Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘İttihat ve Terakki’

1923 sonrasında aynı İttihatçı kökten gelenler arasındaki çatışma ve çekişmelerin mahiyeti ise bambaşkadır. Bu durumda söz konusu olan, galip gelen klik içerisinde bir mevkiî ve iktidar kavgasıydı. Bu kavgayı da başlangıçtan itibaren en silik ve geçmişten gelen sorunu olmadığı için diğerleri tarafından öne sürülen Mustafa Kemal’in Bonapartist kliği kazanmıştır.
Bu galibiyetin ardından yazılan resmi tarih, ‘Milli Mücadele’ döneminin bu yönlerini gizleyerek ve tahrif ederek, Kemalist kliğin ihtiyaçları doğrultusunda, ‘yeniden imal edilmiştir’. Dolayısıyla söz konusu dönemin tarihi, ısmarlama üzerine üretilmiş bir tarihtir. Mustafa Kemal Nutuk’ta: “19 Mayısta Samsun’a çıktım” diyor. Bununla Milli Mücadelenin, Samsun’a çıktığı 19 Mayıs’ta başladığını îmâ ediyor. Oysa, Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan önce, başkaları başka yerlere çoktan çıkmış bulunuyordu… İttihatçılar, daha Mondoros Mütarekesi yapılmadan milli bir direnişi örgütlemek için harekete geçmişlerdi. Savaşın kaybedilmekte olduğunun anlaşıldığı günlerde Teşkilat-ı Mahsusa, Anadolu’nun birçok yerinde gizli silah depoları oluşturmuş durumdaydı. Ve hemen arkasından da örgütsel faaliyetlere girişilmiştir. (s. 301-302)
Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Mustafa Kemal, Enver’in en büyük rakibi olarak görüp korktuğu bir kimse olarak gösterilmektedir. Bu versiyon muhtemelen Mustafa Kemal’in Enver’den sonra Türkiye’nin siyasal ve askerî lideri olması nedeniyle benimsenmiştir. Bu durum, Mustafa Kemal ile Enver arasındaki mücadelenin iki eşit arasındaki mücadele olarak gösterilip Jön Türk dönemine de yansıtıldığı izlenimi doğrumaktadır. Aydemir, Mustafa Kemal biyografisinin ilk cildinde bu temayı işler ve Mustafa Kemal’de “Enver kompleksi, Enver’de de “Mustafa Kemal kompleksi” olduğu sonucunu çıkarır.

Mustafa Kemal’de “Enver kompleksi” olduğu anılarından bellidir. Bu belki de beklenebilir bir şeydir. Muhtemelen her şeyden önce, hakkı olan yer altı liderliğinin Enver ve başka kişilerden oluşan bir grup tarafından elinden alındığını düşünüyordu. Enver, Mustafa Kemal ile aynı yaştaydı, ama okuldan iki yıl önce mezun olduğu için rütbesi daha yüksekti, cemiyet onu hürriyet kahramanı olarak öne çıkarmıştı. Bu, Enver’i düş kırıklıklarının nedeni olarak görmesine yol açmış gözüküyor.

Öte yandan, Enver’in Mustafa Kemal hakkında benzer duyguları olduğuna ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Böyle bir saplantı için herhangi bir neden de yoktur. Çünkü, Mustafa Kemal İTC’de* ya da orduda önemli bir grubun başı değildir ve Enver’in yerini ciddi olarak tehdit edecek konumda da bulunmamıştır. Eğer Enver’in rakipleri varsa, bunlar, Cemal, Hafız Hakkı (1879-1914), Ali Fethi (Okyar) ve Eyüp Sabri’dir (Akgöl), Mustafa Kemal değildir. (s. 79-80)

*İttihat ve Terakki Cemiyeti

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Osmanlı’nın ilk gazetesi Takvim-i Vekayi 1831 yılında basılmaya başlanır. Bu resmi gazeteyi yarı resmi bir gazete olan Ceride-i Havadis (1840) izler. Osmanlı, ilk özel gazetesine ise 1860’ta yayın hayatına başlayan, Agah Efendi’nin Tercüman-ı Ahval’iyle kavuşur. Abdülaziz’in ve Abdülhamid’in meşhur istibdad rejimlerine karşın bu tarihten sonra gazete Osmanlı coğrafyasında yaygınlaşmaya başlar. Bu gazetelerden biri olan İkdam, 5 Temmuz 1894’te Ahmet Cevdet tarafından kurulur.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İkdam İttihat ve Terakki’ye karşı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı destekler. Sultan’a karşı eleştirel bir tavır geliştirmez, siyasal konularda kalabildiği sürece akmaz kokmaz bir çizgi benimsemeye çalışır. Ağır sansür altında aksini yapmak zaten oldukça zordur. İkdam’ın yayını, Abdülhamid’in tahta çıkışıyla ilgili bir haberde “Leyle-i Mes’ude” (Mutlu Gece) sözleri “Leyle-i Mesude” (Kara Gece) gibi yazıldığı için 31 Ağustos 1903’ten 10 Eylül 1903’e kadar durdurulur.

Yeni İkdam

Münevver Güneş Eroğlu’nun “Armenians in the Ottoman Empire According to İkdam 1914-1918” başlıklı yüksek lisans tezi İkdam haberlerinde Ermeniler’in izini sürüyor. Osmanlı’da gazetenin tarihini anlatan yukarıdaki anlatımı da tezin ilgili bölümünden özetleyerek aktardım.

Bu başlığı görünce, doğal olarak akla ilk gelen soru, Ermeni katliamı ile ilgili oluyor. O dönemde yaşananların gazetelerde nasıl ele alındığı sorusunun ilgiye değer olduğunu düşünüp teze bir göz atmaya karar verdim.

Tezin “Silahlı Eylemler ve Kalkışmalar” başlıklı üçüncü bölümü İkdam’dan 19 haber aktarıyor. Bu bölümde, adından da anlaşılabileceği gibi Ermenilerin Anadolu’nun değişik bölgelerinde gerçekleştirdiği kalkışmalara değiniliyor. Haberlerden üç tanesi Ermenilerin Müslümanlara zulmetmesini anlatırken bir haberde 25 bin Ermenin katlinden söz eden bir Fransız parlementosu oturumuna değinilmiş. Diğer haberler çatışmalarla doğrudan ilgili görünmüyor.

“Tehcir” başlıklı dördüncü bölümde 52 habere referans verilmiş. Bu haberlerden 39 tanesi “tehcir” sonrası döneme ait. Yalnızca 13 haber “tehcir”e değiniyor. Bunlardan da yalnızca 3 haber katledilen Ermenilerden söz ediyor (haberlerden ikisi meclis oturumundaki konuşmaları aktarıyor, bir tanesi de iddiaya yer verip daha sonra iddiayı yalanlıyor). Geriye kalan 39 haberden önemli bir bölümü tehcir edilen Ermenilerin geri dönebilmeleri için hükümetin yaptıklarına ayrılmış. Birkaç haberde de İttihat ve Terakki hükümeti, Yunan ve Ermenilere karşı sorumsuz davranışından dolayı suçlanıyor.

Toplam 71 haberin kısaca (bir iki cümleden uzun olanları sayılıdır) aktarıldığı bu iki bölümün tezdeki toplam uzunluğu 66 sayfa. Bu 66 sayfanın büyük bölümü Ermeni katliamı diye bir şeyin olmadığını, aslında söz konusu olanın Osmanlı’nın sürekli isyan edip Müslümanları öldüren Ermenileri zorunlu olarak göç ettirmesi sonucu ölen Ermeniler olduğunu savunmaya ayrılmış. Yani bilindik resmi tez, gazete kupürlerinin yalnızca dekor olarak kullanıldığı hantal bir metinle bir kez daha kanıtlanmaya çalışılıyor. Tezin sonuç bölümünde yer alan şu cümle ayrıca düşündürücü: “İkdam’da Ermenilerin savaş sırasındaki zararlı faaliyetleriyle ilgili çok sayıda haber yoktur. Bunun nedeni basın üzerindeki sansür ve iletişimde zaman zaman ortaya çıkan zorluklarıdır.” (s. 162)

Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden birinde yüksek lisans tezi olarak sunulup kabul edilmiş bu metnin yazarının en çok başvurduğu kaynağın “Alevi Kürtler Ermenidir” diyerek aklı başında bütün tarihçilerin tepkisini çekmiş olan Yusuf Halaçoğlu’nun konuyla ilgili kitabı Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914 – 1918) (Yusuf Halaçoğlu, 2001, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, Ankara) olması, resmi tezin dışında görüşleri savunan onlarca kaynağa ilaç niyetine bile değinmemiş olması elbette şaşırtıcı değil. İler tutar yanı olmayan bir resmi tezi savunabilmek için kafayı kuma gömmenin güzel bir örneğini sunan Münevver Güneş Eroğlu’na ikdamlarından dolayı şükranlarını sunan birileri olacaktır elbette. Ama o birilerinin tarihle nasıl bir ilgisi olur, o tartışmalı işte.

(Konuyla ilgili ikinci yazı»)

Kaynak:

“Armenians in the Ottoman Empire According to İkdam 1914-1918”, Münevver Güneş Eroğlu, 2003, ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tez Danışmanı: Ömer Turan

Fotoğraf:

“Yeni İkdam, Siyasi, ilmi, ticari Türk gazetesi. Sahib-i imtiyaz ve Müdir-i Mesul: Ahmed Cevdet. İkdam matbaası.” (kaynak)

Read Full Post »

Tarih Yazımı 2 Praksis, 2001 yılından beri yayımlanan, her sayısıyla sosyal bilimlerin kilit sorunlarını tartışmaya açan, okkalı bir dergi. Her ne kadar her sayısını, taahhüt ettikleri üç aylık periyod içinde kitabevlerine göndermeyi başaramasa da, yayın kurulunun titiz çalışması, Türkiye’de hak ettiği ölçüde tartışılmamış/ tartışılmayan konuları gündeme getirmesiyle ilgiyi fazlasıyla hak ediyordu. Dergi son iki sayısını tarih yazımına ayırarak katkısını maddeci tarih yazımı alanında sürdürüyor.

Derginin ilk dokuz sayısının tükenmiş olması zaten alanında ne kadar ilgi çektiğinin de bir göstergesi. İşin güzel yanı, hiçbir yerde bulma şansınız olmayan bu ilk 9 sayıdaki yazıları derginin web sayfasından ücretsiz olarak indirebiliyorsunuz. Diğer sayılardan da birer ikişer yazı web sayfasında okurların hizmetine sunulmuş. Günden güne büyüyen bu verimli kaynağı not etmek, ilgilenebilecek başkalarının da dikkatine sunmak istedim. Belki “Tarih Yazımı” sayılarının giriş makalelerine de birer link vermek yararlı olabilir:

Derginin arşivini “tarih” bağlamında karıştırırken Mustafa Bayram Mısır’ın “Meşrutiyetten Cumhuriyete: Kapitalizme Prusya Tipi Geçiş” başıklı makalesiyle karşılaştım. Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki kopuş-süreklilik tartışmasına ilişkin şunları söylüyor yazar:

Meşrutiyetten Cumhuriyete (kapitalizme) geçiş tedrici bir şekilde olmuştur ve aşağıdan bir burjuva siyasal devrimden söz edilemez. Eğer Prusya tipi geçiş kavramsal çerçevesi dışıda kalsa idik, yine bu devrimin tarihi 1923 değil 1908 olurdu. Fakat gerçekte Hürriyet’in İlanı (İttihat ve Terakki’nin Monark’a -Abdülhamid- yönelik bazı askeri baskıları neticesinde Meşrutiyetin İlanı) da aslında tedrici bir gelişmedir. Şöyle ki, Meşrutiyet aslında 1876 Anayasası ile ilan edilmiştir ve daha sonra Abdülhamid tarafından kaldırılmamış, askıya alınmıştır. 23 Temmuz 1908’de gerçekleşen askıya alınan Anayasa’nın Abdülhamid tarafından yeniden yürürlüğe konulmasından ibarettir. (Ahmad, 1995; Akşin, 1997a) Peki 1876 Anayasası nasıl ilan edilmiştir, bir siyasal devrimle mi? Tabii ki hayır, Padişah fermanıyla… 1876 Anayasasındaki esaslı değişiklikler 1909’da yapılmıştır ve İttihat ve Terakkinin tam olarka iktidara gelmesi 1913’te gerçekleşmiştir. (Akşin, 1997a)

”Meşrutiyetten Cumhuriyete: Kapitalizme Prusya Tipi Geçiş”, Mustafa Bayram Mısır, Praksis, Sayı: 5, Kış 2002, s. 229

Tam bunları söylediği yerde bir dipnotla Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi kitabında ileri sürdüğü tezlere de değiniyor Mısır:

Aykut Kansu’nun (1995) tezi 1908’in bir liberal devrim olduğudur. Kansu, burjuva devrimi kavramını tarihsel materyalist bir kategorizasyon içinde kullanmıyor, yöntemsel olarak bu kategoriye ijtiyaç da dumuyor. Ancak, tez değilse de eser, birçok bakımdan önemli olmasına rağmen, burjuva devrimi kavramına yöntemsel olarak ihtiyaç duyulmaması ve onun yerine, kitlelerin hareket halinde olduğunun ve taleplerinin içeriğinin liberal olduğunun olgusal olarak kanıtlanmaya girişilmesi, 1908 ile 1923 arasındaki ilişkinin yine liberal taleplerin içeriği ile kıyaslanırken, modern burjuva devletinin kuruluşu karşısında sessiz kalışı gibi nedenlerle kanaatimizde yol açıcı değildir. Yine de Kansu’dan şu kadarını ödünç alabiliriz. Türkiye’nin kapitalizme Prusya tipi geçişi sırasında burjuva programın en çok berraklaştığı dönem 1908 ve sonrasıdır. Burjuva devrimi bağlamında 1908’i Türk devrimi olarak niteleyenler arasında Troçki de vardır (1955:7,12 vd.)

”Meşrutiyetten Cumhuriyete: Kapitalizme Prusya Tipi Geçiş”, Mustafa Bayram Mısır, Praksis, Sayı: 5, Kış 2002, s. 229

Derginin arşivini karıştırmaya devam edeceğim.

Read Full Post »

Ismet Inonu Demokrat Parti’nin dönemin tek parti iktidarı CHP’sinden izin alınarak kurulduğu bilinir. Ancak, bunun nedeni, “millî şef” İsmet İnönü’nün demokrasiye inançlı birisi olması değil, etkinliği her gün daha da artan ve hükümeti bunaltan muhalefetin yoğunluğuydu. Belli ki, İsmet İnönü ve CHP yönetimi DP’yi mevcut muhalif hareketleri kontrol altına almak için kullanılacak bir ‘denetim partisi’ olarak görüyordu.

DP’nin kilit isimlerinden Celal Bayar, bilindiği gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin etkin isimlerindendi. Cumhuriyetin ilanından sonra da Mustafa Kemal tarafından pek çok önemli göreve getirilmişti. Bu önemli görevlerden bir tanesi de Atatürk öldükten sonra bıraktığı Başbakanlık görevidir. Hatırlanacağı gibi Atatürk, 1937’de liberal politikalara yönelmenin bir işareti olarak Başbakan İsmet İnönü’nün yerine Celal Bayar’ı atamıştı.

Bayar ve arkadaşları tarafından kurulan DP’nin parti programı ve politikasının CHP’ninkinden hiçbir önemli farkı yoktur. Ancak zaman içinde tek parti iktidarına ve İsmet İnönü’ye karşı oluşan tepki, toplumun (liberalleri ve sosyalist solu da içeren) değişik kesimlerinin DP’yi desteklemesine neden olmuştu. Neredeyse baskın biçiminde gerçekleştirilen şaibeli Temmuz 1946 seçimini kaybeden DP, 14 Mayıs 1950’de iktidara gelecekti.

Celal Bayar

Muhalefetin ve dolayısıyla DP’nin çok güçlü olduğunun ayırdına varan İnönü, hem devleti hem partiyi liberalleştirirken o güne kadar ısrarlı biçimde savunduğu laisist çizgisiyle çelişen bir adım atarak okullara din dersi konulmasına karar verdi. Mehmet Ali Aybar’ın bununla ilgili yaptığı tespit ilginçtir:

Bugüne kadar devrimciliği ve laikliğiyle övünen bu parti, selameti, hayatının en kritik döneminde dini kucaklamakta buldu.*

İlk demokratik seçimde iktidardan uzaklaştırılan İnönü ve CHP’si askeri darbeye kadar muhalefet konumuna mıhlanıp kalmıştı. DP de toplum üstündeki baskıyı daha da artırarak bir dönem desteğini almayı başardığı aydınları kendisinden uzaklaştırdı. Adnan Menderes’in işçilere vaadettiği grev hakkı kabinede kendisine hatırlatıldığında verdiği tepkiyi de Modern Türkiye’nin Oluşumu’ndan alıntılayalım:

Bırakın bu saçmalığı, Türkiye’de grev olur mu? Bırakın biraz ekonomik gelişme olsun, bu konuyu o zaman düşünürüz. (s. 134)

Tabii Türkiye’nin “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğu günler” aradan yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen bir türlü bitmek bilmedi. Mehmet Hayri Zan’ın bloga siyaset sokmak konusundaki uyarısını aklımızın bir köşesinde tutalım tutmasına da bu kısa tarih notunda özetlenen olgularla Türkiye’nin bugün yaşadıkları arasındaki benzerlik şaşırtıcı değil mi? Bir tarafta halkla nasıl iletişim kuracağı hakkında en ufak bir fikri olmayan bir “halk” partisi, öte yanda kredisini tüketmekte olan bir iktidar partisi, bunların arasında da Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamasına izin verilmeyen emekçiler. Bu dengenin dün bozulmamış olması, bugün de bozulmayacağı anlamına gelmiyor/ gelmemeli.

Fotoğraflar:

  • “Cumhurbaşkanı İsmet İnönü”, Fotoğrafçı: Margaret Bourke-White, 1940, kaynak
  • Celal Bayar ABD gezisi sırasında Chicago’daki Türkiye Büyükelçiliği’ndeki bronz Atatürk büstünün yanında poz veriyor”, Fotoğrafçı: Cornell Capa, 1954, kaynak

Kaynaklar:

* Bu notun hazırlanmasında esas olarak Feroz Ahmad’ın Modern Türkiye’nin Oluşumu (çev.: Yavuz Alogan, 2008, Kaynak Yayınları, İstanbul) adlı kitabından (ve özellikle de “Çok Parti Bilmecesi (1945-1960)” başlıklı bölümden) yararlanılmıştır. Mehmet Ali Aybar’ın sözleri de bu kitaptan alıntılanmıştır (s. 131).

Read Full Post »

Aykut Kansu, 1908 Devrimi’nde, tarih kitaplarında genellikle İkinci Meşrutiyet olarak anılan dönemde olanların “kelimenin tam anlamıyla bir devrim” (s. 155) olduğunu söylüyor. Bu tezi savunurken, alanında tanınmış pekçok tarihçiyle uzlaşamadığını, genel kanının bu dönemi bir “süreklilik” olarak ele almak biçiminde olduğunu daha eserin önsözünde dile getiriyor. Dolayısıyla, özenle hazırlanmış bu çalışma (yazarın konuyla ilgili doktora tezinin bir bölümü) daha en baştan özellikle “genel kanı”ya karşı savaşmakta olduğunun bilincinde olarak hazırlanmış.

Kitabın 23 Temmuz 1908 öncesinde Osmanlı topraklarındaki halk ayaklanmalarını ele aldığı kısımlarını şimdilik bir kenara bırakıp şu pasajlar üzerine düşünmek istiyorum:

Diğer nazıların durumları da pek farklı değildi. İttihad ve Terakki Cemiyeti yanlısı Tanin gazetesi sayfalarında Dahiliye Nazırı Memduh Paşa’ya yirmi bin Kuruş tutan maaşını almaya hâlâ hakkı olup olmadığı sert bir dille soruluyordu.

1 Ağustos’ta nazırların birer birer çekileceğine dair söylentiler dolaşıyordu. Nitekim söylentilerden biri o gün doğrulandı: Ticaret ve Nafia Nazırı Zihni Paşa istifa edeceğini açıkladı. Şeyh-ül İslâm Cemaleddin Efendi’nin de istifa etmeyi düşündüğü söylentiler arasındaydı.

Halkın protestosuyla birlikte, Tanin’in tek tek nazırlar üzerine yaptığı baskı istenilen sonuca ulaştı ve Said Paşa Kabinesi 1 Ağustos günü toplu olarak istifa etti. Said Paşa, hükûmeti kurmakla yeniden görevlendirildi. Sadr-ı Âzamlığı kabul eden Paşa, yeni kabine ile birlikte hükûmet programını içeren Hatt-ı Hümayûn’u hazırladı. s. 161

Bab-ı Âli’deki topluluk, Hatt-ı Hümayûn’u ilk başta heyecanla karşıladıysa da, Harbie ve Bahriye Nazırı’nın atanma yetkisini Sultan Abdulhamid’e veren Hatt-ı Hümayûn’un 10. Maddesi halk arasında huzursuzluk yarattı. 1876 Kanun-u Esasi’sinin 7. ve 27. Maddelerine göre, Sultan yalnızca Sadr-ı Âzam ve Şeyh-ül İslâm’ı atayabiliyor, kabinenin diğer üyeleri Sadr-ı Âzam tarafından seçiliğ, Hatt-ı Hümayûn’la onaylanıyordu.

Halk, Sadr-ı Âzam Said Paşa ve Sultan Abdülhamid’in yaptığını ihanet olarak görüyor, olayı basınla birlikte protesto ediyordu. s. 163

1908 Devrimi, Düzeltilmiş Yeni Baskı, Aykut Kansu, çev.: Ayda Erbal, 2006, İstanbul: İletişim Yayınları

Bu iki pasaja göre değerlendirme yapacak olursak, “kelimenin tam anlamıyla bir devrim” olan hareketin kabineyi alaşağı etmek için basın yoluyla eleştiri yöntemini seçtiği anlaşılıyor. Yine anlaşıldığı kadarıyla bu eleştiri halk tarafından da hararetle desteklenmektedir. Bırakın Sultan’ı Sadr-ı Âzam’ın bile yerli yerinde durduğu, istifa eden kabinenin yine aynı Sadr-ı Âzam tarafından belirlendiği düşünülürse bu noktada “süreklilik” tezini savunanların bir adım öne geçtiğini düşünüyorum. Bir “devrim”in devletin yapısını değitirmesini, hiç olmazsa ilk aşamada yönetici kadroları alaşağı etmesini beklemez miyiz? Kanun-u Esasi’ye bağlılık yemini eden valilerin de görev yerlerinde kaldıkları düşünülürse işin “devrim” niteliği gerçekten de sorgulanır hale gelmiyor mu?

Read Full Post »

Sanırım, direniş hareketinin, hemen hepsinde İttihatçı unsurların egemen olduğu gruplardan oluştuğunu kabul edersek, tasfiye sürecini çok daha iyi anlarız. Mustafa Kemal’in grubu ile ötekiler arasında Milliyetçi-İttihatçı ayrımı bulunduğu doğru değildir. Direniş liderleri ya da eski İttihatçı liderler olup, statüleri dolayısıyla Mustafa Kemal’den ayrı bir otorite iddiasında bulunanlar ile onun otoritesini sorgusuz sualsiz kabul etmeye hazır olanlar ya da yerlerini onun otoritesine borçlu olanlar arasında bir ayrım söz konusudur. Bu ikincilerin, elbette, bağımsız otoritenin liderlerinin tasfiye edilmesinde çıkarları vardı ve bunun için de çalıştılar.

Bu tasfiye sürecinin değişik evrelerini, özellikle İttihatçı ilintileri olan grupların tasfiyesi üzerinde yoğunlaşarak inceleyelim: 1920’de Karakol Cemiyeti’nin, 1921’de Enver Paşa taraftarlarının, 1923’te kalan İttihatçı liderlerin tasfiyesi. s. 181

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Şimdiye kadar okuduklarım arasında 1926 sonrasına yeterince yer ayıran bir kitap olmadı. Oysa bu tarihten sonraki parti içi iktidar mücadelesini ve özellikle Mustafa Kemal ile İsmet (İnönü) arasındaki ilişkinin gidiş gelişlerini merak ediyorum. Bir de şu bize zorla okutulan İnkılâp Tarihi kitaplarından biri şimdi elimin altında olsaydı da okuduklarımla arasında karşılaştırmalar yapabilseydim çok iyi olacaktı.

Read Full Post »

Older Posts »