Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Tanrı’

Tower of Babel

Süleyman’ın ölümünden (İ.Ö. 922’den) sonra İbrani krallığı biri İsrail Krallığı ötekisi Yuda Krallığı (ya da Yahuda Krallığı olarak okunur; sonradan çıkan, Yahudalı anlamındaki “Yahudi” sözcüğü buradan gelir) olmak üzere ikiye bölünür. Asurlular (İ.Ö. 722’de) İsrail Krallığını yıkıp ileri gelen ailelerini Babil’e götürdüler. (Bu aileler kimliklerini yitirip Babil halkı ile karışırlar.) Yeni Babil İmparatorluğu’nun Mısır ile çatışmasında arada kalan Yuda Krallığı Mısır’dan yana olunca, bu kez Babilliler (İ.Ö. 587’de) Yuda Krallığını yıkıp ileri gelen ailelerini Babil’e sürerler. Ancak Babil sürgünü, onlar için, dedikleri gibi, “Babil tutsaklığı” değil, “uygarlık okulunda eğitim yılları” olur. İbraniler (Yahudiler), uygarlığın tüm kültürel kalıtının biriktiği bir kentte, uygarlığa dördüncü kez aşılanmaktadır.

En Güçlü Tanrılıktan Tek Tanrılığa

Baaller’e taparsanız sizi düşmanlarınızın eline veririm demiş olan Yehova, bir bakıma bir kez daha yapacağım dediğini yapmıştır. Bir bakıma ise, bir halkın ötekini yendiğinde, onun tanrısının da yendiği halkın tanrısını yendiğinin düşünüldüğü bir dönemde, bazı kimselere yenik düşmüş görünecektir. Bu yenilgiyi onarmanın ideolojik yolu, onu, dünyanın en güçlü tanrılığından tektanrılığa yükseltmektir. Böylece Yehova yenilmiş olmaktan kurtulacaktır. Çünkü yalnız yenilenin değil artık yenenin de tanrısıdır. Bir halkının eliyle, kendini terk eden “seçilmis kavmi” olan öteki halkını biraz tokatlamıştır o kadar. s.92

Siyasal Düşünceler Tarihi, Alâeddin Şenel, 1996, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara

Resim: Brueghel’in ünlü Tower of Babel’i (1563) (kaynak).

Read Full Post »

Bu post, Martaval’ın ilk konuk yazarı Barış Acar tarafından hazırlanmıştır. Acar’ın felsefe, sanat ve edebiyat yazılarına Özgeye Mektuplar’dan ulaşabilirsiniz.

***

Müstear Efendi’nin güzel kışkırtmasıyla –ben de kışkırmaya ne kadar hazırsam artık– sosyal bilimler alanında çalışan hemen herkesin bildiği bir çalışma üzerine aşağıdaki notları çıkardım.

Alâeddin Şenel’in Siyasal Düşünceler Tarihi* adlı yapıtı üzerine tutulmuş bu notlar esas olarak kitabı yeniden işaret etmeyi hedefliyor. Yıllar önce bir yaz ayında insanlar denize girip eğlenirken, kendime sessiz sakin bir yer bulup; bir yığın dipnotla, uyarıyla, ünlemlerle, çift ünlemlerle, gülen adamlarla, defalarca altı çizili yerlerle, sıralı yıldızlarla; kısacası sayfalarını ilkokul öğrencisinin defterinden beter karalamalarla doldurarak okuduğum bu kitaba bir gönül borcum vardı sanırım. (Tabii, ilk cildi olarak da görülebilecek İlkel Topluluktan Uygar Topluma kitabıyla birlikte…)

Notlar, onları okuyacak kişilere –özellikle de daha önce bu müthiş yapıtla karşılaşmamış olanlara– hadi ne duruyorsunuz, bir nöbetçi kitapçı falan bulun, çabuk okuyun şunu, demek istiyorlar aslında. Çünkü bu bölük pörçüklükleriyle ele aldıkları konuyu ancak ima edebiliyorlar. Öte yandan onları tekrar okurken de, az sonra okuyacağınız notları çıkartırken de ilk okumamdaki kadar heyecanlandım.

Notlar, oldukça kapsamlı olduğundan, tek bir blog gönderisinde tüketilemeyecek/ bu biçimde okumaya el vermeyecek kadar çoktu. Bu yüzden dört parça olarak düşündüğüm kitabın (“İlkel topluluklardan Antik Yunan’a”, “Antik Yunan’dan Ortaçağa”, “Ortaçağdan Yeniçağa” ve “Yeniçağ”) ilk bölüme ilişkin notları bulacaksınız bu ilk gönderimde.

Keyifli okumalar…

A. İlkel Topluluklardan Antik Yunan’a

Toplumsal birikimin çocuklara aktarılmasında, kafatasının geç sertleşmesinin ve beynin ağır ağır büyüyüp gelişmesine olanak vermesi ve bebeklik süresinin uzamasının öğrenme süresini uzatması da önemli rol oynar. (s. 15)

Düşünmeyle beden arasında kurulan her türlü korelasyon hep ilgimi çekmiştir. Sanırım yukarıdaki satırlar bunun en güçlülerinden. Bir eylem olarak düşünmenin kolun bir hareketi gibi olması, maddîliğinin ötesinde, bedenimizle ona yön veriyor olmamız düşüncesi sanırım beni cezbeden. Bu yüzden çocukluktaki, düşünmenin düşüncelerle baskılanmamış, sınırlara ve çerçevelere (kavramlara) maruz kalmamış hali benim daha hoşuma gider.

Uzman avcılık bu topluluklara, artı besin, geçinme dışındaki etkinliklerde kullanabilecekleri artı enerji ve boş zamanı sağlamıştır. (s. 17)

Bu noktada protein denen illetin insan soyuna ettiklerinin aşikâr olduğunu düşünüyorum. Soyut düşünmenin, homosapiensle birlikte beynin neandertalde olmayan ön loblarına kavuşması bu proteinin suçu gibi geliyor bana. Kazancakis ya da Saramago binyıllar boyunca olan katliamları dinlere, tanrılara bağlayıp kızsınlar istedikleri kadar. Ben proteinlere kızıyorum. Giderek tanrıyı bir protein şeklinde düşünmek eğilimindeyim.

Gelin alıp vermeler, gelinlerle birlikte armağan alıp vermelere, giderek mal değişimine yol açacaktır. (s.18)

Armağan kavramı epey tartışması olan bir kavram sosyolojide. Özellikle de para değiştokuşuna, yani reel ekonomiye karşı “armağan” son yıllarda yeniden dikkat çekilen bir konu. Ancak işin bir de gelişim boyutu var ki, yukarıdaki alıntı bunu açıklıyor. Kapitalizm denen illetin altında hep bir kadın parmağı olduğu sezmişimdir. 🙂

… toplumsal artı, ekonomik, toplumsal ve siyasal farklılaşmalara yol açarak, giderek ilkel topluluktan uygar topluma geçilmesini sağlar. (s. 20)

Ancak bu çağda onların değil sınıf, birey bile olmadıklarını söyleyebiliriz… İlkel topluluk bireysiz topluluktur. (s. 23)

Buradaki “birey” kavramı düşüncenin gelişim aşamaları açısından önemli. Keza ilkel insan için “kendisiyle özdeş olduğunun farkında olmayan insan” diyordu Afşar Timuçin (Bkz.: Düşünce Tarihi 1, Bulut Yayınları, 5. Baskı, 2000.).

Düşüncenin çeşitli aşamaları vardır:

– Edilgin düşünce

– Etkin düşünce

– Sentezci düşünce

– Sistemli düşünce

– Kuramsal düşünce

– İdeolojik düşünce (s. 24)

İlkel insanın düşüncesi ‘somut düşünce’ idi. Konuşmanın başlayıp gelişmesi bilgi birikimini hızlandırmış ve insanı soyut düşünüşün kıyısına ulaştırmıştır. Ama soyut düşünüşün gelişmesi için, uygar toplum döneminde sınıf farklılaşmasını, din adamları sınıfının doğuşunu, tapınak okullarının açılmasını beklemek gerekecek. (s. 25)

Taklitçiliğin ekonomik ve toplumsal yapıdaki görünümü görenekçilik, gelenekçilik ve sonuçta durağan bir toplumsal birliktir. (s. 26)

İlkel topluluklar için sarf edilmiş bu tanımlama bizim toplumumuzu çok mu iyi anlatıyor ne? Bütün toplumsal sistemimizin de bu cümle içinde özetlenebileceğini düşünüyorum (En azından çok belirgin olarak son elli, altmış yılda). Üniversitelerimiz bir sunumun nasıl yapılacağını taklit eden hocalarla, televizyonlarımız kaytan bıyıklarıyla internetten bahseden adamlarla dolu değil mi?

Durkheim, somut bir hayvan ya da bitki (totem) simge kullanılmadıkça ilkel insanın karmaşık klan örgütünü kavrayamayacağını söyleyip, buradan giderek, insanın totemine, tanrısına tapınırken aslında toplumuna tapındığı sonucuna varan bir din açıklaması geliştirmiştir. (s. 26)

Bu açıklama hâlâ çok çarpıcı geliyor bana. Toplum tahayyülünün tanrılaşabilmesi… Burada toplulukla toplum ayrımının önemli olduğunu düşünüyorum. Topluluk için böyle bir tanrılaşma mümkün değil; oysa kurumlaşma işin içine girdiğinde tanrı da orada olmak zorunda.

…av sihiri töreni, avcıları fizik ve psikolojik olarak ava hazırlar… Sihrin bu işlevi ve gücü, ideolojilerin işlevini ve gücünü açıklayıcı ipuçları taşımaktadır. (s. 30)

İdeolojiyle sihir arasında burulan bu bağ, ideolojinin “yanlış/ saptırılmış bilinç” imasını da içinde taşıyor.

…bitkiler bir süre yaşadıktan sonra, sonbaharda ölmektedir. Ama bu, tümüyle bir yokoluş değildir. Tohumları yerin altına gömülmekte, orada bir süre farklı bir yaşam sürdükten sonra (öte dünya, cennet, cehennem kavramlarına hazırlık) yeniden doğmaktadır. İnsan yaşamını uzman avcılık döneminde hayvan yaşamına benzetmişken, çiftçilikte bitki yaşamına benzetecektir. Ölümün acı gerçeği karşısında, kendinin de ölüp gömüldükten sonra, bitkiler gibi yeraltında farklı bir yaşam sürüp yeniden dünyaya geleceğine inanmaya başlayacaktır. Bu düşünüşün somut örneği, arkeolog Bayan Kathleen Kenyon’un kazdığı, Lut Gölü kıyısında bulunan İ.Ö. 8. Bin yılda tahıl üretimiyle uğraşan bir köy olan Jericho’da bulunan nesnelerdir. Bunlar, ölen kadın ve erkek atalarının etleri sıyrılan kafataslarının, üzerilerine sıva ile yüz yapılarak balçık gövdelere oturtulması ile dikilen ve ‘ata kültü’ olarak yorumlanan heykellerdir. Uzmanlar, çağdaş ilkellerin düşünüşlerinden yararlanarak, bunları, atalarının ölmediği, başka bir dünyada yaşadıkları, yeni doğan çocuklar olarak dünyaya geri dönecekleri inancının kanıtları olarak yorumlarlar. (s. 33)

[Bu aşamada]… ‘tapınma’ öğesi daha görünürde yoktur. …‘boyun eğme, yalvarma, yakarma, dize, ayağa kapanma’ kavramları yoktur. Bu kavramlar yöneten-yönetilen farklılaşmasının ortaya çıktığı, eşitsiz, sınıflı uygar toplumda oluşacaklar. (s. 35)

“Tapınma” tektanrılı ve kurumsal anlamda örgütlü dinler için geçerli bir kavram. Çünkü kaynak belli (kutsal kitaplar), ritüeller belli (dua, ayin vb.); yani tanrıya yakarmak için tüm alet edevat halihazırda mevcut. Bu durumda yaptığınız şey, belirli bir programa uygun olduğu için “ibadet” oluyor. Örneğin müslümanlıkta namaz, kurban, hac; hıristiyanlıkta günah çıkartma, pazar ayinleri vb. Oysa çok tanrılı (ya da tabiri caizse arkaik) dinlerde iş biraz farklı. Politeist dinler (ister Antik Yunan, ister Hint ya da Aztek kaynaklı olsun) temelde sözel bir geleneğe dayandıklarından ve yüzyıllar boyunca anlatılagelmiş, birbirlerine karmaşık bir biçimde (ve çoğu kez de bir programdan yoksun oldukları için tezat unsurlarla) bağlı olduklarından kimin hangi tanrıya nasıl taptığı karmaşık bir hal alıyor. Kaldı ki, yüzyıllar içinde aynı bölgedeki insanların aynı tanrıya tapma biçimleri bile çok değişebiliyor (En yakındaki örneği Anadolu’dan vereyim. M.Ö. 2000’lerde bir Hatti tanrısı, bölgeye Kafkaslardan geldiği tahmin edilen Hititler tarafından da tanrı olarak kabul edilip ona yeni bir biçimde tapılabiliyor.). Durum böyle olunca bir ibadet sisteminden çok bir “sunu”lar bütününden söz etmek gerekiyor. Tanrıya adak adama, ona saygısını sunma, onu gönendirme vb.

İ.Ö. 6000 dolaylarında, iklimdeki doruğa ulaşan sıcaklık artışı, göçebe toplulukların da tarım yapılan vadilerde ve dağ yamaçlarında toplanıp yoğunlaşmalarına yol açmıştır. Bunun sonucu yağmacı göçebeler, vurkaç yağmalamalar yerine, yağmaladıkları topluluğun üzerine egemen askeri bir sınıf olarak kurulup, onu bir yandan öteki yağmacılara karşı korurken (daha sonra aynı zamanda ikna yolu ile) kendilerini besleyecek bir toplumsal artı ürettirme yolunu bulmuş görünürler. (s. 38)

İ.Ö. 5000 dolaylarında kendilerine ‘Sümerler’ (Karabaşlar) denen bir topluluk… yenip, üzerlerine kurulup haraç biçiminde düzenli bir toplumsal artı aldıkları köylüleri, daha fazla artı alabilmek için, ırmakların sularını denetleme işlerinde kitleler halinde çalıştırmışlardır… Böylece çalışanlar çalıştıranlar ve çalışmayı yönetenler olmak üzere yeni bir toplumsal farklılaşma ortaya çıkmıştır. (s. 40)

Ben, bu kısma, memur zihniyetinin doğuşu diyorum.

Toplumsal artının toplandığı tapınağın bulunduğu köyler, nüfusları artarak, içinde çeşitli sınıfları barındıran kentlere dönüşürler… [Böylece] …sınıflı yapısı…egemen sınıfı…ordusu…yönetici kadrosu…yasaları…memurları…dinsel ideolojisi… ile devlet düzeninde örgütlenmiş uygar toplum, ilk biçimi olan ‘kent devleti’ olarak belirdi. (s. 41)

…tarihte hiçbir grubun üretici güçleri geliştirmeksizin bir sınıf konumuna yükselemeyeceği söylenebilir. (s. 44)

Savaşların sıklaşması üzerine… din adamlarıyla askerlerin arası açıldı (hâlâ da açıktır). Sonuçta… yönetici kadro askerlerden oluşmuş, rahip kralın yerine ‘asker kral’ geçmiştir… Bu aynı zamanda üretim araçlarının din adamlarınca ortak yönetildiği bir ‘kamusal mülkiyet’ düzeninden (ya da ‘sınıfsal denetim’ düzeninden) ‘özel mülkiyet’ düzenine geçiş demekti. (s.46)

Tunç silahların savaş teknolojisine girmesi, ilkel-uygar halklar arası güç dengesini bozmuş ve İ.Ö. 2000’lerden başlayarak, tunç silahlarla donanmış göçebe toplulukları, İ.Ö. 1700’lere dek sürecek olan bir saldırıya geçmişlerdir. (s.48)

Bu noktada aklıma hep bu üç yüzyılın nasıl geçtiği gelir. Tarih kitaplarında bir çırpıda geçiliveren bu zaman diliminde yaşayan insanlar, hatta kuşaklar için dünya nasıl bir görünüm sunmaktadır. Tümüyle kaotik denebilecek böylesi bir evrende ahlâk, değerler, “insan” olgusu acaba nasıl ele alınmıştır. Ne yazık ki bu ara dönemler, zaten arada olmalarını tanımlayan nedenlerden dolayı da çok fazla ipucu taşımamaktır. Dolayısıyla kendini fazla önemseyen modern insan olarak benim de aklıma hep şu soru gelir: Acaba biz de bir ara dönemde miyiz? Gelecekte içinde ne olup bittiği tam da bilinemeyen kaotik bir karanlık çağ olarak mı kalacak bugün abartarak yaşadığımız değerler? (Aslına bakılırsa 2. Dünya Savaşı neredeyse bunun gerçekleşmesini sağlamayacak mıydı? Kendini oluşturan bütün geçmişi yağmalayıp, silip, yok etmeye aday değil miydi bundan 60 yıl öncesi. Dolayısıyla yakın gelecekte böyle bir şeyin olmayacağını ve Rönesans’la başka bir çağın arasında hakkında pek fazla bir şey bilinmeyen bir geçiş dönemi olarak kalmayacağımızı kim garanti edebilir ki?)

Demirin ekonomik üretimi, İ.Ö. 1400 dolaylarında…bulunmuştu. Hititler demir üretme yöntemini devlet sırrı gibi sakladılar… Demir silahların yayılması, İ.Ö. 1200-1100 yılları arasında bu kez demir silahlarla donanmış göçebelerin yeni bir akınına yol açtı. (s. 49)

…Ucuz demir silahlar…topluluğun eşitlikçi yapısını (tunç savaş arabaları gibi bozmamış) daha da pekiştirerek ‘kolektif eylem’ güçlerini artırmıştı. (s. 49)

Demir silahlı akınlarla Medler ve Persler İran’a, Filistinliler Filistine’e, Frigyalılar Ege’ye girdiler. Doarlar, İ.Ö. 1100 dolaylarında Yunanistan’a girerken Mykene uygarlığını yıktılar. (s. 49)

Uygarlığın büyük sulama tarımına elverişli olmayan topraklara yayılması için bazı yerlerde sabanın bulunması, bazı yerlerde deniz ticaretinin başlamasını beklemek gerekti. (s. 50)

Akadlı Sargon, kent devletlerini birleştiren bölgesel devleti büyük bir ‘sürekli ordu’ kurarak gerçekleştirebilmişti. Ancak bu sürekli orduyu besleyebilmek için, durmadan dolaşmak, durmadan savaşmak zorunda kalmıştı. (s. 54)

…Bir çok yazar, örneğin Malinowski, (Büyü, Bilim ve Din’de) sihir ile dini ayıran ölçütün dindeki tapınma kavramı olduğunu kabul etmiştir. Öte yandan sihrin hem uygar toplumların (örneğin Hitit, Asur, Aztek) yasalarında, hem kutsal kitaplarda (örneğin Kitabı Mukaddes’te, Kuran’da) çoğu kez ölüm cezası ile olmak üzere yasaklanması da sihir ile dinin ayrı toplum biçimlerinin ürünü oluşlarının şaşmaz bir kanıtını oluşturmaktadır. (s.61)

[Dinsel düşünüş]…Yönetici – tanrı benzetmesinin geliştirilmesiyle siyasi boyutu geliştirilecek, bu boyut, imparatorluklar döneminde tüm insanların tek yöneticisi (imparator) ile tüm evrenin tek yöneticisi (tek tanrı) benzetmesiyle ve cennetli cehennemli (sınıflandırılmış) bir ötedünya kavramının geliştirilmesiyle, en olgun biçimini alacaktır. (s.61)

Bir düşünüşe ‘ideolojik’ etiketinin takılabilmesinin ölçütü, doğru ya da yanlış olması değil, belirli bir sınıfın bakış açısının ürünü olup olmamasıdır. (s. 62)

İlk çağlarda düşünme merkezinin kalp olduğu sanılıyordu. (s. 66)

[Gılgamış Destanı’nda] … ‘Bir kral halkının çobanı olmalıdır denir.’ ‘Çoban kral’ kavramı, göçebe çoban topluluğunun egemen sınıfı oluşturuşu gerçeğini yansıtıyor olabilir. (s. 68)

Sümer özgün versiyonunda, Gılgamış’ın ölümsüzlüğe kavuşan atasının adı Ziusudra idi; Akad versiyonunda Utnapiştim, Babil versiyonunda Atarhasis, İbrani Tevrat’ında (Kitabı Mukaddes’te) ve Kuran’da Nuh olur. (s.69)

Mısır’ın Firavunu, Eski Krallık döneminde, ölümsüzlüğü (tanrı sayılması nedeniyle) yalnızca kendinin ayrıcalığı olarak tutarken, Orta Krallık zamanında, soyluları kendine bağlamak için, onlara ölümsüzlük bağışlamaya başlamıştır… Ölümsüzlüğün soyluların ayrıcalığı olması, ötedünya kavramının sınıflı toplum düşüncesinin bir ürünü olduğunu gösterir. Yeni Krallık döneminde ölümsüzlük, bu kez ötedünyayı cenneti cehennemiyle sınıflandırmak yoluna gidecektir. (s.74)

* ŞENEL, Alâeddin. Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 8. basım, 1999.

***

Bu post, Martaval’ın ilk konuk yazarı Barış Acar tarafından hazırlanmıştır. Acar’ın felsefe, sanat ve edebiyat yazılarına Özgeye Mektuplar’dan ulaşabilirsiniz.

Read Full Post »

Horasan’ın ilk sufisi, söylencelere göre, soyu buraya yerleşen ilk Arap aşiretlerine dayanan ve Harezmşah Muhammed’den dört yüzyıl önce Belh kentinde hükümdarlık eden İbrahim İbn Edhem idi.

Efsaneye göre, bir gün, Şah avda kulan kovalıyordu. Okladığı hayvanı yakalamak için dört nala üzerine giderken kulan birden dile gelip, “Ey hükümdar, korunmasız hayvanları kovalamak için mi yaratıldın sen?” dedi. Utanan Şah hemen sarayına döndü, geceyi de dua ederek geçirdi. Sabahleyin sarayının damında -oraya nasıl çıkabildiği bilinmez- bir bedevi gördü. Hemen nöbetçilere seslendi. Az sonra küstah bedevi huzurundaydı. İbrahim Şah bedeviye sordu: “Sarayımın damında ne işin var?” Bedevi karşılık verdi: “Kaybolan devemi arıyordum.” Dünkü avdaki mucizeyi anımsayan Şah, öfkesini bastırdı, yalnızca: “Çölde kaybolan deveyi sarayın damında aramak saçma değil midir?” dedi. Bedevinin karşılığı şu oldu: “Tahtta otururken Tanrı’yı aramaktan daha saçma değildir.”

Allak bullak olan hükümdar hemen üstüne eski giysiler geçirdi ve ertesi gün de sarayından ayrılıp münzevi bir derviş olarak yaşamaya başladı. Katı bir içe bakış yoluyla iman, inanç konularını düşünüyor, zamanın tümünü ibadetle geçiriyordu. Geçimini ise ovadan topladığı dikenleri pazara getirip satarak sağlıyordu. Daha sonra sufilik adını alacak olan çileciliğin temelini atan İbrahim Şah’ın büyük şeyh İbrahim Belhi olması işte böyle gerçekleşmişti. s. 23

Bir Anadolu Hümanisti Mevlâna, Radi Fiş, çev.: Mazlum Beyhan, 2005, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

Read Full Post »