Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Kanuni Sultan Süleyman’

Kahve ve kahvehaneler konusunda kısa bir giriş

İşsiz-güçsüzlerin zaman geçirmek için devam ettikleri kahvehanelere yönelik olumsuz bir yargı oluşmuştur. Zaten mekânın adı da artık kahvehane değil “kahve köşesi” olmuştur. Orada ömür tüketilir, sürünülür; kısacası hiçbir olumlu iş olmaz kahvehanelerde. Belki köyleri vareste tutmak gerekir; zira köylerde kahvehaneler hâlâ önemli bir toplumsal/ siyasî alan olarak, hattâ agora olarak ön plana çıkar. Kentlerde ise artık caféler var. Pişbiriğin yerini de Tabu, Scrabble gibi oyunlar alıyor (King’in yerini hiçbir şey tutmaz, o ayrı :)).

Türkiye’nin dünya üzerinde kişi başına çay tüketimi en yüksek ülke olmasında önemli bir paya sahip olsa da kahvehane denince benim ilk aklıma gelen şey kahvedir. Kahvenin Osmanlı’ya girişi belki daha öncedir, ama kahve satışı amacıyla ilk işletme 1471 senesinde kurulmuş (Kiva Han). Kiva Han dünyanın bilinen ilk kahvehanesidir. İçecek dünyaya müslüman ülkelerden yayılmış olsa da şeriat mahkemeleri tarafından da hoş karşılanmamış. 1511 yılında Mekke’de bulunan bir şeriat mahkemesi kahveyi keyif verici olduğu gerekçesiyle dinen yasaklamış (döneme ait bazı Arapça şiirlerde “kahve”nin “şarap” anlamında kullanıldığı da vaki imiş). Kahveye Osmanlı’da dinen icazet verilmesi ancak 1524 yılında söz konusu olabilmiş. Kahve Kanunî Sultan Süleyman döneminde “sultanın özel doktoru olan Bedreddin el-Kûsûni tarafından da her derde deva olarak bilinen, ilaç yerine kullanılan “tiryak”la bir tutul”muş, bu dönemde “kahve tüketiminden yana bir görüş geliştirilmiştir” [4]. Kahvenin Avrupa’ya yayılması ise büyük ölçüde 17. yüzyılda gerçekleşiyor. Özellikle yüzyılın sonlarına denk gelen Viyana kuşatmasında yenilgiye uğrayan Osmanlı ordusundan geriye kalan yüzlerce çuval kahve bu yaygınlaşmadaki rolü konusunda sıkça anılır.

Kahve Satıcısı

Ne var ki kahvehanelerde toplanan insanlar (erkekler) siyaset konuşup tartışmaya başlayınca hükümetlerin de tepkisini çekmeye başlamış. Sosyal hayatın vazgeçilmez alanlarından biri olan kahvehaneler çeşitli dönemlerde yönetim tarafından yasaklanmış. Osmanlı geri dönüşü olmayan çöküş yolunda ilerlerken kahvehaneler toplumsal tepkinin ortaya çıkıp yayılmasında önemli bir rol almışlar. 16 Haziran 1826’da (Osmanlı hükümeti tarafından “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılan) yeniçeriliğin ilgası sırasında pek çok kahvehanenin kapatılıp kahvehane sahiplerinin cezalandırılması hem yeniçeriliğin kaldırılma gerekçeleri hem de kahvehanelerin toplumsal işlevi hakkında ipuçları verir.

Bu kısa giriş kahve ve kahvehaneler konusundaki tutmayı planladığım notlar için bir arkaplan oluştursun. Bakalım daha nerelere varacak bu muhabbetin sonu…

Gönül Kahve İster Kaynaklar:

  1. “List of countries by tea consumption per capita”, Wikipedia
  2. “List of countries by coffee consumption per capita”, Wikipedia
  3. “History of coffee”, Wikipedia
  4. Geçmişten Günümüze Kahvehaneler, Kahvehanelerin Sosyal Yaşamdaki Yeri ve Önemi: Aydın Merkez Örneği, Selin Şahbaz, Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Adnan Menderes Enstitüsü Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, Aydın
  5. Rethinking Vaka-i Hayriye (The Auspicious Event): Elimination of the Janissaries on the Path to Modernization, Kadir Üstün, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, The Institute of Economics and Social Sciences of Bilkent University, 2002, Ankara
  6. Fotoğraf buradan.

Read Full Post »

Osmanlı altın çağı olarak özlenen-yüceltilen de, ‘devlet-i Alîyye’nin ihtişam ve Şevket’ devri sayılan, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirleridir. Elbette bu devrin tarihsel anlamı herkes için aynı değildir. Sadece Kızılbaş oldukları için Yavuz Sultan Selim tarafından katledilen 40 binden fazla Anadolu ve Rumeli insanı tarafından bakıldığında da bir ‘altın çağ’ söz konusu muydu? “Kızılbaş lekesi olanlar hapis ile iktifa edilmemeli, bu gibiler isabetli tedbirlerle elde edilerek habis vücutları ortadan kaldırılmalıdır” diyen Kanunî Sultan Süleyman döneminin ‘altın çağ’ olduğuna kim, neye göre karar veriyor? Ali Yıldırım, ‘altın çağ’ retoriğiyle ilgili şunları yazıyor: “Osmanlı hanedanının bu ‘parlak devri’, ‘Muhteşem Süleyman’ın’ bu dönemi yoksul Anadolu insanı için ne anlama gelir, neyi ifade eder? Resmi tarihlerde bu sorunun yanıtı yoktur. Zaten resmi tarihçi hiçbir zaman kamerasını halka çevirmez. Görüntünün halk yanı hep kapalı, hep karanlıktır.”* Genel olarak Yavuz ve Kanunî devrileri ‘içerden yazılmış’ tarih tarafından ‘altın çağ’ sayılsa da Koçi Beğ, Kanunî’nin saltanatının ortalarından sonra ‘işe kadınların karıştırılması’, damadı Rüstem Paşa’nın etkisiyle oğlu Mustafa’yı öldürtmesi, Rüstem Paşa’nın ‘uygun olmayan’ icraatları yüzünden ‘kötü gidişin’ hüküm sürdüğüne dikkat çekiyor(…) s. 154

*Ali Yıldırım, Osmanlı Engizisyonu, Öteki Yayınları, 1996, s.93

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Özellikle Muharrem orucuyla birlikte yeniden hararetlenen AKP’nin “Alevi açılımı” ve Alevilik etrafında sönen tartışmalar temelde Aleviliği AKP iktidarına yedeklemeye çalışan Reha Çamuroğlu, İzzettin Doğan gibi Aleviliği İslam ve sistem içi görmeye, göstermeye çalışan hokkabazlarla Alevi kitlesinin büyük bölümünü temsil eden örgütler arasında yürüyor. Her türlü kimlik siyasetinde  olduğu gibi esas bölünme sınıflar arasında gerçekleşiyor. Osmanlı’nın ‘altın çağı’ndan bu yana baskıya ve zulme maruz kalmış, bu nedenle kimliklerini gizleyerek yaşamak zorunda kalmış Alevilerin o büyük kitlesinin içinde dahi Aleviliğin aslında ne olduğuna, nasıl bir inanç olduğuna, İslam içi mi yoksa İslam dışı mı olduğuna dair bir netliğin olmadığını gözlemlemek gerçekten üzücü.

Read Full Post »