yıllarda en çok okuduğu yazarlardan biri oldu. Popülerliğini hiç yitirmedi. Kitaplarının tüm dünyadaki toplam satışları 120 milyonu geçti.

[Boris Vian] Doktorlar ona fazla uzun yaşamayacağını söylemişti. Zamanı yoktu, ama yapacağı çok şey vardı. Hayat sanılandan çok daha kısa, sanat sanılandan çok daha uzundu. O hayatı uzattı, sanatı kısalttı ve üç haftada müthiş bir kitap yazdı: Günlerin Köpüğü.

Kaynaklar:

  • Hemingway fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Tolstoy Yazmaya başlamadan önce:

  • Hemingway yirmi adet kurşun kalem açardı.
  • Sait-Pol Roux yatağa uzanırdı.
  • Stendhal bir saat kadar medeni kanun okurdu.
  • Rilke limon koklardı.
  • Celan elleriyle çınar ağacı kabukları ovalardı.
  • Tolstoy romanları dört beş kez yeniden yazardı.
  • Kafka gece üçte kalkar, işe gitmeden önce yazardı.
  • James Joyce Ulysses‘i yazmak için, kendi tahminiyle 20 bin saat çalıştı…

Reddedilen ünlü kitaplar (ve nedenleri):

  • Madame Bovary: "Çok fazla gereksiz detay var."
  • Anne Frank’ın Hatıra Defteri: "Gündelik dedikoduların ötesine geçmiyor."
  • Sineklerin Tanrısı: "Başarı vaat eden iyi bir fikir kötü uygulanmış."
  • Teneke Trampet: "Çeviriye uygun değil."
  • Harry Potter: "Fazla kalın ve çok pahalı."
  • Lolita: "Yazarı hapse girebilir."
  • Yüzüklerin Efendisi: "Satmaz."

Bir zamanlar…

  • Ernest Hemingway’in ilk kitabı Three Stories and Ten Poems sadece 300 adet basıldı. İkinci kitabında durum daha da kötüleşti. Kısa hikayelerden oluşan In Our Time sadece ve sadece 170 adet basıldı. Ancak dördüncü kitabı The Sun Also Rises şeytanın bacağını kırabildi ve 80.000 adet basıldı.
  • Freud’un Rüya Tabirleri kitabı ise ilk 6 yılda toplam 351 adet satabildi.
  • Eserleri ölümünden sonra 20 cilt halinde basılan Henry David Thoreau hayattayken sadece 2 kitabını bastırabildi. Bunlardan A Week on the Concord and the Merrimack Rivers toplam 219 adet sattı. 75 tanesi birilerine hediye edildi. Yayınevi geri kalan 706 kitabı yazara gönderdi ve bunların parasını talep etti.

[Vladimir Nabokov] 1950 yılında Nabokov’un karısı kocasının bahçeye gidip orada Lolita romanının ilk bölümünü yakmaktan son anda alıkoymayı başarmıştı. Romana duyduğu kuşkudan ve teknik zorluklardan dolayı Nabokov başka bir kurtuluş yolu bulamamıştı. Daha sonra Nabokov romanın bu şekilde kurtarılmış olmasının içini rahatlattığını itiraf etti. Eğer o gün o ilk nüshayı yakmış olsaydı romanın ruhunun hayatı boyunca onu rahat bırakmayacağından emindi. Roman 1955 yılında yayınlandı ve Nabokov’un adını bütün dünyada duyurdu.

[John Steinbeck] Toby isminde genç bir köpek 1936 yılında John Steinbeck tarafından evde tek başına bırakıldı. Toby, Fareler ve İnsanlar romanının elyazmalarının yarısını paramparça etti. Elinde başka kopyası olmadığı için Steinbeck köpeğe çok kızdı. Ajansına yazdığı mektupta olayı şöyle anlatıyordu: "Fena halde sinirlenmiştim, ama o zavallı küçük yaratık muhtemelen bir eleştirmen gibi davranmıştı. İyi bir köpeğe iyi olup olmadığını bilmediğim bir el yazması için ağır bir ceza vermek istemedim…" Kitap yayınlandıktan ve büyük bir başarı kazandıktan sonra Steinbeck ajansına yeniden yazdı: "Bütün bu tantananın keyfini çıkarmak isterdim, ama bu mümkün değil. Romanın ilk taslağını yerken Toby’nin ne yaptığını bilip bilmediğinden hâlâ emin değilim. Toby’yi edebiyat konusunda yarbaylığa yükselttim."

Kaynaklar:

  • Tolstoy fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Anton Pavlovich Chekhov [Anton Çehov] İki güçlü yanı vardı: Bir yandan Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi gibi yüzyıldan fazla bir zamandır sahnelenen unutulmaz oyunları yazarken, bir yandan da yazdığı sayısız öyküyle modern öykücülüğün temellerini attı. 20. yüzyılın hem edebiyatında, hem de tiyatrosunda bıraktığı kalıcı etki, aralarında James Joyce’un da bulunduğu birçok yazarda kendini gösterdi. Kafka ve Hemingway gibi birbirinden çok farklı iki büyük yazarın belki de tek ortak özellikleri üsluplarındaki Çehov izleriydi.

[Jane Austen] Dokuz yaşında yazmaya başladı. Yaşarken hiçbir kitabını kendi adıyla yayınlayamadı. Kitaplarda genellikle "Bir bayan tarafından" ibaresi yer alıyordu. Yavaş yavaş tanınmaya başladığı sıralarda hayata veda etti. Romanlarının İngiliz kültüründeki derinliği ve dil becerisi sık sık Shakespeare ile karşılaştırılan Jane Austen, tazeliklerini ve çekiciliklerini hiç kaybetmeyen romanlarıyla bugün bile en çok okunan yazarlardan biri olmayı başardı. Onun kitaplarından ya da hayatından esinlenerek sayısız kitap yazıldı ve yirmiden fazla film çekildi. Ana motifini ve erkek karakterlerinin temel özelliklerini Austen’in Gurur ve Önyargı adlı romanından alan Bridget Jones’un Güncesi bunlardan sadece biriydi.

[Vladimir Vladimiroviç Mayakovski] 14 yaşında gösterilere, 15 yaşında da Bolşeviklere katıldı ve üç kez tutuklandı. 16 yaşında ilk şiirlerini yazdı. Onun şiir dili sokağın diliydi; romantik şiirin yarattığı illüzyonu dağıtan bir dildi. Lili Brik’e olan umutsuz aşkı, hayatını en az savaş ve devrim yılları kadar etkiledi. Rus fütürizminin öncülerindendi. Hem özel, hem de toplumsal hayatında uğradığı hayal kırıklıklarına daha fazla dayanamadı. Bir not yazdı, silahı eline aldı ve kalbine ateş etti: "…Aşkımın teknesi gündelik hayata çarpıp parçalandı. Hayatla ödeştim. Ölümümden kimseyi suçlamayın ve lütfen boş sözler söylemeyin. Ölen kişi bundan hiç mi hiç hoşlanmazdı."

William Golding [William Golding] Varoluşun metafizik temellerinin sembolik ve alegorik biçimler içinde sorgulanması romanlarının en belirgin özelliklerinden biriydi. Yazdıkları uzun yıllar pek bir talep görmedi. Başyapıtı Sineklerin Tanrısı, önce en az 20 yayınevi tarafından reddedildi ve en sonunda 1954 yılında yayınlandı. 29 yıl sonra, 1983 yılında, "Söylencenin çok anlamlılığını ve evrenselliğini gerçekçi anlatı sanatının berraklığıyla birleştirerek günümüz insanının yaşam koşullarını araştıran romanları nedeniyle" Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Özellikle Sineklerin Tanrısı dünya çapında büyük bir başarı kazandı.

[Lewis Caroll] Lewis Carroll yardımcı personel olarak üniversitenin kütüphanesinde çalışıyordu. Kitapların tozunu alırken bir yandan da pencereden, dekanın kızları Alice Pleasant Lidell ve iki kız kardeşini izliyordu. Onların o çocuksu güzelliklerinden çok etkilenmişti. Çocukların ailesiyle de yakın ilişki içinde olan Caroll, yeni bir icat olan fotoğrafa duyduğu ilgi nedeniyle onların fotoğraflarını çekiyor, oyunlar oynuyor, gezintiler yapıyordu. Alice’in ise onda özel bir yeri vardı. Bunun sonucu olarak Alice için bir macera kitabı yazdı ve 90 sayfalık el yazmalarını 1864 yılında Noel hediyesi olarak ona verdi. Alice’in ailesi kitaptan çok etkilendi ve Carroll’ı kitabı yayınlaması konusunda cesaretlendirdi.

Alice Harikalar Diyarında ve onun devamı olan Alice Aynanın İçinde kitapları büyük bir başarı kazandı. Kitabı coşkuyla karşılayanların başında da Kraliçe Victoria ve Oscar Wilde geliyordu.

Kaynaklar:

  • Fotoğraflar şu kaynaklardan: Çehov, Golding.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Kafka[Franz Kafka] 41 yıllık kısa hayatı bir türlü mutlu sona ulaşamadığı aşklar, otoriter bir babanın sadece var olmakla bile yarattığı baskı, bir sigorta şirketinde avukatlık, bir türlü sona ermeyen hikâyeler, romanlar arasında geçti. Kendi yazarlığı konusunda hiçbir zaman emin olmadı. Hatta son arzusu, basılanların dışında bütün yazdıklarının yok edilmesi, basılanların da bir daha basılmamasıydı. Bunun için görevlendirdiği arkadaşı Max Brod onun vasiyetine uymadı ve 20. yüzyıl, bütün karamsarlığını, umutsuzluğunu, yabancılaşmasını ve karanlığını üstüne boca ettiği bu kayıp çocuğunu onlarca yıl sonra da olsa fark etti.

En ünlü eserlerinden biri olan Dönüşüm‘ün, "Büyülü Gerçeklik"e giden yolda kendisini nasıl etkilediğini anlatan G.G. Marquez bunu şöyle ifade ediyor: "Hayatıma yeni bir yön verdi, dünya edebiyatının en ünlülerinden biri olan o ilk cümlesinden başlayarak…"

Albert Camus: "Bütün olasılıkları sunması ve hiçbirini onaylamaması bu eserlerin kaderi ve belki de büyüklüğüdür."

Milan Kundera: "Başka türlü de yazılabileceğini Kafka’dan öğrendim: Mümkün olanın sınırları dışına çıkılabileceğini… Ama romantikler gibi gerçek dünyadan kaçmak için değil, onu daha iyi anlamak için."

[Marcel Proust] Devasa eseri Kayıp Zamanın İzinde 1913 baharında çeşitli yayıncılar tarafından reddedilmişti. En başta gelen gerekçelerden biri de eserin bir sürü "gereksiz ayrıntı" içermesiydi. Paris’teki ünlü bir yayınevinin patronu Alfred Humboldt, kitabı kendisine öneren arkadaşına şöyle yazmıştı: "Sevgili dostum, muhtemelen kafam durdu, ama Tanrı aşkına, bir insanın uykuya dalmadan önce yatakta oradan oraya dönmesini anlatmak için otuz sayfaya ihtiyaç duymasını bir türlü anlayamıyorum." Eseri ünlü Gallimard Yayınevi de reddetmişti. Ve bu tam da André Gide’e nasip olmuştu. Sonunda Proust eserini kendi imkanlarıyla bastırmak zorunda kalmış, kitap beklenmedik bir başarı kazanınca da André Gide, kitabı okumuş ve reddetmiş olmaktan duyduğu utancı itiraf etmek zorunda kalmıştı. 

Bilge Karasu [Bilge Karasu] İmgeye dayalı kapalı üslubu, kusursuz olması için kelime kelime üzerinde çalıştığı edebi eserleriyle özgün bir yazarlık sundu. Eserlerindeki biçim ve kullandığı dille Türk Edebiyatında önemli bir yer edindi. Eserleri yabancı dillere çevrildi. 1985’te yayınlanan ve kendine has bir yapısı olan Gece adlı kitabı, Türk romanının ulaştığı en ileri çizgi olması gerekçesiyle Pegasus Ödülünü kazandı. Karasu, on yılda bir ve İngilizce dışındaki bir dile verilen bu ödülü kazanan ilk ve tek Türk yazarı oldu.

[William Faulkner] Gerçek soyadı Falkner’dı. Bir yayıncı adını yanlışlıkla Faulkner diye yazdı. Faulkner hatayı düzeltmek yerine yeni soyadını kullanmayı tercih etti. Olmayan bir ülke yarattı, adını Yoknapatawpha koydu. Var olan gerçekliği bu hayali topraklara taşıdı ve ona yeni bir biçim verdi. Ses ve Öfke‘de bilinç akışı tekniğinin, Döşeğimde Ölürken‘de çoklu anlatımın olağanüstü örneklerini sergiledi. 1949’da Nobel Edebiyat Ödülünü aldı. En müthiş Nobel konuşmalarından birini yaptı. Söylediği şu cümle uzun süre akıllardan çıkmadı: "İnsanlığın sonunu reddediyorum. İnsanlık sadece varlığını sürdürmekle kalmayacak, bilakis kazanacaktır."

Kaynaklar:

  • Kafka fotoğrafı şuradan. Aynı yerde Dönüşüm’ün bir sahne uyarlamasına da link verilmiş. Youtube’u olanlar buradan ulaşabilir.
  • Bilge Karasu fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

SMS Gönderen Çocuk “Trivia” tabir edilen ıvır zıvırı severim. Belki oturup Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisi’ni baştan sona okumam, ama arada sırada karşıma çıkan ilginç hikâyelere de kayıtsız kalamıyorum. SMS’lerin neden 160 karakterle sınırlı olduğuyla ilgili bir haber görünce de okumadan/ paylaşmadan edemedim.

SMS’i GSM’nin sıs-dışı servisler komitesine sunan kişi Friedhelm Hillebrand. Komite, cep telefonların metin tabanlı mesaj gönderip alabilmelerini sağlayabilecek bir standart üzerine çalışmaya başlamış. Teknoloji henüz emekleme çağında olduğundan en önemli kısıtlama düşük bant genişlikleri (bandwidth) olarak ortaya çıkmış. Düşük bant genişliği mesajın olabildiğince kısa olması anlamına geldiğinden karar vermenin pek de kolay olmadığını anlamak güç değil. Komitenin başkanı da olan Hillebrand, bir arkadaşıyla 160 karakterin insanların düşüncelerini aktarmaları için yeterli olup olmayacağı konusunda iddialaşmışlar. Arkadaşı bunun mümkün olmayacağını söylemişse de o iyimserliğini korumuş.

Bir gün evde daktilonun başına oturup rastgele cümleler ve sorular yazmaya başlamış. Bir düşünceyi ifade eden “mesaj”ların büyük bölümünün 160 karakterden daha kısa olduğunu fark etmiş. Bu küçük deneyden sonra Hillebrand’ın kişisel olarak 160 sayısı konusunda ikna olduğunu anlayabiliyoruz. Ancak SMS’in oldukça erken bir safhada kullanıma girmesini sağlayan şey, yine Hillebrand tarafından önerilen teknik çözüm. Hillebrand, SMS’lerin baz istasyonuyla telefon arasında sesli görüşmelerin iletildiği kanaldan değil, telefon ile baz istasyonu arasındaki yer ve durum bilgilerinin aktarıldığı daha düşük bant genişlikli bir kanaldan aktarmayı önerir. Nadirenönemli bilgilerin taşındığı bu kanalı kullanmak operatörlere de hiçbir ek yük getirmeyeceğinden çözüm üzerinde çalışmalar başlatılır. İlk aşamada bu kanala 128 karakter sığdırabilirler. Ancak 128 karakter yeterli görünmez. Muhtemelen bu düşüncenin oluşmasında Hillebrand’ın küçük denemesinin etkisi vardır. Sistem üzerinde biraz daha çalışılarak desteklenen karakterlerin sayısı azaltılır ve sonunda 160 karakterlik mesaj, söz konusu boş kanala sığdırılır.

Yine de komite 160 karakterin yeterli olup olmayacağı konusunda kararsızdır. Hiçbir pazar araştırması yapmadan böyle bir karar vermek de pek kolay değildir. Bu kararı verirlerken iki şey onları ikna etmiş: Birincisi kartpostalların genellikle 150 karakterden daha kısa olması, ikincisi ise Teleks mesajlarının 150 karakteri geçmemesi. Hiçbir teknik kısıtlaması olmadığı halde ikisinin de 150 karakterin altında olması karar vermelerinde yardımcı olmuş.

Bugün, bu teknolojinin ne kadar yaygın kullanıldığını tartışmaya bile gerek yok. Twitter gibi “son moda” iletişim/ sosyalleşme biçimlerinin bile 160 karakterlik bu sınırlamayı ölçüt olarak alması 160 karakter sınırının –kapsamlı araştırmalara dayanmasa da- makul bir sınır olduğunu gösteriyor.

Kıssadan hisse: GSM operatörleri için SMS ulaştırmanın maliyeti: 0 Kuruş. Operatörlerin bu hizmet için aldıkları ücretin tamamı kâr. Bundan iyisi Şam’da kayısı.

Kaynaklar:

Tuzu Biberi

Read Full Post »

1896’da ABD’nin Ohio eyaletinde tiyatroya uzun/ yüksek şapkayla gelen her müşteri için tiyatro yönetimine 2 ilâ 10 dolarlık bir ceza kesilmesine karar verildi. Tiyatro ve opera gibi seyirliklere devasa şapkalarla gelip arka sıralardakilere zor anlar yaşatan müşterileri uyarmayan tiyatro yöneticilerinin karara pek sevinmediği anlaşılıyor. (Kaynak: “Ohio’s Anti-High Hat Law”, New York Times, 6 Nisan 1896)

1925 – 1927 yılları arasında yoğun biçimde çalışan İstiklâl Mahkemeleri Heyeti 1926 Aralık’ında Rize’den Giresun’a gelir. Heyetin mahkeme için seçtiği binanın tiyatro binası olması mânidardır. (Kaynak: Cumhuriyet Döneminde Şapka Devrimi ve Tepkiler, Kamuran Özdemir, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, Eskişehir, s. 121)

Gustave Flaubert boş bir sayfaya asla yazamazdı. Önce tıpkı bir ressamın renk denemeleri yapması gibi, düşüncelerini kağıda çiziktirirdi. Şayet çalışmaya öğlen başlamışsa, ancak akşama doğru saat beş civarı gerçek anlamda yazmaya başlayabilirdi. Madame Bovary‘yi yazarken çektiği sıkıntıları şöyle anlatıyordu: "Dört saat çalıştıktan sonra tek bir cümleyi bile bitiremedim. Bugün bir satır bile yazamadım, ama yüzlerce deneme yaptım. Ne korkunç bir iş!"

Antik Roma’da köprü inşa etmek oldukça prestijli bir işti, çünkü büyük köprüler kutsal sayılan Tiber Nehri üzerine inşa edilirdi ve yalnızca gerekli saygınlığa sahip olanların bu kutsal varlığı rahatsız etmesine izin verilirdi. Köprü ustalarına (mimar mı demek lâzım?) köprü-kurucu (pons + facere) anlamına gelen pontifex denirdi. Pontifex’in insanları birbirine bağlayan, birleştiren rolünün sembolik anlamı o kadar ilgi gördü ki yüksek din görevlileri ve Julius Caesar “Pontifex Maximus” (En Yüce Köprü-Kurucu) unvanını kullanmaya başladı. Roma İmparatorluğu boyunca imparatorlar Pontifex Maximus unvanını kullanmaya devam ettiler. Bu unvan daha sonra (Papa Damasus I döneminde) Roma Katolik Kilisesi’n geçti. Pontifex Maximus bugün hâlâ Papa’nın unvanları arasındadır. (Kaynak: “Pontifex Maximus”, Wikipedia ve diğer kaynaklar).

Sürekli içen, sürekli parasızlık çeken, nahoş işlerde çalışan ve garson kızlara âşık olan başarısız ama büyük yazarlar kuşağının en büyüklerindendi. Berrak, argoya yaklaşan dili ve Toza Sor ve romanıyla Charles Bukowski fenomenini yaratan yazar oldu. Şeker hastalığı yüzünden gözlerini kaybeden, iki bacağı kesilen ve son romanını karısına yazdıran Fante’yi son yıllarında hiç yalnız bırakmayan ve onun yazarlığını tekrar gündeme getirmek için büyük uğraş veren Bukowski, günün birinde şöyle diyecekti: "Fante, benim tanrımdır." (John Fante, 8 Nisan 1909 – 8 Mayıs 1983)

Tuzu Biberi

Read Full Post »