Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Milliyetçilik’

Türk Dil Kurumu, sanal Atasözleri ve Deyimler sözlüğünün lansmanını yaptı. Toplam 2 bin 396 atasözü ve 11 bin 209 deyimi açıklayan sözlükte hem atasözüne/ deyime hem de anlama göre arama yapılabiliyor. Sözlüğü bu biçimde tarama olanağına sahip olmak, kullanıcılar için büyük kolaylık sağlayacak gibi görünüyor. Ben de bu kolaylıktan istifade edip biraz göz gezdirdim. Bakalım neler varmış Türkçenin söz varlığında…

Aklıma düşen ilk soru başka millet ve dinlere yönelik ayrımcı deyim ve atasözlerinin sözlükte yer bulup bulmadığıydı. İlk aramamda karşıma çıkan deyim soruma bir cevap teşkil ediyordu: “Ermeni gelini gibi kırıtmak” diye bir deyimimiz varmış; “ağır veya yavaş hareket etmek” anlamında kullanılıyormuş. Örnek cümleyi Salâh Birsel’den alıntılamışlar. Sözlükte Ermenilerle ilgili başka deyim ya da atasözü bulunmuyor.

Sözlükte Kürtler, Yunanlar ya da Ruslarla ilgili bir madde ya da örnek yok. Ancak Araplar konusunda ellerini/ dillerini korkak alıştırmamışlar. Arap olmaktan tutun da arapsaçına kadar 10 deyim/ atasözü var. Bunlara ek olarak 6 tane de örnek gözüme çarptı. Argoya sözlükte fazla yer verilmediği halde (hızlı giden atla ya da işini bilmeyen çavuşlarla ilgili atasözlerine rastlamadım, söz gelimi) içinde “Arap” sözü geçen şu deyim sözlükte yer bulabilmiş: “ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın zekeri”. Gerçi anlam açık ama yine de sözlükteki karşılığını verelim: “yararı olsa bile istenmeyen kimseler için söylenen bir söz.”

Romanlarla ilgili bir atasözü üç de örnekle karşılaştım. Atasözünün neredeyse olumlu bir anlamı var: “herkes sakız çiğner ama, Çingene kızı tadını çıkarır” sözlükteki karşılığı şöyle: “severek yapılan iş, insanı mutlu eder.” Örneklerden biri, hiçbir şey değilse Romanların sosyal durumu hakkında bilgiveriyor: “O bizim arkadaşı oraya dilber Çingene kızları ile gönlünü eğlendirmeye gelmiş paralıca bir delikanlı sanıyordu.”

Rumlarla ilgili bulabildiğim tek örnek Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan alıntılanan bir cümle: “İşgalden sonra Rumların bize karşı nasıl bir vaziyet aldıklarını da pekâlâ biliyorduk.” Çerkesler de bir örnek cümleyle temsil edilmişler: “Sağımızdaki, yanağından kan damlayan iri Çerkez’i gösterdim.” (Ö. Seyfettin)

“Gâvur”lar konusunda geniş bir repertuarımız olması şaşırtıcı değil. Deyim ve atasözlerine bir iki örnek: acemi nalbant gâvur eşeğinde öğrenir; gâvurun ekmeğini yiyen gâvurun kılıcını çalar; sonradan görme, gâvurdan dönme. Üç de örnek cümle: “Onca yıl gurbetin kahrını, gâvurun ağzının kokusunu çekmiştik.” (M. İzgü) “Müslüman olmadan varmayacağını anlayınca kırkyıllık kart gâvuru imana getirdi.” (H. E. Adıvar) “Hatta bunlar arasında öyleleri vardır ki zamana ayak uydurmak, göze girmek ve külah kapmak için gâvur mukallitliğinde birbiriyle âdeta yarışa girişmişlerdir.” (Y. K. Karaosmanoğlu) Bunlar, “gâvur” kelimesinin “Müslüman olmayan kimse” anlamıyla ilgili olan örnekler. Bir de aynı kelimenin “merhametsiz” anlamı var ki, başlı başına bir tartışma konusu.

Lazlardan çok umutluydum(!), ama ne bir örnek ne de bir atasözü ya da deyime rastladım.

Son olarak da Türklerle ilgili neler olduğuna bir bakayım dedim. Bulabildiğim tek atasözü “Türk karır, kılıcı karımaz.” Sözlükteki karşılığı şöyle: “Türk ihtiyarlığında bile genç gibi kılıç kullanır.” Çok sayıdaki örnek cümleden şu üç tanesini belirli bir zihniyeti temsilen buraya almayı uygun gördüm: “Saatlerce adı dünya yüzünden kaldırılmaya çalışılan Türklüğün talihini düşünürdüm.” (Ö. Seyfettin) “Evin nizamında Türk kadınlarının vakur zarafeti göze çarpar.” (O. S. Orhon) “Türk Cumhuriyeti varlığını, istikbalini safsatalarla tehlikeye maruz bırakamaz.” (Y. K. Karaosmanoğlu)

Sözlükte, ayrımcılık olarak düşünülebilecek örnekler bulup bulamayacağımı sorarak başlamıştım. Açıkçası, düpedüz faşizan olduğunu söyleyebileceğim bir şey bulamamış olsam da vasat milliyetçi ve hamasî söylemin izlerinin yer yer belirginleştiğini düşünüyorum. Özellikle ilk örnekte (“Ermeni gelini gibi kırıtmak”) bu daha seçik. Belki sözlüğü hazırlayanlar “E, ama var böyle bir deyimimiz,” diyerek kendilerini savunacaklar. Oysa bu deyimin varlığının dile ne gibi bir zenginlik kattığı ya da bir zenginlik katıp katmadığı sorusu geçerli bir sorudur. İçimizdeki husumeti de dilimizdeki yankılarını da silmenin, yerine barışı, dostluğu yücelten yenilerini üretmenin vakti çoktan geldi.

Read Full Post »

Tabii yine Türk tarihinin paradokslarından biridir, ki bizim ideolojimizde demokrasi işleri zorlaştıran bir faktör olarak görülür, her kafadan bir ses çıkacak, bu vakit kaybına yol açacak ve insanı zayıf düşürecek, oysa bize birlik ve beraberlik lazım! Onun için biz demokrasiyi devamlı erteleriz. O anda hep çözemediğimiz bir sorun vardır; komünizmden ötürü bir sorunumuz vardır, demokrasi ertelenir; Kürtler mesele olur, demokrasi ertelenir; İslamcılık, şeriat mesele olur, demokrasi ertelenir. Bizim kafamızda demokrasi âdeta bütün sorunları çözdükten sonra varılacak Nirvana gibi bir yerdedir. Herhalde demokrasi kavramına çok saygı duyduğumuz için! Halbuki demokrasi sorunlar çözülünce varılacak bir yer değil, sorun çözmek için uygulanabilecek bir yöntem. (s. 99)

Fransa ordusu harbe giderken Fransa kralının armasını yanına alır, giderdi. O armada beyaz zemin üzerine üç sarı zambak bulunuyordu. Paris şehrinin arması da kırmızı ve maviydi. Sonra Devrim oldu; kral, Versailles’dan getirilip Tuilleries’de oturmaya mahkum edildi. Karman çorman aylardı. Kralı da alkışlayanlar vardı ve kral hoş görünmek için kırmızı mavi Paris armasını kendi beyaz armasının üstüne koydu. Buradan Fransız bayrağı türedi. Ondan sonra tüm Avrupa ülkeri üç renkli bayraklar edindiler. Bir de Devrim’le birlikte geldiği için, renkler başında hiç de öyle olmayan biçimde yorumlandı; mavi özgürlük oldu, kırmızı kardeşlik, beyaz da eşitlik. Böylece ulusal bir bayrak çıkmış oldu, herkes süratle bir ulusal bayrak edindi. Prusya’yla savaşırken "Marseillaise" diye bir marş yazmışlardı; Marsilya’dan bir grup adam Devrim’e katılmak için bu marşı söyleyerek Paris’e gitmişti, adı da buradan geliyordu. Bir süre sonra "Marseillaise" Fransız ulusal marşı oldu. Sonra diğer ülkeler de kendilerine birer ulusal marş yazdılar… Bunlar yeni toplumsal örgütlenme biçimini, ideolojisini haklı gösterme yöntemleriydi. (s. 121-122)

Hukuk dışı yapılan şeylere göz yummamak gerekir. Machiavelli, "Amaçlar, uğruna kullanılan araçları meşrulaştırır," demiştir; artık evrensel olmuş bir laftır bu. İnsanlar karar vermeliler, Makyavelci mi olmak istiyorlar, başka bir şey mi? Tüm bunlar oldu diye sonuçta Türkler canavardır demek de gerekmiyor. Türklerin yaptığı her şeyi başkaları da kısmen, değişik zamanlarda yaptılar. Türklere özgü suçlar yok dünyada, bütün insanlar suç işlediler. Suç işlemek güçsüz olmakla ilgilidir; bir anlamda güçsüz olduğun için suç işlemek zorunda kalırsın, suç işlemeden o istediğin şeyi yapmaya gücün yetmez. Ama tabii suç işlemek aynı zamanda bir güç gösterisidir, çünkü bir gücün varsa suç işleyebilirsin, yoksa işletmezler. Böyle, paradoksal tarafı vardır suç olayının. Ben dünyada, elinde güç olup bunu suç işlemek için kullanmamış bir örnek bilmiyorum. Türkler de tam bu tanımlara uyan bir yakın dönem tarihi yaşadılar. Hem asıl gerekli olanlara güçleri yetmedi, hem de birtakım suçlar işlemeye güçleri yetti. (s. 131)

27 Mayıs böylece kendinden sonraki solun önüne âdeta tekrarlanması gereken bir program olarak çıktı ve her şeyi belirledi. 12 Mart olayında da yurt dışına kaçmayan herkes sonunda hapse düştü, bu furyadan pek kurtulan olmadı. Hapishanede hep bu mesele, Cunta ilişkileri konuşuldu ve o zamanın solu, Cunta’ya ve dolayısıyla Kemalizm’e karşı gelirkenkinden çok farklı bir tavırla çıktı, hapishaneden. Bunları reddederek çıktı. (s. 167)

Çünkü bizim sergilediğimiz davranışlara bakan büyük çoğunluk, bizim AB için ne tür bir kazanç, nasıl bir nimet olacağımızı anlamakta güçlük çekiyor. En iyimser beklentimiz, ‘inşallah hepsi böyle değildir’ demeleri olabilir. Bunun için, bütün medeniyetleri kurmuş ve aynı zamanda tarihin her anını kahramanca savaşarak geçirmiş, dünyada en asil ırk olduğumuzu, çok yüce olduğumuzu söylemeniz de korkarım yeterince ikna edici olmuyor. (s. 256)

Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Murat Belge, Berat Günçıkan (Söy.), 2007, İstanbul: Angora

Read Full Post »

Osmanlı İmparatorluğu ‘türü’ imparatorluklar, krallıklar, sultanlıklar, vb. hakkında yeterli bilgi birikiminden yoksun ve geçmişin tarihsel olaylarını bugüne göre yorumlamayı marifet sayan ‘tarihçiler’, ilk kurucuların etnik orijinine bakarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Türk imparatorluğu olduğunu sanırlar. Oysa birkaç nedenden ötürü Osmanlı İmparatorluğu Türk değildi: Bir kere Osmanlı demek, hanedan demekti. Hanedan da evlenmeler yoluyla başlangıçtaki etnik kökene bütünüyle yabancılaşmıştı (ve bu tüm hanedanlıklar için geçerli bir kuraldır). Bu durum, o zamanın anlayışına göre son derece olağan bir şeydi. O çağlarda bugünkü gibi ırka, kana, milliyete, etnik kökene, soya-sopa vb. gönderme yapan bir anlayış mevcut değildi. Yegâne referansın devlet olduğu bir yerde, onun dışındaki kaygıların ve ‘kriterlerin’ hiçbir kıymet-i harbiyesi olamazdı. Kaldı ki, "… Osmanlı devleti bir Türk devleti değildir. ‘Türk’ onun imparatorluğuna dahil bir alay reâyadan bir tanesidir."* Osmanlı hanedanı mensupları için önemli olan, padişahın genetik yapısı veya etnik orijini değil, kutsal gücün sahibi ve taşıyıcısı olmasıydı. Durum böyleyken, milliyetçi Türk tarihçilerinin ve bazı politikacıların Osmanlı padişahlarını birer Türk Başbuğu olarak görme çabaları, bu şahsiyetlerin milliyetçiliklerinin bile ne kadar tutarsız, sığ olduğunun bir göstergesidir… Osmanlılar kendileriyle şu veya bu etnik unsur arasında bağ kurma, onlarla özdeşleşme gibi kaygılara yabancıydılar. Eğer Osmanlı padişahları, illaki ‘başbuğ’ sayılacaksa, Türklerin değil, kapıkullarının başbuğuydular ve kapıkulları Türk orijinli olmak zorunda değillerdi… s. 75-76

* Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi II, Gerçek Yay., s. 213

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Aslında meseleyi "milliyetçiliğin tutarsızlığı" olarak görmüyorum ben. Zira tutarsızlık, milliyetçiliğin alamet-i farikasıdır. Milliyetçilik, günün çıkarlarına, hamaset nutukları atmayı olanaklı kılacak politik yönelimlere göre tavır almayı gerektirir. 29 Mayıs’ta Osmanlı’nın İstanbul’u fethini kutlayıp 5 ay sonra, 29 Ekim’de, Osmanlı’nın yıkılışını kutlamak ancak böyle bir politik hafif meşreplikle mümkündür zaten.

Read Full Post »