Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Meşrutiyet’

Osmanlı’nın ilk gazetesi Takvim-i Vekayi 1831 yılında basılmaya başlanır. Bu resmi gazeteyi yarı resmi bir gazete olan Ceride-i Havadis (1840) izler. Osmanlı, ilk özel gazetesine ise 1860’ta yayın hayatına başlayan, Agah Efendi’nin Tercüman-ı Ahval’iyle kavuşur. Abdülaziz’in ve Abdülhamid’in meşhur istibdad rejimlerine karşın bu tarihten sonra gazete Osmanlı coğrafyasında yaygınlaşmaya başlar. Bu gazetelerden biri olan İkdam, 5 Temmuz 1894’te Ahmet Cevdet tarafından kurulur.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İkdam İttihat ve Terakki’ye karşı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı destekler. Sultan’a karşı eleştirel bir tavır geliştirmez, siyasal konularda kalabildiği sürece akmaz kokmaz bir çizgi benimsemeye çalışır. Ağır sansür altında aksini yapmak zaten oldukça zordur. İkdam’ın yayını, Abdülhamid’in tahta çıkışıyla ilgili bir haberde “Leyle-i Mes’ude” (Mutlu Gece) sözleri “Leyle-i Mesude” (Kara Gece) gibi yazıldığı için 31 Ağustos 1903’ten 10 Eylül 1903’e kadar durdurulur.

Yeni İkdam

Münevver Güneş Eroğlu’nun “Armenians in the Ottoman Empire According to İkdam 1914-1918” başlıklı yüksek lisans tezi İkdam haberlerinde Ermeniler’in izini sürüyor. Osmanlı’da gazetenin tarihini anlatan yukarıdaki anlatımı da tezin ilgili bölümünden özetleyerek aktardım.

Bu başlığı görünce, doğal olarak akla ilk gelen soru, Ermeni katliamı ile ilgili oluyor. O dönemde yaşananların gazetelerde nasıl ele alındığı sorusunun ilgiye değer olduğunu düşünüp teze bir göz atmaya karar verdim.

Tezin “Silahlı Eylemler ve Kalkışmalar” başlıklı üçüncü bölümü İkdam’dan 19 haber aktarıyor. Bu bölümde, adından da anlaşılabileceği gibi Ermenilerin Anadolu’nun değişik bölgelerinde gerçekleştirdiği kalkışmalara değiniliyor. Haberlerden üç tanesi Ermenilerin Müslümanlara zulmetmesini anlatırken bir haberde 25 bin Ermenin katlinden söz eden bir Fransız parlementosu oturumuna değinilmiş. Diğer haberler çatışmalarla doğrudan ilgili görünmüyor.

“Tehcir” başlıklı dördüncü bölümde 52 habere referans verilmiş. Bu haberlerden 39 tanesi “tehcir” sonrası döneme ait. Yalnızca 13 haber “tehcir”e değiniyor. Bunlardan da yalnızca 3 haber katledilen Ermenilerden söz ediyor (haberlerden ikisi meclis oturumundaki konuşmaları aktarıyor, bir tanesi de iddiaya yer verip daha sonra iddiayı yalanlıyor). Geriye kalan 39 haberden önemli bir bölümü tehcir edilen Ermenilerin geri dönebilmeleri için hükümetin yaptıklarına ayrılmış. Birkaç haberde de İttihat ve Terakki hükümeti, Yunan ve Ermenilere karşı sorumsuz davranışından dolayı suçlanıyor.

Toplam 71 haberin kısaca (bir iki cümleden uzun olanları sayılıdır) aktarıldığı bu iki bölümün tezdeki toplam uzunluğu 66 sayfa. Bu 66 sayfanın büyük bölümü Ermeni katliamı diye bir şeyin olmadığını, aslında söz konusu olanın Osmanlı’nın sürekli isyan edip Müslümanları öldüren Ermenileri zorunlu olarak göç ettirmesi sonucu ölen Ermeniler olduğunu savunmaya ayrılmış. Yani bilindik resmi tez, gazete kupürlerinin yalnızca dekor olarak kullanıldığı hantal bir metinle bir kez daha kanıtlanmaya çalışılıyor. Tezin sonuç bölümünde yer alan şu cümle ayrıca düşündürücü: “İkdam’da Ermenilerin savaş sırasındaki zararlı faaliyetleriyle ilgili çok sayıda haber yoktur. Bunun nedeni basın üzerindeki sansür ve iletişimde zaman zaman ortaya çıkan zorluklarıdır.” (s. 162)

Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden birinde yüksek lisans tezi olarak sunulup kabul edilmiş bu metnin yazarının en çok başvurduğu kaynağın “Alevi Kürtler Ermenidir” diyerek aklı başında bütün tarihçilerin tepkisini çekmiş olan Yusuf Halaçoğlu’nun konuyla ilgili kitabı Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914 – 1918) (Yusuf Halaçoğlu, 2001, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, Ankara) olması, resmi tezin dışında görüşleri savunan onlarca kaynağa ilaç niyetine bile değinmemiş olması elbette şaşırtıcı değil. İler tutar yanı olmayan bir resmi tezi savunabilmek için kafayı kuma gömmenin güzel bir örneğini sunan Münevver Güneş Eroğlu’na ikdamlarından dolayı şükranlarını sunan birileri olacaktır elbette. Ama o birilerinin tarihle nasıl bir ilgisi olur, o tartışmalı işte.

(Konuyla ilgili ikinci yazı»)

Kaynak:

“Armenians in the Ottoman Empire According to İkdam 1914-1918”, Münevver Güneş Eroğlu, 2003, ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tez Danışmanı: Ömer Turan

Fotoğraf:

“Yeni İkdam, Siyasi, ilmi, ticari Türk gazetesi. Sahib-i imtiyaz ve Müdir-i Mesul: Ahmed Cevdet. İkdam matbaası.” (kaynak)

Read Full Post »

Tarih Yazımı 2 Praksis, 2001 yılından beri yayımlanan, her sayısıyla sosyal bilimlerin kilit sorunlarını tartışmaya açan, okkalı bir dergi. Her ne kadar her sayısını, taahhüt ettikleri üç aylık periyod içinde kitabevlerine göndermeyi başaramasa da, yayın kurulunun titiz çalışması, Türkiye’de hak ettiği ölçüde tartışılmamış/ tartışılmayan konuları gündeme getirmesiyle ilgiyi fazlasıyla hak ediyordu. Dergi son iki sayısını tarih yazımına ayırarak katkısını maddeci tarih yazımı alanında sürdürüyor.

Derginin ilk dokuz sayısının tükenmiş olması zaten alanında ne kadar ilgi çektiğinin de bir göstergesi. İşin güzel yanı, hiçbir yerde bulma şansınız olmayan bu ilk 9 sayıdaki yazıları derginin web sayfasından ücretsiz olarak indirebiliyorsunuz. Diğer sayılardan da birer ikişer yazı web sayfasında okurların hizmetine sunulmuş. Günden güne büyüyen bu verimli kaynağı not etmek, ilgilenebilecek başkalarının da dikkatine sunmak istedim. Belki “Tarih Yazımı” sayılarının giriş makalelerine de birer link vermek yararlı olabilir:

Derginin arşivini “tarih” bağlamında karıştırırken Mustafa Bayram Mısır’ın “Meşrutiyetten Cumhuriyete: Kapitalizme Prusya Tipi Geçiş” başıklı makalesiyle karşılaştım. Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki kopuş-süreklilik tartışmasına ilişkin şunları söylüyor yazar:

Meşrutiyetten Cumhuriyete (kapitalizme) geçiş tedrici bir şekilde olmuştur ve aşağıdan bir burjuva siyasal devrimden söz edilemez. Eğer Prusya tipi geçiş kavramsal çerçevesi dışıda kalsa idik, yine bu devrimin tarihi 1923 değil 1908 olurdu. Fakat gerçekte Hürriyet’in İlanı (İttihat ve Terakki’nin Monark’a -Abdülhamid- yönelik bazı askeri baskıları neticesinde Meşrutiyetin İlanı) da aslında tedrici bir gelişmedir. Şöyle ki, Meşrutiyet aslında 1876 Anayasası ile ilan edilmiştir ve daha sonra Abdülhamid tarafından kaldırılmamış, askıya alınmıştır. 23 Temmuz 1908’de gerçekleşen askıya alınan Anayasa’nın Abdülhamid tarafından yeniden yürürlüğe konulmasından ibarettir. (Ahmad, 1995; Akşin, 1997a) Peki 1876 Anayasası nasıl ilan edilmiştir, bir siyasal devrimle mi? Tabii ki hayır, Padişah fermanıyla… 1876 Anayasasındaki esaslı değişiklikler 1909’da yapılmıştır ve İttihat ve Terakkinin tam olarka iktidara gelmesi 1913’te gerçekleşmiştir. (Akşin, 1997a)

”Meşrutiyetten Cumhuriyete: Kapitalizme Prusya Tipi Geçiş”, Mustafa Bayram Mısır, Praksis, Sayı: 5, Kış 2002, s. 229

Tam bunları söylediği yerde bir dipnotla Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi kitabında ileri sürdüğü tezlere de değiniyor Mısır:

Aykut Kansu’nun (1995) tezi 1908’in bir liberal devrim olduğudur. Kansu, burjuva devrimi kavramını tarihsel materyalist bir kategorizasyon içinde kullanmıyor, yöntemsel olarak bu kategoriye ijtiyaç da dumuyor. Ancak, tez değilse de eser, birçok bakımdan önemli olmasına rağmen, burjuva devrimi kavramına yöntemsel olarak ihtiyaç duyulmaması ve onun yerine, kitlelerin hareket halinde olduğunun ve taleplerinin içeriğinin liberal olduğunun olgusal olarak kanıtlanmaya girişilmesi, 1908 ile 1923 arasındaki ilişkinin yine liberal taleplerin içeriği ile kıyaslanırken, modern burjuva devletinin kuruluşu karşısında sessiz kalışı gibi nedenlerle kanaatimizde yol açıcı değildir. Yine de Kansu’dan şu kadarını ödünç alabiliriz. Türkiye’nin kapitalizme Prusya tipi geçişi sırasında burjuva programın en çok berraklaştığı dönem 1908 ve sonrasıdır. Burjuva devrimi bağlamında 1908’i Türk devrimi olarak niteleyenler arasında Troçki de vardır (1955:7,12 vd.)

”Meşrutiyetten Cumhuriyete: Kapitalizme Prusya Tipi Geçiş”, Mustafa Bayram Mısır, Praksis, Sayı: 5, Kış 2002, s. 229

Derginin arşivini karıştırmaya devam edeceğim.

Read Full Post »

Cumhuriyeti kuran kadro, II. Meşrutiyet darbesini yapan kadroydu. Bu kadronun ideolojik dağarcığı, kapitalizmin ve modernitenin yanlış, değilse eksik bir kavranışına dayanıyordu. Onlar için gerçek dünyada olup bitenler, “biçimlerden”, “görüntülerden” “kimi çağdaş denilen kurumlardan ve söylemlerden” ibaretti… Biçimlerin, görüntülerün, kurumların gerisindeki asıl belirleyici dinamikleri ve harekete geçirici temel unsurları kavramaktan acizdiler. Sonuçları, nedenler gibi algılıyorlardı.

Aslında bu durum, taşıdıkları ‘bilincin’ nihai analizinde bir sömürge bilinci olmasıyla ilgiliydi. Batı, onlar için anayasalar, kanunlar, parlamento, siyasi partiler, mahkemeler, giyim-kuşam, yeme-içme alışkınlıkları, opera ve bale, senfoni orkestrası, at yarışları- papyon-kravat, frak, balolar vb.’den ibaretti. Kendileri de bunlara sahip olurlarsa, Batı gibi zengin ve ‘modern’ olacaklarını sanıyorlardı. Mustafa Kemal, 1906’da: Hürriyet olmayan bir memlekette, izmihlâl vardır. Hür türlü terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir” demişti. Mustafa Kemal, özgürlüğü kendi başına bir amaç olarak değil, ilerleme ve kurtuluş için bir araç olarak görüyor… Kurtuluştan kastettiği de devletin kurtuluşundan başkası değildir… Nitekim iktidara gelir gelmez tüm özgürlükleri boğarak özgürlüğün ne için gerekli olduğunu kanıtlamıştı… Batının zenginliğiyle kendileri ve kendilerine benzeyenlerin yoksulluğu arasındaki nedensellik ilişkisini kavrayacak yüksekliğe bir türlü çıkamadılar… Oysa söz konusu söylemler, kurumlar, mekanizmalar, ‘görüntüler’, temeldeki güçlerin ve dinamiklerin ürünüydü. Elbette ideolojik-siyasal-kurumsal ‘üstyapılar’la, maddi temel arasındaki ilişki diyalektik bir ilişkiydi; ama İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, daha sonra Japonya’da vb. parlamento olduğu için kapitalizm gelişmemişti. Tam tersine parlamento, kapitalist gelişme dinamiğinin ortaya çıkardığı yeni sınıf ve yeni sınıfın dayatmasıyla ortaya çıkmış bir ‘kurumdu’… s. 320-321

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Aykut Kansu, 1908 Devrimi’nde, tarih kitaplarında genellikle İkinci Meşrutiyet olarak anılan dönemde olanların “kelimenin tam anlamıyla bir devrim” (s. 155) olduğunu söylüyor. Bu tezi savunurken, alanında tanınmış pekçok tarihçiyle uzlaşamadığını, genel kanının bu dönemi bir “süreklilik” olarak ele almak biçiminde olduğunu daha eserin önsözünde dile getiriyor. Dolayısıyla, özenle hazırlanmış bu çalışma (yazarın konuyla ilgili doktora tezinin bir bölümü) daha en baştan özellikle “genel kanı”ya karşı savaşmakta olduğunun bilincinde olarak hazırlanmış.

Kitabın 23 Temmuz 1908 öncesinde Osmanlı topraklarındaki halk ayaklanmalarını ele aldığı kısımlarını şimdilik bir kenara bırakıp şu pasajlar üzerine düşünmek istiyorum:

Diğer nazıların durumları da pek farklı değildi. İttihad ve Terakki Cemiyeti yanlısı Tanin gazetesi sayfalarında Dahiliye Nazırı Memduh Paşa’ya yirmi bin Kuruş tutan maaşını almaya hâlâ hakkı olup olmadığı sert bir dille soruluyordu.

1 Ağustos’ta nazırların birer birer çekileceğine dair söylentiler dolaşıyordu. Nitekim söylentilerden biri o gün doğrulandı: Ticaret ve Nafia Nazırı Zihni Paşa istifa edeceğini açıkladı. Şeyh-ül İslâm Cemaleddin Efendi’nin de istifa etmeyi düşündüğü söylentiler arasındaydı.

Halkın protestosuyla birlikte, Tanin’in tek tek nazırlar üzerine yaptığı baskı istenilen sonuca ulaştı ve Said Paşa Kabinesi 1 Ağustos günü toplu olarak istifa etti. Said Paşa, hükûmeti kurmakla yeniden görevlendirildi. Sadr-ı Âzamlığı kabul eden Paşa, yeni kabine ile birlikte hükûmet programını içeren Hatt-ı Hümayûn’u hazırladı. s. 161

Bab-ı Âli’deki topluluk, Hatt-ı Hümayûn’u ilk başta heyecanla karşıladıysa da, Harbie ve Bahriye Nazırı’nın atanma yetkisini Sultan Abdulhamid’e veren Hatt-ı Hümayûn’un 10. Maddesi halk arasında huzursuzluk yarattı. 1876 Kanun-u Esasi’sinin 7. ve 27. Maddelerine göre, Sultan yalnızca Sadr-ı Âzam ve Şeyh-ül İslâm’ı atayabiliyor, kabinenin diğer üyeleri Sadr-ı Âzam tarafından seçiliğ, Hatt-ı Hümayûn’la onaylanıyordu.

Halk, Sadr-ı Âzam Said Paşa ve Sultan Abdülhamid’in yaptığını ihanet olarak görüyor, olayı basınla birlikte protesto ediyordu. s. 163

1908 Devrimi, Düzeltilmiş Yeni Baskı, Aykut Kansu, çev.: Ayda Erbal, 2006, İstanbul: İletişim Yayınları

Bu iki pasaja göre değerlendirme yapacak olursak, “kelimenin tam anlamıyla bir devrim” olan hareketin kabineyi alaşağı etmek için basın yoluyla eleştiri yöntemini seçtiği anlaşılıyor. Yine anlaşıldığı kadarıyla bu eleştiri halk tarafından da hararetle desteklenmektedir. Bırakın Sultan’ı Sadr-ı Âzam’ın bile yerli yerinde durduğu, istifa eden kabinenin yine aynı Sadr-ı Âzam tarafından belirlendiği düşünülürse bu noktada “süreklilik” tezini savunanların bir adım öne geçtiğini düşünüyorum. Bir “devrim”in devletin yapısını değitirmesini, hiç olmazsa ilk aşamada yönetici kadroları alaşağı etmesini beklemez miyiz? Kanun-u Esasi’ye bağlılık yemini eden valilerin de görev yerlerinde kaldıkları düşünülürse işin “devrim” niteliği gerçekten de sorgulanır hale gelmiyor mu?

Read Full Post »