Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Kahve’

Amsterdam uzun zamandır ziyaret etmeyi düşündüğüm bir şehirdi. Fakat Amsterdam’da bir gün geçirmem gerekeceğini önceden bilmediğim için oldukça plansız, gelişigüzel bir ziyaret oldu. Aktarma için havaalanına indiğimizde bineceğimiz uçağın 5-6 saatlik bir rötar yapacağını öğrendik. Bunun üzerine sırtımızdaki çantaları havaalanınndaki dolaplara koymayı bile akıl edemeden şehir merkezine doğru yola koyulduk. Aslında havaalanına indiğimizde uykusuz ve oldukça yogunduk. Bunun üzerine bir de şehir turu yapmayı göze almamız o şehrin Amsterdam olmasından kaynaklanıyordu.

Hava durumu bizim lehimizeydi. Ne kadar süreceğini bilmediğimiz şehir turuna başlamadan önce karnımızı doyuralım diye bir çorbacıya girdik. “Türk ekmeği”yle servis edilen birer kâse çorba içtik. Söz konusu “Türk ekmeği” benim daha önce gördüğüm hiçbir “Türk ekmeği”ne benzemese de oldukça lezzetliydi. Bizim turladığımız bölgenin “turistik” özelliği hemen göze çarpıyordu. Caddeler boyunca karşılıklı sıralanmış hediyelik eşya dükkânları ve erotic shop‘lar şehrin en iyi bilinen iki özelliğini vurguluyordu: Red Light District ve esrar tüketiminin serbest olması. Hediyelik eşya sektörü bu kadar gelişmiş bir başka kent daha var mıdır, diye sormadan edemedim kedime. Bir planımız olmadığı için biz de gezintimizi bu en iyi bilinen iki özellik üzerine kurmaya karar verdik. Hem şehrin kabasını almış olacaktık hem de bir sonraki ziyarette zamanımızı başka şeylere ayırma şansımız olacaktı.

İlk hedefimiz Red Light District oldu. Gündüz saatlerinde pek işlek olmamasını bekliyorduk. Vitrinlerin çoğunun perdesi henüz kapalıydı. Yine de çocuklu ailelerin burada yürüyüş yapıp vitrinlerdeki iç çamaşırlı kızları seyretmelerini biraz yadırgadığımı söylemeliyim. Akşam saatlerinde kalkacak uçağımız nedeniyle bu bölgenin gece ne kadar hareketli olduğunu görme şansımız olmayacaktı. Biraz da bu nedenle gezinin “eksik” kaldığını düşünüyorum.

Red Light District‘in hareketsizliği hayal kırıklığına neden olsa da yorgunluğumuzu atmak için o ünlü coffee shop‘lardan birine oturup “o” işlerin nasıl yürüdüğünü gözlemlemeye çalıştık. Bob Marley resimleri, tişörtleri , posterleri ve tabii müziği hemen göze çarpıyor. Öyle ki, bilmeyen Bob Marley’in aslen Amsterdamlı olduğunu falan düşünebilir. “Göze çarpan” bir başka şey de kahvehanelerin loşluğunu aydınlatan kırmızı ve mor neon ışıklar. Bu ışıkların esrarla bağlantılı bir işlevi olduğunu sanıyorum (halüsinasyonları renklendirmek gibi). Bu kahvehanelerin müşterileri esas olarak ot içmek için oradalar. Eğer sigara içmeye alışkın değilseniz kahvenizin yanında bir dilim “özel kek” de alabilirsiniz. Özel keke sonra değiniriz, ama kahve tek kelimeyle harikaydı. Hattâ, diyebilirim ki, bu kahve hayatımda içtiğim en güzel kahveydi. Özel bir terkibi olduğundan mı, yoksa başka bir nedenle mi, bilemiyorum, ama yolu oralara düşenlere bu kahveyi denemelerini hararetle öneririm.

Özel kek, ne yazık ki, etkisini hemen göstermiyor. “Ne yazık ki,” diyorum çünkü ilk dilimden sonra hiçbir şey hissetmeyince kazıklandığımızı düşünüp daha düzgün görünümlü başka bir kahvehanede tekrar denedim. Orada da etkisini görmeyince bu kek işinin benim gibileri keklemeye yarayan bir yalan olduğunu düşünmeye başladım. Ne yalan söyleyeyim, biraz da sinirlendim. Bu arada bu kahvehanelerin az şey tüketip uzun uzun oturmak isteyen müşterilere pek sıcak davranmadığını da anlamış olduk. Yorgunluğumuzu atabilmek için sürekli bir yerlere oturup dinleniyorduk, ama bir süre sonra işletmecinin gözü üzerimize dikiliyordu. Kekleri yedikten yaklaşık 2-3 saat sonra ot kendini göstermeye başladı. Kazıklandığımı sanarak haddinden fazla yemiş bulunduğum kekin etkisi bayağı yoğun oldu. Halüsinasyonlar giderek arttı ve bir noktada artık kendi algıma güvenemez hale geldim. İşin kötü yanı artık havaalanına dönmemiz gerekiyordu ve eğer tek başıma olsaydım bunu yapamazdım gibi geliyor. Otun etkisiyle yaşadıklarımı uzun uzun anlatmayacağım. Merak edenler için The Doors grubunun isim babası olan meşhur kitap Algı Kapıları‘nı (Aldous Huxley) önermekle yetinmek istiyorum. Huxley’in o muhteşem anlatımına öykünmek bile benim için kendini bilmezlik olur.

Gecenin sürprizi, akşamki uçağın da iptal edildiğini ve geceyi Amsterdam’da geçirmemiz gerekeceğini öğrenmemiz oldu. Ama biz artık o kadar yorulmuştuk ki uyumaktan başka bir şey düşünemiyorduk. Zira en kısa yoldan otele gidip akşam 8 gibi kafayı vurdum. Sabah 7’de uyandığımda kafam dinçti ama ayaklarım hâlâ ağrıyordu. Amsterdam, gördüğüm kentler arasında kendine has bir atmosferi en çok hissettiren kent olarak kişisel tarihimdeki yerini almış oldu.

Not: 2008 yılı başında gerçekleşmiş bir gezinin izlenimleridir.

Read Full Post »

Kahve, yeme içme kültüründe yerini aldıktan kısa süre sonra sanatın da konusu olmaya başlar. Ne yazık ki bu konuda kronolojik bir döküm yapabilecek durumda değilim. Yine de karşılaştıkça bir kenara not alıp düzensiz bir liste yapmaya çalışacağım. Aklıma ilk gelen örnek Johann Sebastian Bach’ın Kahve Kantatı (BWV 211). Bu kantatla ilgili şurada söylenenlere ekleyecek pek bir şeyim yok. O nedenle kantatın büyük olasılıkla ilk kez 1734 yılında sahnelendiğini söyleyip geçmeden önce Youtube marifetiyle kantatın “Mmm! Ne de lezzetlidir kahve” başlıklı dördüncü aryasının Christopher Hogwood yönetimindeki Academy of Ancient Music yorumuna kulak verelim.

Ei! wie schmeckt der coffee süsse

Bu “hafif” parçanın sözlerinin Türkçe çevirisi şöyle (kaynak):

Lieschen:
Mmm! Ne de güzeldir kahvenin tadı,
bin öpücükten daha lezzetli,
misket şarabından daha iç açıcı.

Kahve, kahve verin bana,
ve kim ki dindirmek ister benim ateşimi
ah, bir kahve ısmarlasın bana!

Carl Gottlieb Hering’in muhtemelen 19. yüzyılın hemen başında yazdığı Kahve Kanonu (Caffee-Kanon) da çok kahve içmemek gerektiğini söyleyen “muhafazakâr” bakış açısını savunmaktadır. Oldukça didaktik olduğu söylenebilecek kanonun sözleri şöyle:

C-a-f-f-e-e, trink nicht so viel Kaffee!
Nichts für Kinder ist der Türkentrank,
schwächt die Nerven, macht dich blass und krank.
Sei doch kein Muselman, der ihn nicht lassen kann!

Türkçeye şöyle çevirebiliriz herhalde:

K-a-h-v-e, çok kahve içmeyin!
Bu Türk içeceği çocuklara göre değil
Sinirleri zayıflatır, benzini soldurur, hasta eder.
İçip müslüman olmayın, sonra geri dönemezsiniz!

Bu kanonun doğru düzgün bir icrasına rastlayamadım. Ancak tek başına bu sözler bile dönem hakkında bilgi veriyor. Popülerleştiği dönemde hastalıklara iyi geldiği düşünülen, hekimler tarafından da önerilen kahvenin sinirleri zayıflatıp insanı hasta edeceğini “öğreten” sözler, kahve içmenin müslüman kültürünün bir parçası olduğunu, o nedenle yapılmaması gerektiğini söylüyor. Osmanlı’da gayrı-müslimlerin müslüman olması serbestti ancak müslümanlar din değiştiremiyorlardı. Son dize buna gönderme yaparak söz dinlemeyen çocukları korkutmaktan da geri durmuyor.

Müzikte kahvenin izini sürmeye devam etmeyi umuyorum. Ama kahve ve müzik deyince Bob Dylan’ı ve artık efsaneleşmiş “One More Cup of Coffee (Valley Below)” (1976, Desire) parçasını anmadan geçmek olmayacaktı. O nedenle kasedi 200 sene ileri sardırıp bu notu onunla bitirmek istiyorum. Herhalde parça üstüne kelam etmek epeyi gereksiz kaçacaktır. Huşu içinde dinleyelim efendim.

Bob Dylan: “One More Cup of Coffee (Valley Below)”

Gönül Kahve İster

Kaynaklar:

Read Full Post »

Kahve ve kahvehaneler konusunda kısa bir giriş

İşsiz-güçsüzlerin zaman geçirmek için devam ettikleri kahvehanelere yönelik olumsuz bir yargı oluşmuştur. Zaten mekânın adı da artık kahvehane değil “kahve köşesi” olmuştur. Orada ömür tüketilir, sürünülür; kısacası hiçbir olumlu iş olmaz kahvehanelerde. Belki köyleri vareste tutmak gerekir; zira köylerde kahvehaneler hâlâ önemli bir toplumsal/ siyasî alan olarak, hattâ agora olarak ön plana çıkar. Kentlerde ise artık caféler var. Pişbiriğin yerini de Tabu, Scrabble gibi oyunlar alıyor (King’in yerini hiçbir şey tutmaz, o ayrı :)).

Türkiye’nin dünya üzerinde kişi başına çay tüketimi en yüksek ülke olmasında önemli bir paya sahip olsa da kahvehane denince benim ilk aklıma gelen şey kahvedir. Kahvenin Osmanlı’ya girişi belki daha öncedir, ama kahve satışı amacıyla ilk işletme 1471 senesinde kurulmuş (Kiva Han). Kiva Han dünyanın bilinen ilk kahvehanesidir. İçecek dünyaya müslüman ülkelerden yayılmış olsa da şeriat mahkemeleri tarafından da hoş karşılanmamış. 1511 yılında Mekke’de bulunan bir şeriat mahkemesi kahveyi keyif verici olduğu gerekçesiyle dinen yasaklamış (döneme ait bazı Arapça şiirlerde “kahve”nin “şarap” anlamında kullanıldığı da vaki imiş). Kahveye Osmanlı’da dinen icazet verilmesi ancak 1524 yılında söz konusu olabilmiş. Kahve Kanunî Sultan Süleyman döneminde “sultanın özel doktoru olan Bedreddin el-Kûsûni tarafından da her derde deva olarak bilinen, ilaç yerine kullanılan “tiryak”la bir tutul”muş, bu dönemde “kahve tüketiminden yana bir görüş geliştirilmiştir” [4]. Kahvenin Avrupa’ya yayılması ise büyük ölçüde 17. yüzyılda gerçekleşiyor. Özellikle yüzyılın sonlarına denk gelen Viyana kuşatmasında yenilgiye uğrayan Osmanlı ordusundan geriye kalan yüzlerce çuval kahve bu yaygınlaşmadaki rolü konusunda sıkça anılır.

Kahve Satıcısı

Ne var ki kahvehanelerde toplanan insanlar (erkekler) siyaset konuşup tartışmaya başlayınca hükümetlerin de tepkisini çekmeye başlamış. Sosyal hayatın vazgeçilmez alanlarından biri olan kahvehaneler çeşitli dönemlerde yönetim tarafından yasaklanmış. Osmanlı geri dönüşü olmayan çöküş yolunda ilerlerken kahvehaneler toplumsal tepkinin ortaya çıkıp yayılmasında önemli bir rol almışlar. 16 Haziran 1826’da (Osmanlı hükümeti tarafından “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılan) yeniçeriliğin ilgası sırasında pek çok kahvehanenin kapatılıp kahvehane sahiplerinin cezalandırılması hem yeniçeriliğin kaldırılma gerekçeleri hem de kahvehanelerin toplumsal işlevi hakkında ipuçları verir.

Bu kısa giriş kahve ve kahvehaneler konusundaki tutmayı planladığım notlar için bir arkaplan oluştursun. Bakalım daha nerelere varacak bu muhabbetin sonu…

Gönül Kahve İster Kaynaklar:

  1. “List of countries by tea consumption per capita”, Wikipedia
  2. “List of countries by coffee consumption per capita”, Wikipedia
  3. “History of coffee”, Wikipedia
  4. Geçmişten Günümüze Kahvehaneler, Kahvehanelerin Sosyal Yaşamdaki Yeri ve Önemi: Aydın Merkez Örneği, Selin Şahbaz, Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Adnan Menderes Enstitüsü Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, Aydın
  5. Rethinking Vaka-i Hayriye (The Auspicious Event): Elimination of the Janissaries on the Path to Modernization, Kadir Üstün, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, The Institute of Economics and Social Sciences of Bilkent University, 2002, Ankara
  6. Fotoğraf buradan.

Read Full Post »

Kanın Sesi

Kanın Sesi, Yaşar Kemal, 2004, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul

Yaşlı adam düşünürken kahveler geldi. Ortalığı mis gibi bir kahve kokusu aldı. Mustafa gözlerini kapatarak kahve kokusunu derin derin içine çekti, ardından da bir yudum kahve içti… Öyle de bir höpürdetti ki yaşlı adamın gözleri fal taşı gibi açıldı. Köftehor, sanki Kozanoğlu Beyiydi koca Osmanlıya bayrak açmış. Memet de ona öykündü, bu işi Mustafa gibi beceremiyordu. Çocuklar, mest olarak, kendilerinden geçip kahvelerini karşılıklı höpürdeterek bitirdiler. Kahvenin kokusu, tadı genizlerindeydi. s. 456

Mustafa, kıvanç içindeydi. O, konuşurken, ister istemez, babasından, Salmandan birkaç kere söz etmek zorunda kalmış, yaşlı Yörük, bir kezcik olsun ne babasından, ne Salmandan, ne de Salmanın onu nasıl olsa öldüreceğinden konuşmustu. Gözlerinin içine de sen nasıl olsa bir ölüsün dercesine bakmamıştı. Mustfayı çıldırtan da herkesin onu bir ölü olarak görmesiydi. Çocuklar bile onu ölü görüyorlardı ya aradan az bir süre geçince onun diri olduğuna alışıyorlardı. Ama büyükler, onlar onun ölülüğünde birleşmişler, hiçbiri düşüncesinden caymıyor, bakışlarını değiştirmiyor. s. 456

Read Full Post »