Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘İsmet İnönü’

Cumhuriyet ilan edildikten ve Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçildikten sonra bile, hâlâ halife bir güç odağı oluşturabiliyordu. Mustafa Kemal bunu görmezlikten gelmemeye karar verdi ve halifeliği kaldırmaya hazırlandı. İki yıl önce yalnıca dinsel yetkileri olan bir halife fikrini kendisi ortaya attığı halde, şimdi bu fikri mecliste alay konusu yaptı.
Mustafa Kemal’e harekete geçme fırsatı veren gene bir çeşit yabancı müdahale oldu. İki Hint Müslüman, Emir Ali ve Ağa Han, Başvekil İsmet’e (İnönü) yalnızca dinsel yetkileri olan bir halifenin İslâm dünyasında daha çok saygı uyandıracağını belirttikleri ve Türk hükümetinden halifenin daha önemli bir rol oynamasına imkân sağlamasını istedikleri bir mektup yazdılar. Mektup daha Ankara’ya bile ulaşmadan, İstanbul basınında yayınlandı ve hükümeti destekleyen gazetelerce Türkiye’nin içişlerine müdahale olarak gösterildi. Mustafa Kemal de 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılmasına ilişkin bir önerge verdi. Bu önerge kabul edildi. (s. 208)
Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Anita Ekberg Türkiye’de şapka kanununun çıkarıldığı yıllarda, biraz da bu kanunun ateşlediği fitil dolayısıyla, başka bazı ülkelerde de kılık-kıyafet meselesi ciddi tartışmalara konu oluyordu. Tezin “Bazı Ülkelerde Şapka Devriminin Uygulanması” başlıklı bölümünde özellikle Mısır, İran, Suriye, Filistin, Irak, Afganistan, Hindistan, Pakistan gibi nüfusun önemli bir kesimini müslümanların oluşturduğu ülkelerde serpuş meselesinden kaynaklanan yarılmalar özetleniyor.

“Ye kürküm ye” dünyasında kılık-kıyafetin bu derece önemli sorunlara neden olmuş olması bugünün koşulları içinden bakıldığında tuhaf geliyor olabilir; ama mandacılık, batılılaşma, din, millîyetçilik, muasırlaşma, laiklik, bağımsızlık gibi önemli siyasî konuların bu mesele etrafında tartışılmaya başlanması dolayısıyla başlık stratejik bir önemi haiz olmuştur. İnsanların günlük hayatının önemli bir parçası olan başlığın bu tartışmalarla açık bir siyasî simgeye dönüştürülmesi, insanların siyasî aidiyetlerini kafalarında taşımaya başlamaları, Türkiye dahil, tartışmayı yaşayan bütün ülkelerde gerilimi hızla tırmandırmıştır. Yasaklamalar Türkiye’de “başarı”ya ulaşırken bu konudaki sert tutumu Amanullah Han’ı tahtından etmiştir. Bu nedenle, bu kanunun esas işlevi milletin kafasındaki serpuşu değiştirmek değil, yapılan reformların halk nezdinde test edilmesiydi. Kaç kişinin kendiliğinden şapkaya geçiş yaptığı, kaç kişinin dini daha ılımlı biçimde yorumlama eğiliminde olduğu, kaç kişinin bu adıma karşılık sesini yükseltip taarruza geçeceği oldukça önemliydi. Şapka kanununun, muhalefetin ne boyutta olduğunu görmek ve başını ezmek için etkili biçimde kullanıldığı söz konusu kanun etrafında kopartılan fırtınadan açıkça gözlemlenebilmektedir.

Türkiye’de de şapka kanununa tepkiler Sivas, Kayseri, Erzurum, Rize, Maraş ve Giresun’da gösteri ve ayaklanma biçiminde olmuş, başka yerlerde de bireysel tepkilerini dile getirdiği için Takrir-i Sükûn kanunu kapsamında İstiklâl Mahkemelerinde yargılananlara rastlanmıştır. 1925-1927 yılları arasında İstiklâl Mahkemeleri, şapka kanununu da içine alan bir ölçekte o kadar çok çalışmıştır ki mahkeme başkanı Ali Bey (Çetinkaya) ve üye Kılıç Ali Bey’in ülkede hızla artan nüfuz ve otoritelerinden rahatsız olan Başbakan İsmet İnönü, kaygılarını Mustafa Kemal‘e anlatarak mahkemelerin kaldırılmasına önayak olmuştur (bkz. s. 125).

Kamuran Hanım tezini “Hâlâ Cumhuriyetin kazanımlarından rahatsız olanların varlığı giyiniş biçimleriyle göze çarpmaktadır.” cümlesiyle bitirmiş. Türban/ laiklik siyasetinin doruk noktasında olduğu 2007 senesinde teslim edilen bir tez için bu iddialı cümle hoş karşılanabilir belki. Önemli olan, serpuş meselesinin bugün hâlâ siyasî arenadaki konumlanışın en belirgin göstergelerinden biri muamelesi görüyor olması. Bir sorun vardıysa eğer, buradan anladığımız, o sorunun henüz çözülmemiş olduğudur.

Serpuş Meselesi

Kaynaklar:

  • Cumhuriyet Döneminde Şapka Devrimi ve Tepkiler, Kamuran Özdemir, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, Eskişehir

Fotoğraf:

Malmölü İsveç Güzeli Anita Ekberg. Modellik imkanlarını değerlendirmek üzere ziyaret ettiği ABD’de yüz hatlarını ve gözlerini vurgulayan bir başka şapkayı denerken. Fotoğrafçı: Lisa Larsen, Ekim 1951, Life arşivinden (kaynak) [Allah Allah, yine mi Anita Ekberg? Ben şapka diye aratıyorum, hep bu kadın çıkıyor, inanılır gibi değil!]

Read Full Post »

20 Nisan 1889’da doğdu. 1920’de Nazi Partisi’ne katıldı. 1921’de parti başkanlığına seçildi. 1923’de başarısız bir darbe girişimi nedeniyle tutuklandı. Milliyetçilik, anti-semitizm ve anti-komünizm yönündeki propagandası Almanya’da büyük destek kazandı. 1933’te şansölye olduktan sonra hızla faşist bir diktatörlük kurdu. 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ederek dünya tarihinin en kanlı savaşını başlatacak ve yenilgisi kesinleştiğinde intihar edecekti…

Saldırmazlık Anlaşması

Hitler, 20 Nisan 1938’da 50. yaşı şerefine uluslararası bir davet düzenledi. Davete Türkiye’den giden heyette Ali Fuat Cebesoy, Falih Rıfkı Atay, Orgeneral Asım Gündüz ve Yunus Nadi vardı. Heyetin Hitler’le karşılaşmasını Falif Rıfkı Atay’ın kaleminden okuyalım:

1938 de ellinci doğum yıldönümü töreninde bulunmak üzere Berlin’e gittiğimizde Tanrının bu dünyayı yaratmak için yedi gün uğraşmış olmasına bile gülecek kadar kibirli Hitler, bütün heyetleri bir büyük salonda kabul etmişti. Kendisi ortada yapayalnızdı. İkincisi Georing beş on adım, üçüncüsü Göbells de bu sonuncudan beş on adım geride durmuşlardı. Hitler Romanya heyetine reislik eden Dışbakanını, verdiği işi iyi yapmayan bir hususi kalem müdürü gibi paylıyordu.

Sıra bizim heyete geldi. Mavi gözlerinin bakışları yumuşak ve tatlı:

– Atatürk bir millet bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi kendisini kurtaracak olan vasıtaları yaratacağını öğreten liderdir. Onun birinci talebesi Mussolini, ikinci talebesi ben’im, demişti. [2]

Atay’ın satırlarında dönemin en nüfûzlu devlet başkanının takdirini kazanmış olmanın gururu açıkça belli oluyor. Bilindiği gibi o dönemde CHP’nin (ve dolayısıyla devletin) üst kademelerinde Birinci Dünya Savaşı’nda “silah arkadaşlığı” yapmış oldukları Almanya’ya karşı ciddi bir sempati vardır. İnönü yönetimindeki Türkiye’nin herkesi oyalayıp savaşa girmeme siyaseti her ne kadar Türkiye’yi son günlere kadar savaşa girmekten alıkoyduysa da, bu oyalama siyasetinin “gerekli kıldığı” manevralar sonucunda Türkiye herkesin (ABD, İngiltere, Fransa, SSCB) güvenini yitirmiştir.

Türkiye’nin savaşa girmeme politikasının bütünüyle kendi kontrolünde olduğunu söylemek de pek kolay değildir herhalde. İnönü her ne kadar bu konuda çok uğraş vermişse de savaşın taraflarının çeşitli vesilelerle Türkiye’nin siyaseti üzerinde etkide bulunmaya çalıştığı sır değil. 1942 yılının Mayıs ayında Anadolu Ajansı’nda çalışılan Yahudilerin işine son verilmesi bu baskının sonuçlarından birisidir.

Glasneck, bu olayda, dönemin Basın Genel Müdürü Selim Sarper’in, Ajans’ın Müttefikler taraftarı Muvaffak Menemencioğlu’na galip çıktığını, ayrıca Alman faşistlerin bunu, Yahudi aleyhtarı kışkırtmaları hesabına bir başarı saydıklarını ve Ankara’daki Alman Büyükelçiliği’nin “Anadolu Ajansı’nın çoğunlukla düşman tarafına karşı yakınlık duyan Yahudi ögelerden temizlenmesinin haber dağıtımı üzerinde de olumlu etkiler yapacağını umut ettiğini” söyler. [4]

Türkiye’nin bir şekilde dışında kalmayı başardığı bu savaştaki politikaları, belki tarihi “katıldığımız savaşlar tarihi” olarak görmemizden, belki de hamaset edebiyatı yapmaktan müfredatta yer kalmamasından, pek ele alınmıyor.

Güncel not: Tesadüf bu ya, Erdoğan da hafta sonu Almanya’nın eski başbakanı Gerhard Schröder’in 65. yaşını kutlamak için Almanya’daydı.

Kaynaklar:

  1. “Adolf Hitler”, Wikipedia
  2. Falih Rıfkı Atay’ın Kaleminden Atatürk ve Türk Devrimi, Emine Şirin, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, s. 69
  3. “İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye”
  4. Anadolu Ajansı ve İkinci Dünya Savaşı, Ayşe Gülçin Manka, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, 2008, Ankara, s. 83
  5. “Tereddütsüz Alman Vatandaşlığını Seçin”, Duygu Leloğlu, Arslan Serdar Sert, Sabah
  6. 18 Haziran 1941’de Türkiye ile Almanya’nın saldırmazlık anlaşmasını imzalamalarını gösteren fotoğraf buradan.

Read Full Post »

Ismet Inonu Demokrat Parti’nin dönemin tek parti iktidarı CHP’sinden izin alınarak kurulduğu bilinir. Ancak, bunun nedeni, “millî şef” İsmet İnönü’nün demokrasiye inançlı birisi olması değil, etkinliği her gün daha da artan ve hükümeti bunaltan muhalefetin yoğunluğuydu. Belli ki, İsmet İnönü ve CHP yönetimi DP’yi mevcut muhalif hareketleri kontrol altına almak için kullanılacak bir ‘denetim partisi’ olarak görüyordu.

DP’nin kilit isimlerinden Celal Bayar, bilindiği gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin etkin isimlerindendi. Cumhuriyetin ilanından sonra da Mustafa Kemal tarafından pek çok önemli göreve getirilmişti. Bu önemli görevlerden bir tanesi de Atatürk öldükten sonra bıraktığı Başbakanlık görevidir. Hatırlanacağı gibi Atatürk, 1937’de liberal politikalara yönelmenin bir işareti olarak Başbakan İsmet İnönü’nün yerine Celal Bayar’ı atamıştı.

Bayar ve arkadaşları tarafından kurulan DP’nin parti programı ve politikasının CHP’ninkinden hiçbir önemli farkı yoktur. Ancak zaman içinde tek parti iktidarına ve İsmet İnönü’ye karşı oluşan tepki, toplumun (liberalleri ve sosyalist solu da içeren) değişik kesimlerinin DP’yi desteklemesine neden olmuştu. Neredeyse baskın biçiminde gerçekleştirilen şaibeli Temmuz 1946 seçimini kaybeden DP, 14 Mayıs 1950’de iktidara gelecekti.

Celal Bayar

Muhalefetin ve dolayısıyla DP’nin çok güçlü olduğunun ayırdına varan İnönü, hem devleti hem partiyi liberalleştirirken o güne kadar ısrarlı biçimde savunduğu laisist çizgisiyle çelişen bir adım atarak okullara din dersi konulmasına karar verdi. Mehmet Ali Aybar’ın bununla ilgili yaptığı tespit ilginçtir:

Bugüne kadar devrimciliği ve laikliğiyle övünen bu parti, selameti, hayatının en kritik döneminde dini kucaklamakta buldu.*

İlk demokratik seçimde iktidardan uzaklaştırılan İnönü ve CHP’si askeri darbeye kadar muhalefet konumuna mıhlanıp kalmıştı. DP de toplum üstündeki baskıyı daha da artırarak bir dönem desteğini almayı başardığı aydınları kendisinden uzaklaştırdı. Adnan Menderes’in işçilere vaadettiği grev hakkı kabinede kendisine hatırlatıldığında verdiği tepkiyi de Modern Türkiye’nin Oluşumu’ndan alıntılayalım:

Bırakın bu saçmalığı, Türkiye’de grev olur mu? Bırakın biraz ekonomik gelişme olsun, bu konuyu o zaman düşünürüz. (s. 134)

Tabii Türkiye’nin “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğu günler” aradan yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen bir türlü bitmek bilmedi. Mehmet Hayri Zan’ın bloga siyaset sokmak konusundaki uyarısını aklımızın bir köşesinde tutalım tutmasına da bu kısa tarih notunda özetlenen olgularla Türkiye’nin bugün yaşadıkları arasındaki benzerlik şaşırtıcı değil mi? Bir tarafta halkla nasıl iletişim kuracağı hakkında en ufak bir fikri olmayan bir “halk” partisi, öte yanda kredisini tüketmekte olan bir iktidar partisi, bunların arasında da Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamasına izin verilmeyen emekçiler. Bu dengenin dün bozulmamış olması, bugün de bozulmayacağı anlamına gelmiyor/ gelmemeli.

Fotoğraflar:

  • “Cumhurbaşkanı İsmet İnönü”, Fotoğrafçı: Margaret Bourke-White, 1940, kaynak
  • Celal Bayar ABD gezisi sırasında Chicago’daki Türkiye Büyükelçiliği’ndeki bronz Atatürk büstünün yanında poz veriyor”, Fotoğrafçı: Cornell Capa, 1954, kaynak

Kaynaklar:

* Bu notun hazırlanmasında esas olarak Feroz Ahmad’ın Modern Türkiye’nin Oluşumu (çev.: Yavuz Alogan, 2008, Kaynak Yayınları, İstanbul) adlı kitabından (ve özellikle de “Çok Parti Bilmecesi (1945-1960)” başlıklı bölümden) yararlanılmıştır. Mehmet Ali Aybar’ın sözleri de bu kitaptan alıntılanmıştır (s. 131).

Read Full Post »

Sanırım, direniş hareketinin, hemen hepsinde İttihatçı unsurların egemen olduğu gruplardan oluştuğunu kabul edersek, tasfiye sürecini çok daha iyi anlarız. Mustafa Kemal’in grubu ile ötekiler arasında Milliyetçi-İttihatçı ayrımı bulunduğu doğru değildir. Direniş liderleri ya da eski İttihatçı liderler olup, statüleri dolayısıyla Mustafa Kemal’den ayrı bir otorite iddiasında bulunanlar ile onun otoritesini sorgusuz sualsiz kabul etmeye hazır olanlar ya da yerlerini onun otoritesine borçlu olanlar arasında bir ayrım söz konusudur. Bu ikincilerin, elbette, bağımsız otoritenin liderlerinin tasfiye edilmesinde çıkarları vardı ve bunun için de çalıştılar.

Bu tasfiye sürecinin değişik evrelerini, özellikle İttihatçı ilintileri olan grupların tasfiyesi üzerinde yoğunlaşarak inceleyelim: 1920’de Karakol Cemiyeti’nin, 1921’de Enver Paşa taraftarlarının, 1923’te kalan İttihatçı liderlerin tasfiyesi. s. 181

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Şimdiye kadar okuduklarım arasında 1926 sonrasına yeterince yer ayıran bir kitap olmadı. Oysa bu tarihten sonraki parti içi iktidar mücadelesini ve özellikle Mustafa Kemal ile İsmet (İnönü) arasındaki ilişkinin gidiş gelişlerini merak ediyorum. Bir de şu bize zorla okutulan İnkılâp Tarihi kitaplarından biri şimdi elimin altında olsaydı da okuduklarımla arasında karşılaştırmalar yapabilseydim çok iyi olacaktı.

Read Full Post »

Tarih’teki* suikastle ilgili pasaj 1925’te TCF’nin** kapatılmasıyla başlar. Tarih’e göre bu parti içindeki bir grup Mustafa Kemal’i öldürmeye ve Osmanlı anayasasını ve saltanatı geri getirmeye karar vermiştir. Rauf suikastin lideri olarak gösterilir ve İttihatçılardan söz açılmaz. Pasajın bütünü Nutuk’taki pasaja benzemektedir, burada Mustafa Kemal’i öven, suikastten kurtulduğu öğrenilince duyulan sevinci ve suikastçilerin alçak karakterini betimleyen ifadeler bulunmaktadır. Üslup, şu örnekte görülebileceği gibi son derece şovenisttir:

“Bu sefillerin ve cürüm ortaklarının kanında Türklük cevherinden eser bulunmadığına şüphe yoktur. Asil, vefalı ve kadirşinas Türk milletinden bu kadar alçak duygulu, nankör ruhlar doğamaz. Bunlar hiçbir milletin varlığında barındırmaya razı olamayacağı soysuzlardır. Türkler için soysuzluktan daha ağır, daha aşağı vasıf yoktur.” s. 243

*Tarih, cilt 4: Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul, 1931 (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Tarihi), s. 193

**Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Tarihimizin yeterince aydınlığa kavuşmamış bir olayına, İzmir suikastına resmi tarih neredeyse hiç yer vermemiş, yer vermesi gerektiğinde de yukarıda örneklenene benzer bir dil kullanmaktan imtina etmemiştir. İzmir suikastı davasının bir tasfiye operasyonuna dönüştürülmesi, Kâzım Karabekir gibi toplum içinde prestiji yüksek bir paşanın tutuklanmasını fazla bulan İsmet İnönü’nün İstiklal Mahkemesi başkanı (Kel Ali (Çetinkaya)) tarafından tutuklanmakla tehdit edilmesi (kimi kaynaklara göre tutuklanıp sonra salıverilmesi), davada yargılanan İttihatçıların Ali Fuat (Cebesoy) dışında tamamının Atatürk’ün ölümüne kadar siyaset sahnesinden çekilmesi gibi olaylar, bunun basit bir dava olmadığını fazlasıyla anlatmıyor mu? Bu konudaki pasajları aktarmaya devam etmeyi umuyorum.

Read Full Post »