Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Osmanlı’

Resmi tarih, ısrarla Milli Mücadeleyi yedi düvelle savaş olarak sunmuş; ve yedi düvelle yapılan bu savaştan da muzaffer çıkıldığı düşüncesini kafalara sokmuştur. Bu konuda geliştirilen milliyetçi-kahramanlık söylemi (hamaset edebiyatı densin), sorunun özünü gözden kaçırmaya yaramıştır. Bu amaçla, o kadar büyük bir zorlama yapılmıştır ki, Şark Sorunu‘nu nihai olarak ‘çözmek’ üzere toplanan Lozan paylaşım anlaşmasına Türkiye’nin galip devlet olarak katıldığı izlenimi bile yaratılmıştır… Alınan sonuç ortadayken bu tür bir izlenimin yaratılabilmiş olması, birçok şeyin yanında, Türkiye’nin entelektüel azgelişmişliğini de ortaya koyması bakımından düşündürücüdür… Lozan ‘Barış Konferansı’, fiilî paylaşıma nihai noktayı koyup onaylatmak, yenik Osmanlı’ya hesap sormak üzere toplanmıştı. Oysa, Lozan Antlaşması yedi düvelle savaşın sonunda kazanılmış bir diplomatik zafer olarak sunulagelmiştir. Belli ki, Osmanlı’nın kalıntıları üzerinde içi boş bir kabuk olarak kurulan TC’nin ‘yeni yöneticilerinin’ hayali zaferlere ihtiyacı vardı… (s. 307-308)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Reklamlar

Read Full Post »

Mustafa Kemal’in 1912-1913 yıllarında Enver’le ilişkilerinin bozulması, onun adına, talihsiz bir gelişme olmuştur. Çünkü Şarköy çıkartmasının başarısızlığa uğramasından bir yıl sonra Enver, Türkiye’nin en üst düzeydeki askerî lideri konumuna gelmiştir. Pratikte Çatalca hattındaki direnişi Enver idare etmiştir ve taraftarlarının, Eşref (Sencer) ve Süleyman Askerî gibi fedai subayların idaresindeki 3500 gönüllüden oluşan bir kuvvet de onu desteklemiştir. Haziran’ın sonlarında eski müttefikleri, Bulgaristan’a saldırınca duraksayan Osmanlı hükümetini harekete geçiren de, önce Enez-Midye hattına kadar olan bölgeyi tekrar ele geçirip daha sonra Edirne’ye doru ilerleyen bu kuvvet olmuştur. Gönüllü kuvvetlerden sonra Enver, düzenli ordunun öncü koluyla birlikte şehre girmiştir. Bolayır Kolordusu da kuzeye doğru ilerlemiştir, ama Edirne’nin kurtarıcısı olarak selamlanan Enver olmuştur. Enver’in konumu iyiden iyiye sağlamlaşmış, fedai taraftarlarının baskısıyla, (Libya ve Balkanlar’daki hizmetleri göz önünde tutularak) iki kez terfi ettirilmiş ve 4 Ocak 1914’de harbiye nazırı yapılmımştır. Cemiyet, ordunun yeniden örgütlenmesi ve gençleştirilmesi işini onun gerçekleştirmesini bekliyordu.

Enver de harbiye nazırı olarak Ağustos 1914’te Teşkilât-ı Mahsusa’yı kurarak fedailerini bir örgüt çatısı altında topladı. Bu örgüt, doğrudan doğruya Enver’e bağlı ve Harbiye Nezareti tarafından giderleri karşılanan bir istihbarat örgütüydü. Örgütün Dünya Savaşı’nda önemli rolü olacaktı. Ama Teşkılât-ı Mahsusa’nın resmen kuruluşu varolan bir durumun tasdikinden ibaretti. Birçok anı kitabı, Enver’in fedailerinin 1912-1913’te ayrı bir grup olarak faaliyette bulunduklarını ortaya koymaktadır. Bu kaynaklarda Teşkılât-ı Mahsusa adı bu grup için de kullanılır. (s. 97-98)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Osmanlı devlet yapısında da benzer bir durum vardı. Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı, Osmanlı sistemindeki şeyhülislâmlığın isim değişikliğiyle devamından başka bir şey değildir. Türkiye’nin laikliği, bu isim değişikliğinden ibarettir; ama bu ülkede isim değişikliğini önemseyen, ‘isme meraklı’ geniş bir ‘aydın’ kitle olduğu için, gerçek durumu ‘merak’ edenler her zaman sınırlı kalmıştır… Nasıl Cumhuriyet rejiminde Diyânet İşleri Başkanlığı, siyasi iktidarın bir egemenlik aracıysa, Osmanlı sistemindeki şeyhülislâmlık kurumu da padişahlık rejiminin bir egemenlik aracıydı. Şeyhülislâmın, bazen Padişahın iradesine karşı geldiği de olmuştur; ama bu onun ‘ilkenin, şerîatın densin, gereğini’ yaptığı anlamına gelmiyordu. Yeniçerilerin siyasi iktidar üzerindeki etkinliklerinin arttığı bir dönemde, Şeyhülislâm Esat Efendi, dönemin padişahı Genç Osman’ın Hacca gitme isteğine karşı çıkmıştı. Gerekçesi de şuydu: Padişahların hacca gitmesi farz değildir, adalet üzre ahalinin ahvalin görmek evladır… Aslında fetvayı veren Esat Efendi’ydi, ama fetvanın gerisinde Yeniçeriler, yani (gerçek) siyasi güç vardı. Esat Efendi’nin fetvasını dinlemeyen padişah Genç Osman, yeniçeriler tarafından katledildi. Dikkat edilirse, İslâmın beş temel şartından birini yerine getirmek isteyen bir padişaha bile, bunun ‘şerîata uygun olmadığı’ söylenebiliyordu… Aynı şekilde şerîatın açıkça yasakladığı fazicilik de Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından caiz görülmüştü… Fatih Sultan Mehmet, şer-i esaslara göre ‘kutsal’, dolayısıyla da ‘dokunulmaz’ olan Vakıf arazilerini ‘kamulaştırıp’ tımar sistemine dahil etmişti. Bütün bunlar, bizim yukarıda ifade ettiğimiz din-ideoloji, ideoloji-iktidar ilişkisinin yönü hakkında bir fikir veriyor. Şeyhülislâmların siyaseten katilleri yasak olduğu halde, IV. Murad, Ahizâde Hüseyin Efendi’yi, III. Mehmet de Hocazâde Mesut Efendiyle, Seyyid Feyzullah Efendiyi siyaseten katletmesi, Şeyhülislâmlık kurumunun konumu ve işlevi ve Osmanlı Devleti’nin bir şerîat devleti olup-olmadığı tartışmasına açıklık getirecek niteliktedir. (s. 176-177)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Haraç (vergi) toplama işini üstlenen mültezimler, devlete ödemek zorunda oldukları miktarın üstünde bir gelir elde etmek, bu işten kâr elde etmek durumundadırlar; ki bu, doğrudan üretici olan reâya üzerindeki ‘devlet korumasının’ ortadan kalkması ve sınırsız sömürüye açık hale gelmesi demekti. Fakat Osmanlı egemen sınıfı, tımar sistemini tasfiye etmeye girişmeden önce, ideolojik bir meşruluk zemini oluşturacaktı. Aslında şimdilerde özelleştirme konusunda yapılanların bir benzerini, daha 16. yüzyılın ikinci yarısında yapmışlardı. Nasıl şimdilerde özelleştirme lehinde ileri sürülen bir dizi uydurma gerekçeyle, özelleştirmeler ideolojik olarak ‘meşrulaştırılmaya’ çalışılıyorsa, o dönemde de tam bir ‘özelleştirme’ olan iltizam usûlüne geçiş için ‘ısmarlama gerekçeler’ uydurulmuştu. İltizam usûlüne geçiş ifraz uygulamasıyla başladı. Nasıl şimdilerde KİT’lerin neden zarar ettikleri, etmeleri gerektiği ‘kanıtlanmaya’ çalışılıyor ve bu amaçla ısmarlama gerekçeler oluşturuluyorsa, o zaman da tımarlı sipahilerin ellerindeki tımarlara elkoymak için ve iltizam usûlüne geçişin koşullarını yaratmak için, tımarlı sipahilerin deklare edilenden, ya da o günün terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, deftere kayıtlı gelirden daha fazlasını elde ettikleri kanıtlanmaya çalışılıyordu. (s. 148)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Kahve, yeme içme kültüründe yerini aldıktan kısa süre sonra sanatın da konusu olmaya başlar. Ne yazık ki bu konuda kronolojik bir döküm yapabilecek durumda değilim. Yine de karşılaştıkça bir kenara not alıp düzensiz bir liste yapmaya çalışacağım. Aklıma ilk gelen örnek Johann Sebastian Bach’ın Kahve Kantatı (BWV 211). Bu kantatla ilgili şurada söylenenlere ekleyecek pek bir şeyim yok. O nedenle kantatın büyük olasılıkla ilk kez 1734 yılında sahnelendiğini söyleyip geçmeden önce Youtube marifetiyle kantatın “Mmm! Ne de lezzetlidir kahve” başlıklı dördüncü aryasının Christopher Hogwood yönetimindeki Academy of Ancient Music yorumuna kulak verelim.

Ei! wie schmeckt der coffee süsse

Bu “hafif” parçanın sözlerinin Türkçe çevirisi şöyle (kaynak):

Lieschen:
Mmm! Ne de güzeldir kahvenin tadı,
bin öpücükten daha lezzetli,
misket şarabından daha iç açıcı.

Kahve, kahve verin bana,
ve kim ki dindirmek ister benim ateşimi
ah, bir kahve ısmarlasın bana!

Carl Gottlieb Hering’in muhtemelen 19. yüzyılın hemen başında yazdığı Kahve Kanonu (Caffee-Kanon) da çok kahve içmemek gerektiğini söyleyen “muhafazakâr” bakış açısını savunmaktadır. Oldukça didaktik olduğu söylenebilecek kanonun sözleri şöyle:

C-a-f-f-e-e, trink nicht so viel Kaffee!
Nichts für Kinder ist der Türkentrank,
schwächt die Nerven, macht dich blass und krank.
Sei doch kein Muselman, der ihn nicht lassen kann!

Türkçeye şöyle çevirebiliriz herhalde:

K-a-h-v-e, çok kahve içmeyin!
Bu Türk içeceği çocuklara göre değil
Sinirleri zayıflatır, benzini soldurur, hasta eder.
İçip müslüman olmayın, sonra geri dönemezsiniz!

Bu kanonun doğru düzgün bir icrasına rastlayamadım. Ancak tek başına bu sözler bile dönem hakkında bilgi veriyor. Popülerleştiği dönemde hastalıklara iyi geldiği düşünülen, hekimler tarafından da önerilen kahvenin sinirleri zayıflatıp insanı hasta edeceğini “öğreten” sözler, kahve içmenin müslüman kültürünün bir parçası olduğunu, o nedenle yapılmaması gerektiğini söylüyor. Osmanlı’da gayrı-müslimlerin müslüman olması serbestti ancak müslümanlar din değiştiremiyorlardı. Son dize buna gönderme yaparak söz dinlemeyen çocukları korkutmaktan da geri durmuyor.

Müzikte kahvenin izini sürmeye devam etmeyi umuyorum. Ama kahve ve müzik deyince Bob Dylan’ı ve artık efsaneleşmiş “One More Cup of Coffee (Valley Below)” (1976, Desire) parçasını anmadan geçmek olmayacaktı. O nedenle kasedi 200 sene ileri sardırıp bu notu onunla bitirmek istiyorum. Herhalde parça üstüne kelam etmek epeyi gereksiz kaçacaktır. Huşu içinde dinleyelim efendim.

Bob Dylan: “One More Cup of Coffee (Valley Below)”

Gönül Kahve İster

Kaynaklar:

Read Full Post »

Kahve ve kahvehaneler konusunda kısa bir giriş

İşsiz-güçsüzlerin zaman geçirmek için devam ettikleri kahvehanelere yönelik olumsuz bir yargı oluşmuştur. Zaten mekânın adı da artık kahvehane değil “kahve köşesi” olmuştur. Orada ömür tüketilir, sürünülür; kısacası hiçbir olumlu iş olmaz kahvehanelerde. Belki köyleri vareste tutmak gerekir; zira köylerde kahvehaneler hâlâ önemli bir toplumsal/ siyasî alan olarak, hattâ agora olarak ön plana çıkar. Kentlerde ise artık caféler var. Pişbiriğin yerini de Tabu, Scrabble gibi oyunlar alıyor (King’in yerini hiçbir şey tutmaz, o ayrı :)).

Türkiye’nin dünya üzerinde kişi başına çay tüketimi en yüksek ülke olmasında önemli bir paya sahip olsa da kahvehane denince benim ilk aklıma gelen şey kahvedir. Kahvenin Osmanlı’ya girişi belki daha öncedir, ama kahve satışı amacıyla ilk işletme 1471 senesinde kurulmuş (Kiva Han). Kiva Han dünyanın bilinen ilk kahvehanesidir. İçecek dünyaya müslüman ülkelerden yayılmış olsa da şeriat mahkemeleri tarafından da hoş karşılanmamış. 1511 yılında Mekke’de bulunan bir şeriat mahkemesi kahveyi keyif verici olduğu gerekçesiyle dinen yasaklamış (döneme ait bazı Arapça şiirlerde “kahve”nin “şarap” anlamında kullanıldığı da vaki imiş). Kahveye Osmanlı’da dinen icazet verilmesi ancak 1524 yılında söz konusu olabilmiş. Kahve Kanunî Sultan Süleyman döneminde “sultanın özel doktoru olan Bedreddin el-Kûsûni tarafından da her derde deva olarak bilinen, ilaç yerine kullanılan “tiryak”la bir tutul”muş, bu dönemde “kahve tüketiminden yana bir görüş geliştirilmiştir” [4]. Kahvenin Avrupa’ya yayılması ise büyük ölçüde 17. yüzyılda gerçekleşiyor. Özellikle yüzyılın sonlarına denk gelen Viyana kuşatmasında yenilgiye uğrayan Osmanlı ordusundan geriye kalan yüzlerce çuval kahve bu yaygınlaşmadaki rolü konusunda sıkça anılır.

Kahve Satıcısı

Ne var ki kahvehanelerde toplanan insanlar (erkekler) siyaset konuşup tartışmaya başlayınca hükümetlerin de tepkisini çekmeye başlamış. Sosyal hayatın vazgeçilmez alanlarından biri olan kahvehaneler çeşitli dönemlerde yönetim tarafından yasaklanmış. Osmanlı geri dönüşü olmayan çöküş yolunda ilerlerken kahvehaneler toplumsal tepkinin ortaya çıkıp yayılmasında önemli bir rol almışlar. 16 Haziran 1826’da (Osmanlı hükümeti tarafından “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılan) yeniçeriliğin ilgası sırasında pek çok kahvehanenin kapatılıp kahvehane sahiplerinin cezalandırılması hem yeniçeriliğin kaldırılma gerekçeleri hem de kahvehanelerin toplumsal işlevi hakkında ipuçları verir.

Bu kısa giriş kahve ve kahvehaneler konusundaki tutmayı planladığım notlar için bir arkaplan oluştursun. Bakalım daha nerelere varacak bu muhabbetin sonu…

Gönül Kahve İster Kaynaklar:

  1. “List of countries by tea consumption per capita”, Wikipedia
  2. “List of countries by coffee consumption per capita”, Wikipedia
  3. “History of coffee”, Wikipedia
  4. Geçmişten Günümüze Kahvehaneler, Kahvehanelerin Sosyal Yaşamdaki Yeri ve Önemi: Aydın Merkez Örneği, Selin Şahbaz, Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Adnan Menderes Enstitüsü Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, Aydın
  5. Rethinking Vaka-i Hayriye (The Auspicious Event): Elimination of the Janissaries on the Path to Modernization, Kadir Üstün, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, The Institute of Economics and Social Sciences of Bilkent University, 2002, Ankara
  6. Fotoğraf buradan.

Read Full Post »

Osmanlı sosyal formasyonu esas itibariyle tımar, has ve zeamet biçiminde ayrıştırılmış, tımarlı sipahilere dayanan ve sosyal artığa çeşitli adlar altında el koymaya dayalı bir devlet yapılanmasıydı. Sosyal artığa ekseri ayni olarak el konuyordu. İç ticaret önemli olmamakle beraber, ‘uzak mesafe ticareti’ üretim tarzının karakterinin bir gereği olarak oldukça önemliydi. Doğrudan üreticiden alınan haraç: 1) Çift resmi (çift, bir çift öküzle işlenebilen toprak miktarını ifade ediordu) ki, coğrafi bölgelere göre çift resminin miktarı değişiyordu. Eğer köylünün işlediği toprak standardın altındaysa, ‘yarım çift’ büyüklüğündeyse, ödenen çift resmi de normal olarak ödenmesi gerekenin yarısı kadar olurdu. Hiç toprağı olmayanlardan bennak denen bir haraç alınırdı. Eğer çift resmi ödemekle yükümlü çiftçi ailesi gayrimüslim ise, haracın adı ispençe olurdu. Fakat gayrimüslimler, sipahiye ödedikleri ispençeden ayrı bir de merkeze cizye denilen bir başka haraç daha verirler, buna mukabil askerî yükümlülükten muaf tutulurlardı. Oysa, çift resmi ödeyen müslüman reâya sefer anında cebelü askeri olarak savaşa katılmak zorundaydı… Bir haraç biçimi olan ve gayrimüslimlerden alınan cizye uygulaması, Kur’an-ı Kerim‘deki Tevbe Sûresinin 29. ayetine dayandırılırdı: “Kendilerine kitâb verilenlerden Allâh ve âhiret gününe inanmayan, Allâh’ın ve Elçisinin haram kıldığını haram saymayan ve gerçek dini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamâna kadar savaşın”. (s. 107)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Older Posts »