Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Kitap’

1923 sonrasında aynı İttihatçı kökten gelenler arasındaki çatışma ve çekişmelerin mahiyeti ise bambaşkadır. Bu durumda söz konusu olan, galip gelen klik içerisinde bir mevkiî ve iktidar kavgasıydı. Bu kavgayı da başlangıçtan itibaren en silik ve geçmişten gelen sorunu olmadığı için diğerleri tarafından öne sürülen Mustafa Kemal’in Bonapartist kliği kazanmıştır.
Bu galibiyetin ardından yazılan resmi tarih, ‘Milli Mücadele’ döneminin bu yönlerini gizleyerek ve tahrif ederek, Kemalist kliğin ihtiyaçları doğrultusunda, ‘yeniden imal edilmiştir’. Dolayısıyla söz konusu dönemin tarihi, ısmarlama üzerine üretilmiş bir tarihtir. Mustafa Kemal Nutuk’ta: “19 Mayısta Samsun’a çıktım” diyor. Bununla Milli Mücadelenin, Samsun’a çıktığı 19 Mayıs’ta başladığını îmâ ediyor. Oysa, Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan önce, başkaları başka yerlere çoktan çıkmış bulunuyordu… İttihatçılar, daha Mondoros Mütarekesi yapılmadan milli bir direnişi örgütlemek için harekete geçmişlerdi. Savaşın kaybedilmekte olduğunun anlaşıldığı günlerde Teşkilat-ı Mahsusa, Anadolu’nun birçok yerinde gizli silah depoları oluşturmuş durumdaydı. Ve hemen arkasından da örgütsel faaliyetlere girişilmiştir. (s. 301-302)
Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın
Reklamlar

Read Full Post »

Evcil
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”

Efemeral
“Çiçekleri kaydetmeyiz.”
“Neden? O, gezegenimdeki en güzel varlıktır.”
“Ama efemeraldir.”
“Efemeral ne demek?”
“Coğrafya kitapları en değerli kitaplardır. Asla eskimezler. Çünkü dağlar yerlerini kolay kolay değiştirmezler. Bir okyanusun sularını boşattığı nadir görülür. Anlayacağın, biz coğrafyacılar kalıcı şeyleri kaydederiz.”
“Ama sönmüş yanardağlar yeniden harekete geçebilir”dedi küçük prens. “Efemeral ne demek?”
“Yanardağın aktif ya da sönmüş olması bizim için fark etmez. Önemli olan onun bir dağ olmasıdır” dedi coğrafyacı.
“Peki ama efemeral ne demek?” dedi sorduğu sorunun yanıtını almadıkça asla vazgeçmeyen küçük prens.
“Efemeral, kısa ömürlü demektir.”
“Benim çiçeğim kısa ömürlü mü?”
“Elbette.”
“Benim çiçeğim efemeral” dedi küçük prens kendi kendine. “Ve kendini dünyadaki tehlikelere karşı koruyabilmek için sadece dört tane dikeni var. Ve ben onu orada tek başına bıraktım.”

Aramak
“Günaydın.”
“Günaydın” diye karşılık verdi demiryolu işaretçisi.
“Burada ne yapıyorsunuz?”
“Trenlere yol gösteriyorum. Onlara sağa veya sola geçmelerini söylüyorum.”
Onlar konuşurken, parlak ışıklarla donatılmış bir ekspres tren yanlarından uğuldayarak geçti. O geçerken işaret direği sallanmıştı.
“Sanırım çok aceleleri var” dedi küçük prens, “peki ne arıyorlar?
“Bunu makinist bile bilmiyor.”
O anda parlak ışıklı başka bir ekspres tren ters yöne doğru hızla geçti.
“Peki niçin geri dönüyorlar?” diye sordu küçük prens.
“Bunlar aynı yolcular değil” dedi işaretçi.
“Bulundukları yeri beğenmiyorlar mı?”
“Hiç kimse bulunduğu yeri beğenmez.”
Şimdi de parlak ışıklı ekspres trenlerin bir üçüncüsü geçti yanlarından.
“Bunlar diğer yolcuları mı takip ediyorlar?
“Hiçbir şeyi takip etmiyorlar” dedi işaretçi. Ya uyuyorlardır, ya da esniyorlardır. Sadece çocuklar burunlarını pencerelere dayar ve etrafa bakarlar.”
“O halde sadece çocuklar ne aradıklarını biliyor” dedi küçük prens. “Bezden bir bebeğe bağlanıyorlar ve bu onlar için çok önemli hale geliyor. Eğer ellerinden alırsanız, ağlamaya başlıyorlar.”
“Bence şanslılar” dedi işaretçi.

Alıntılar Küçük Prens‘ten.

Read Full Post »

Morde ratesden,

Esur tinda serg! Teslarom portog tis ugor anleter, ferto tagan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk!

Ubor-Metenga

Oğuz Atay “Korkuyu Beklerken”in isimsiz protagonistine gelen mektupta bunlar yazılıdır. Kendini yalnızlığa mahkûm etmiş, toplumdan korkan, yalıtılmışlığını anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir adamın fizikî olarak evine hapsolmasının ironik hikâyesidir anlatılan. Lâkin iş bu kadarla kalmıyor. Bu öyküyü, bana yönelik kaleme alınmış uzunca bir eleştiri metni gibi okumaktan kendimi alamıyorum. Okurken altını çizdiğim noktaları şimdi okuduğumda aynı duygunun içimde canlandığını fark ediyorum. Böyle bir okumanın kötü tarafı, eleştiri ağırlaştıkça savunmaya geçme ihtiyacı hissedip yazarla tartışma eğilimi göstermek oluyor. Oğuz Atay’ın bana haksızlık ettiğini düşündüğüm çok yer oldu. Dahası, bu özdeşleşmeyi Atay’ın üslubuna bağlamanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Hattâ metinde sürekli kendini belli eden ironi tam tersi bir etki yapıyor, okuru yabancılaştırıyor. Ama bu bile söz konusu özdeşleşmeye engel olamıyor.

Öykü üzerine söylemek istediğim o kadar çok şey var ki hiçbir şey söyleyemiyorum. O nedenle sözü Oğuz Atay’a vermek niyetindeyim, varsın kusur bulsun…

Bütün hayatım ayıklamakla geçti, gene de bitiremedim süprüntüleri atmayı. Bankanın çirkin defterini buldum. Allahtan kimse görmüyordu yaptıklarımı. İşimde de bunun için yalnızdım; herkese, istediğim yanımı gösteriyordum böylece. (s. 41)

Yazma işini bıraktım. Esaslı bir adam olsaydım bırakmazdım. (s. 42)

Doğa-durumuna ya da doğal hale yapılan vurgu bütün öyküye egemen. Şu alıntılar bu vurguyu çok güzel gösteriyor:

Gözkapaklarım ağırlaşıyordu. Sevindim. (s. 49)

Her zaman böyle öfkelenebilsem. Nerde. (s. 51)

Gerçek bir acı duyduğumdan bile kuşkum vardı. (s. 65)

Heyecanlarımı hep gelecekteki günler için saklamıştım. (s. 66)

Bedenden, bir başka deyişle insanın hayvansı yanından gelen “uyku”, “öfke”, “heyecan”, “acı” gibi hallere duyulan özlem acı verici. Bütün ömrünü yaşamı kontrol altına alma çabası içinde geçirmiş bir mahlûkun yenilgiyi kabullenişi…

Bu mahlûk, evde yalnız başına olduğu halde şunları düşünüyor:

“Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başıma kalmıştım.” (s. 56)

Ömrümü eşya ile geçiriyordum. Eşyayı da sevmiyordum galiba. (s. 64)

Yeteneklerimi sevgisizlik yüzünden boşuna harcamıştım: Resim yapmayı becerebildiğim halde, resmini yaptığım şeyi bir türlü sevemediğim için, resimler biçimsiz olmuştu, yarım kalmıştı. Tabiatı sevdiğimi göstermek için, medeniyetten kaçan insanların görünüşüne bürünebilmek için, bu Allahın belâsı ıssız yerde bahçeli bir ev tutmuştum; fakat bahçeyi otlar sarmıştı. Hiçbir ağaç çiçek filân yetiştirememiştim buraya geldiğimden beri. İki kiraz ağacı da kurumuştu bu arada. Bir saksı bile koymamıştım; ne eve, ne de bahçeye. Gösterişten ibarettim. (s. 65)

Bahçeye bir tohum ekmiş olsaydım, belki de onu yerdim şimdi. (s. 72)

Bu sefer, sarı yapraklar kaybolmadan onları uzun uzun seyrettim. Her zaman kaçırırdım da. İnsanlar ne buluyordu bu sarı yapraklarda? Yağlıboya tablolarda gene neyse, fakat yerde? Bilmem ki. (s. 75)

O kadar ağır eleştirinin ardından, neyse ki, mikrofonu bana da uzatıyor Atay:

Ben! diye bağırdım bütün gücümle. Sonra adımı tekrarladım birkaç kere. Ben, burada gizli bir mezhebin kurbanı olarak bir saksı çiçeği gibi kuruyup gidiyorum. Ben, çiçeklere bakmasını bilmediğim gibi, kendime bakmasını da bilmiyorum. Ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkûm edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum. (s. 79)

Notlar:

  • Mektup, yine öykünün içinde aşağı yukarı şu şekilde çevrilmiş:

Sayın beyefendi,

Size ihtar ediyoruz! Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden hiç çıkmamanızı size kesinlikle bildiririz. Dikkat!

Üstün-Yol

  • Eleştirildiğim hissine kapıldığım bir başka yazar da Yusuf Atılgan’dır. Ama o başka bir hikâye ve başka bir zaman anlatılmalı.
  • Oğuz Atay, yaşasaydı, bugün 75. yaşını geride bırakmış olacaktı.

Fotoğraf buradan.

Read Full Post »

İskitlâl Mahkemeleri, 1920 yılında, padişah hükümetinin casuslarına ve Milliyetçi kuvvetlerden artan sayıdaki firarlara karşı hızlı ve etkili bir araç olarak kuruldu. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bu mahkemeler kaldırıldı, ama Aralık 1923’te halifeyle ilgili bir mektubun yayınlanması üzerine yeni bir İstiklâl Mahkemesi İstanbul’a gönderildi ve Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulünden sonra yeniden iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Bir tanesi Ankara’da çalışıyordu, öbürü ise Doğu Anadolu’da âsileri yargılamak üzere şehirden şehre dolaşıyordu. Daha sonra aynı yıl içinde fesin kaldırılması gibi kimi reformların uygulanmasında bu mahkemelerden yararlanıldı. Geleneksel başlığın yerine şapkanın konmasını sağlayan ve “şapka kanunu” diye anılan bu yasa, halktan, özellikle Doğu’da ve Doğu Karadeniz’de, büyük tepki gördü. İstiklâl Mahkemeleri, yalnızca 1925 yılında 800 kişiyi mahkûm etti, 70 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Bu mahkemelerce Takrir-i Sükûn Kanunu dolayısıyla toplam 7446 kişi tutuklandı ve 660 kişi idam edildi (kaçanları saymıyoruz). Teoride, İstiklâl Mahkemeleri üyelerini Millet Meclisi kendi üyeleri arasından seçecekti. Uygulamada ise, yalnızca Mustafa Kemal’in çok güvendiği taraftarlarından oluştular, bunları kendisi büyük bir titizlikle seçti. Bu mahkemeler normal hukuksal prosedüre göre davaları yürütmüyorlardı. Sanık, mahkemede, hem hâkim, hem de savcı tarafından sorguya çekiliyordu. Sanığın avukat tutma, tanık çağırma veya mahkeme kararına karşı başka yere başvurma hakkı yoktu. Dahası, mahkemenin verdiği ölüm cezalarını meclis hemen onaylıyordu. (s. 219-220)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Hemingway [Gustave Flaubert] "Tek başına dolaşan biri için ne kadar da ıssızdır dünya!" "Bence insanlığın tek bir hedefi var: acı."

Madam Bovary ve Duygusal Eğitim romanları Avrupa için çığır açıcı oldu. Diğerlerinin aksine o, kahramanlarını müstesna kişilikler olarak betimlemek yerine ortalama kişilikler olarak betimlemeyi seçmişti ve bu, en azından, Avrupda’da ilk kez yapılıyordu. Bugün Balzac ve Stendhal ile birlikte Fransız gerçekçi roman geleneğinin üç büyük yıldızından biri kabul edilen Flaubert de tıpkı onlar gibi zamanında Fransız Akademisi üyeliğine layık görülmemişti .1856’da yayınlanan Madam Bovary‘nin müstehcenlik içerdiği iddiasıyla, o günlerde yazar hakkında dava açıldı. Davayı açan Savcı Pinard, Flaubert kadar olmasa da bugün hâlâ meşhurdur.

[Ernest Hemingway] Gazetecilik, savaş muhabirliği, ambülans şoförlüğü yaptı. Avcılığa, balıkçılığa, boksa ve özellikle de boğa güreşlerine düşkündü. Bütün bunları yaparken yazmayı da hiç bırakmadı. Bir roman üzerine çalıştığı dönemlerde sadece sandviç ve fıstık ezmesi yerdi. Silahlara Veda ona ilk ciddi ününü getirdi. Çanlar Kimin İçin Çalıyor ile yazarlık mesleğinin zirvesine ulaştı. Buna rağmen Amerikan Deniz Kuvvetlerine girdi ve Paris’in kurtuluşuna tanıklık etti. Yaşlı Adam ve Deniz ile 1954 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. Depresyon ve alkol hayatından hiç eksik olmadı. Uzun bir hastalık dönemi sırasında av tüfeğiyle kendisini vurarak hayatına son verdi.

[Herman Hesse] İlk eserini 10 yaşındayken yazdı. 15 yaşındayken intihar etmeyi denedi. ("Akşam kızıllığı gibi yok olup gitmek istiyorum.") 21 yaşında ilk şiir kitabını yayınladı. İki yılda sadece 54 adet satan kitap tam bir başarısızlıktı. Ünlü romanı Demian‘ı 3 haftada yazdı. Boncuk Oyunu‘nu yazımı ise 12 yıl sürdü. Bu romanın yayınlanmasından 3 yıl sonra, 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Demian, Bozkırkurdu, Siddhartha, Boncuk Oyunu gibi, bireyin ruhsal arayışlarını toplumun dışında, özellikle de Doğunun mistik felsefeleri içinde sürdürmesini konu edinen romanlarıyla Avrupa ve Amerikan gençliğinin 60’lı yıllarda en çok okuduğu yazarlardan biri oldu. Popülerliğini hiç yitirmedi. Kitaplarının tüm dünyadaki toplam satışları 120 milyonu geçti.

[Boris Vian] Doktorlar ona fazla uzun yaşamayacağını söylemişti. Zamanı yoktu, ama yapacağı çok şey vardı. Hayat sanılandan çok daha kısa, sanat sanılandan çok daha uzundu. O hayatı uzattı, sanatı kısalttı ve üç haftada müthiş bir kitap yazdı: Günlerin Köpüğü.

Kaynaklar:

  • Hemingway fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Tolstoy Yazmaya başlamadan önce:

  • Hemingway yirmi adet kurşun kalem açardı.
  • Sait-Pol Roux yatağa uzanırdı.
  • Stendhal bir saat kadar medeni kanun okurdu.
  • Rilke limon koklardı.
  • Celan elleriyle çınar ağacı kabukları ovalardı.
  • Tolstoy romanları dört beş kez yeniden yazardı.
  • Kafka gece üçte kalkar, işe gitmeden önce yazardı.
  • James Joyce Ulysses‘i yazmak için, kendi tahminiyle 20 bin saat çalıştı…

Reddedilen ünlü kitaplar (ve nedenleri):

  • Madame Bovary: "Çok fazla gereksiz detay var."
  • Anne Frank’ın Hatıra Defteri: "Gündelik dedikoduların ötesine geçmiyor."
  • Sineklerin Tanrısı: "Başarı vaat eden iyi bir fikir kötü uygulanmış."
  • Teneke Trampet: "Çeviriye uygun değil."
  • Harry Potter: "Fazla kalın ve çok pahalı."
  • Lolita: "Yazarı hapse girebilir."
  • Yüzüklerin Efendisi: "Satmaz."

Bir zamanlar…

  • Ernest Hemingway’in ilk kitabı Three Stories and Ten Poems sadece 300 adet basıldı. İkinci kitabında durum daha da kötüleşti. Kısa hikayelerden oluşan In Our Time sadece ve sadece 170 adet basıldı. Ancak dördüncü kitabı The Sun Also Rises şeytanın bacağını kırabildi ve 80.000 adet basıldı.
  • Freud’un Rüya Tabirleri kitabı ise ilk 6 yılda toplam 351 adet satabildi.
  • Eserleri ölümünden sonra 20 cilt halinde basılan Henry David Thoreau hayattayken sadece 2 kitabını bastırabildi. Bunlardan A Week on the Concord and the Merrimack Rivers toplam 219 adet sattı. 75 tanesi birilerine hediye edildi. Yayınevi geri kalan 706 kitabı yazara gönderdi ve bunların parasını talep etti.

[Vladimir Nabokov] 1950 yılında Nabokov’un karısı kocasının bahçeye gidip orada Lolita romanının ilk bölümünü yakmaktan son anda alıkoymayı başarmıştı. Romana duyduğu kuşkudan ve teknik zorluklardan dolayı Nabokov başka bir kurtuluş yolu bulamamıştı. Daha sonra Nabokov romanın bu şekilde kurtarılmış olmasının içini rahatlattığını itiraf etti. Eğer o gün o ilk nüshayı yakmış olsaydı romanın ruhunun hayatı boyunca onu rahat bırakmayacağından emindi. Roman 1955 yılında yayınlandı ve Nabokov’un adını bütün dünyada duyurdu.

[John Steinbeck] Toby isminde genç bir köpek 1936 yılında John Steinbeck tarafından evde tek başına bırakıldı. Toby, Fareler ve İnsanlar romanının elyazmalarının yarısını paramparça etti. Elinde başka kopyası olmadığı için Steinbeck köpeğe çok kızdı. Ajansına yazdığı mektupta olayı şöyle anlatıyordu: "Fena halde sinirlenmiştim, ama o zavallı küçük yaratık muhtemelen bir eleştirmen gibi davranmıştı. İyi bir köpeğe iyi olup olmadığını bilmediğim bir el yazması için ağır bir ceza vermek istemedim…" Kitap yayınlandıktan ve büyük bir başarı kazandıktan sonra Steinbeck ajansına yeniden yazdı: "Bütün bu tantananın keyfini çıkarmak isterdim, ama bu mümkün değil. Romanın ilk taslağını yerken Toby’nin ne yaptığını bilip bilmediğinden hâlâ emin değilim. Toby’yi edebiyat konusunda yarbaylığa yükselttim."

Kaynaklar:

  • Tolstoy fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Anton Pavlovich Chekhov [Anton Çehov] İki güçlü yanı vardı: Bir yandan Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi gibi yüzyıldan fazla bir zamandır sahnelenen unutulmaz oyunları yazarken, bir yandan da yazdığı sayısız öyküyle modern öykücülüğün temellerini attı. 20. yüzyılın hem edebiyatında, hem de tiyatrosunda bıraktığı kalıcı etki, aralarında James Joyce’un da bulunduğu birçok yazarda kendini gösterdi. Kafka ve Hemingway gibi birbirinden çok farklı iki büyük yazarın belki de tek ortak özellikleri üsluplarındaki Çehov izleriydi.

[Jane Austen] Dokuz yaşında yazmaya başladı. Yaşarken hiçbir kitabını kendi adıyla yayınlayamadı. Kitaplarda genellikle "Bir bayan tarafından" ibaresi yer alıyordu. Yavaş yavaş tanınmaya başladığı sıralarda hayata veda etti. Romanlarının İngiliz kültüründeki derinliği ve dil becerisi sık sık Shakespeare ile karşılaştırılan Jane Austen, tazeliklerini ve çekiciliklerini hiç kaybetmeyen romanlarıyla bugün bile en çok okunan yazarlardan biri olmayı başardı. Onun kitaplarından ya da hayatından esinlenerek sayısız kitap yazıldı ve yirmiden fazla film çekildi. Ana motifini ve erkek karakterlerinin temel özelliklerini Austen’in Gurur ve Önyargı adlı romanından alan Bridget Jones’un Güncesi bunlardan sadece biriydi.

[Vladimir Vladimiroviç Mayakovski] 14 yaşında gösterilere, 15 yaşında da Bolşeviklere katıldı ve üç kez tutuklandı. 16 yaşında ilk şiirlerini yazdı. Onun şiir dili sokağın diliydi; romantik şiirin yarattığı illüzyonu dağıtan bir dildi. Lili Brik’e olan umutsuz aşkı, hayatını en az savaş ve devrim yılları kadar etkiledi. Rus fütürizminin öncülerindendi. Hem özel, hem de toplumsal hayatında uğradığı hayal kırıklıklarına daha fazla dayanamadı. Bir not yazdı, silahı eline aldı ve kalbine ateş etti: "…Aşkımın teknesi gündelik hayata çarpıp parçalandı. Hayatla ödeştim. Ölümümden kimseyi suçlamayın ve lütfen boş sözler söylemeyin. Ölen kişi bundan hiç mi hiç hoşlanmazdı."

William Golding [William Golding] Varoluşun metafizik temellerinin sembolik ve alegorik biçimler içinde sorgulanması romanlarının en belirgin özelliklerinden biriydi. Yazdıkları uzun yıllar pek bir talep görmedi. Başyapıtı Sineklerin Tanrısı, önce en az 20 yayınevi tarafından reddedildi ve en sonunda 1954 yılında yayınlandı. 29 yıl sonra, 1983 yılında, "Söylencenin çok anlamlılığını ve evrenselliğini gerçekçi anlatı sanatının berraklığıyla birleştirerek günümüz insanının yaşam koşullarını araştıran romanları nedeniyle" Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Özellikle Sineklerin Tanrısı dünya çapında büyük bir başarı kazandı.

[Lewis Caroll] Lewis Carroll yardımcı personel olarak üniversitenin kütüphanesinde çalışıyordu. Kitapların tozunu alırken bir yandan da pencereden, dekanın kızları Alice Pleasant Lidell ve iki kız kardeşini izliyordu. Onların o çocuksu güzelliklerinden çok etkilenmişti. Çocukların ailesiyle de yakın ilişki içinde olan Caroll, yeni bir icat olan fotoğrafa duyduğu ilgi nedeniyle onların fotoğraflarını çekiyor, oyunlar oynuyor, gezintiler yapıyordu. Alice’in ise onda özel bir yeri vardı. Bunun sonucu olarak Alice için bir macera kitabı yazdı ve 90 sayfalık el yazmalarını 1864 yılında Noel hediyesi olarak ona verdi. Alice’in ailesi kitaptan çok etkilendi ve Carroll’ı kitabı yayınlaması konusunda cesaretlendirdi.

Alice Harikalar Diyarında ve onun devamı olan Alice Aynanın İçinde kitapları büyük bir başarı kazandı. Kitabı coşkuyla karşılayanların başında da Kraliçe Victoria ve Oscar Wilde geliyordu.

Kaynaklar:

  • Fotoğraflar şu kaynaklardan: Çehov, Golding.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Older Posts »