Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Şövalyelik’

“Demek şimdi sen general rütbeli Rossiglione markisinin öcünü almak istiyorsun! Bakalım: Bir generalin öcünü almak için usulüne en uygun işlem üç binbaşı temizlemektir. Kolayından üç tane verelim sana, işin tamam olsun.”

“Galiba anlatamadım: Benim öldürmem gereken kişi Emir Isoarre. Şanlı pederimin yaşamına son veren oydu!”

“Anladık canım, anladık, ama emir öldürmek öyle kolay iş mi sanıyorsun… Dört yüzbaşı ister misin? Sana hemen bu sabah dört kafir yüzbaşı sağlayabiliriz. Hem bak, aslında dört yüzbaşı bir ordu komutanına karşılık tutulur, oysa senin baban topu topu tugay komutanıymış.”

“Ben Isoarre’yi arayıp bulacağım, bağırsaklarını dışarıya dökeceğim! Onu, başkasını değil, onu!”

“Sen bu kafayla savaş yerine soluğu mahpusta alacaksın aslanım! Ağzından çıkanı kulağın duysun! Sana Isoarre için güçlük çıkarıyorsak, bir bildiğimiz var demektir… Ya imparatorumuzun el altından bir pazarlığı varsa…”

Ama iki görevliden, o ana değin kafasını kağıtların arasına gömmüş duranı sevinçle yerinden doğruldu: “Tamam, tamam işte! Hiçbir şey yapmana gerek yokmuş! Öc almanın falan yeri değil! Ulivieri, geçen gün, iki amcasını savaşta öldüler sanıp öclerini almıştı! Oysa amcaları bir masanın altında sızıp kalmışlarmış! Şimdi bizim elimizde fazladan iki amca intikami var, başımız dertte yani. Şimdi eğrisi doğrusuna geliyor: Bir amca intikamını biz yarım baba intikamina eşdeğer sayarız, yani elimizde açık bir baba intikamı varmış demek.”

Rambaldo öfkesinden çıldıracaktı.

“Ah, zavallı babacığım!”

“Ne oluyorsun, canım?”

“Atalarımız”, Varolmayan Şövalye, Italo Calvino, çev: Rekin Teksoy, Filiz Özdem, Neyire Gül Işık, YKY, 2008, İstanbul, s.327

Reklamlar

Read Full Post »

Ghent Altar Panosu - İsa'nın Şövalyeleri Şövalyelikle ilgili bir önceki notta “Aslında Calvino’nun da sezdirdiği gibi bizim anladığımız anlamda “şövalye” yalnızca edebiyatın konusu mu olmuştu acaba?” diye sormuştuk. Ayşegül Keskin’in Gerçek Yaşamda ve Edebiyatta Geç Onikinci Yüzyıl Kuzeybatı Avrupası’nda Şövalyelik Etiği başlıklı yüksek lisans tezi bu konuyu akıcı bir dille ve ayrıntılı biçimde ele alıyor. Ben tezi özetlemek yerine (ki zaten pek kolay bir iş değil) onu kendi emellerime alet etmeyi planlıyorum. Bakalım neymiş bu şövalyelik…

Şövalyelik 11. yüzyıldan önce ve bu yüzyılın da önemli bir bölümünde sıradan bir atlı asker olarak değerlendirilmiş. Lâkin tam teşekküllü bir şövalye gibi giyinip kuşanmak çok pahalı olduğundan bu atlı askerlerin aynı zamanda varlıklı da olmaları gerekiyordu. Yani, en erken evrede sadece gerekli ekipmanı sağlayabilecek kadar varlıklı olan atlı askerlerin savaşlardaki başarılarından söz edebiliyoruz.

İşte 12. yüzyılın özelliği de burada ortaya çıkıyor. Bu yüzyılda aristokrasi (asiller), toplumun daha mütevazı kesimlerini kapsayacak şekilde genişleyerek küçük toprak ağalarını da içine almaya başlıyor. Soydan asil olmadığı halde bu sınıfa dahil olma çabasındaki toprak ağaları da dinî vurgusu da oldukça belirgin olan (Haçlı Seferleri gibi) savaşlara “şövalye” olarak katılarak unvanı kullanmaya başlıyorlar. Yapılan savaşların dinî niteliği nedeniyle, şövalyeliğe atfedilen erdemlilik, sadakât, cesaret gibi sıfatlara, belki bunları kapsayacak biçimde dindarlığın da eklenmesi gerektiğini anlıyoruz. Hıristiyanlığı yayma çabasının etkin bir parçası olmak belli ki en çok önemsenen şeylerden biri. Uzun ve ağır mızraklarını kullanarak savaşlarda yaptıkları hamlelerle orduların vazgeçilmez unsurlarından biri olmaya başlayan şövalyelerin popülerliği soyluların da bu unvanı kullanmaya başlamalarına yol açıyor.

11. yüzyılda formüle edilen miles Christi nosyonu, askerleri bir tehlike olarak gören kilisenin, bu tehlikeyi bertaraf edebilmek için savaşın her türlüsüne karşı olmaktan çark edip kilisenin düşmanlarına karşı savaşmanın günah olmadığını ileri sürer. Böylelikle şövalyeler kilise için bir tehlike olmaktan çıkıp kilisenin savunucularına dönüşüyordu. Bir zamanlar sıradan bir atlı olan şövalye artık soylu, zengin, kibar ve King Arthur’a bağlı bir imaja bürünüyordu.

Kaynaklar:

Read Full Post »

Don Quijote ve Sancho Panza Şövalye denince aklıma iki kişi gelir. Biri, dünyaca ünlü La Manchalı yaratıcı asilzâde Don Quijote’dir. Bir deri bir kemik kalmış zavallı atı Rocinante’nin üstünde, beraberinde Sancho Panza olduğu halde maceradan maceraya atılıp Tobosolu Dulcinea’ya aşkını kanıtlamaya çalışan bu tuhaf adam, Cervantes’in elinde edebiyatı yeniden kurmak için çelimli bir kahramana dönüşür. Yazıldığı dönemde oldukça popüler olan şövalye edebiyatını muzipçe eleştiren Cervantes, yazdığı ilk cilt çok tutulup başka yazarlar tarafından Mahzun Yüzlü Şövalye’nin maceraları yazılmaya devam edilince ikinci bir cilt yazarak Don Quijote’nin bütün maceralarının bu iki ciltte toplandığını, başka macera olmadığını deklare eder. Onun bu çabasını “korsanla mücadele” olarak görenler ne kadar haklıdır, emin değilim.

Aklıma gelen ikinci şövalye ise Agilulfo’dur: Calvino’nun “Atalarımız” üçlemesinin son halkası Varolmayan Şövalye’nin irade timsali kahramanı. Agulilfo’nun Gurdulu’yla olan ilişkisi, Don Quijote’nin Sancho Panza’yla olan ilişkisine benzer:

Agilulfo’yu arayan biri daha var, o da Gurdulu, rastladığı her boş tencerenin, tavanın, bacanın, kovanın önünde durup bağırıyor: “Beyefendiciğim! Buyurun beyefendiciğim!”
Yol kıyısında bir çayıra oturmuş, boş bir şarap şişesinin ağzından içeri doğru uzun bir söylev veriyordu ki, bir ses onu çağırdı: “İçerde kimi arıyorsun Gurdulu?”
(…)
“Efendimi arıyorum,” diyor Gurdulu.
“O şarap şişesinde mi?”
“Benim efendim varolmayan biridir, bir zırhın içerisinde olmadığı gibi, bir şarap şişesinin içerisinde de olmayabilir.” (s. 417)

Bize anlatılan tarihlerin (Türk, İslâm, Osmanlı, İnkılâp) hiçbirinde önemli bir rolü olmayan, edebiyatımıza da belki ayrıksı örnekler dışında girememiş olan şövalyeleri ancak çeviri yoluyla tanıyabiliyoruz. Biraz da bu nedenle şövalye kelimesinin günlük dolaşımı pek alışılmış değildir. Kahramanlık, asalet, erdemlilik, nezâket, aşk, gurur, cesaret, sadakât, dürüstlük, zekâ gibi hepsi birbirinden “iyi” sıfatların toplandığı bir silahşoru olur olmaz günlük sohbetlere davet etmek kolay olmadığından olsa gerek. Sadece yukarıda saydığım sıfatlar/ nitelikler bile “gerçek”in alanından çıkıp muhayyilenin alanına girdiğimizi kanıtlamaya yetiyor. Aslında Calvino’nun da sezdirdiği gibi bizim anladığımız anlamda “şövalye” yalnızca edebiyatın/ fikriyatın konusu mu olmuştu acaba?

“Şövalye” deyince sizin aklınıza kimler geliyor?

Kaynaklar:

  • Atalarımız”, Varolmayan Şövalye, Italo Calvino, çev: Rekin Teksoy, Fİliz Özdem, Neyire Gül Işık, YKY, 2008, İstanbul
  • İlüstrasyon: “Don Quijote ve Sancho Panza”, Paul Gustave Doré, 1863 (kaynak)

Read Full Post »