Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘İskandinavya’

Vestmannaeyjar, İzlanda’nın güney kıyılarında yer alan bir takımadadır. En büyük adası Heimaey’in bugünkü nüfusu 4000 kişi civarındadır. Bu küçük yerleşim yerinin Osmanlı’yla ilginç bir ilişkisi var.

Jan Janszoon, kendi halinde Hollandalı bir korsandır. Ancak Hollanda kıyılarında geçim derdi başgösterince o da çareyi pılısını pırtısını toplayıp Cezayir kıyılarına göçmekte görür. Fas, Cezayir, Tunus ve Libya kıyılarını kapsayan bölge o dönemde, bölgede yoğun olarak yaşayan Berberî nüfus dolayısıyla, “Berberî Kıyıları” olarak bilinmektedir.

Berberî kıyılarında korsanlık yapmak daha kârlıdır. 1618 senesine kadar şansı yaver giden Janszoon, bu tarihte yakalanıp Cezayir’e götürülür. Burada müslüman olan ve Murat Reis adını alan Janszoon kendisi de aslen Hollandalı olan Süleyman Reis’in (Salomo de Veenboer) ve Simon de Danser’in (“Deli Kaptan”) yanında seferlere çıkar. Süleyman Reis’in 1919’daki ölümünden sonra Küçük Murat Reis kendi başına korsanlığa devam eder (Osmanlı Amirali Koca Murat Reis’le karıştırılmamalıdır). Bu arada pek çok yere sefer düzenler.

1627 yılında kendisini İzlanda’ya götürmesi için Danimarkalı bir köle tutar. 20 Haziran 1627’de 15 gemilik filosuyla Heimaey’in de bulunduğu güney İzlanda’ya ulaşır. Burada 26 gün kalan korsanlar sağlıklı erkek ve kadınları köle olarak yanlarına alırken, işlerine yaramayacağını düşündükleri yaşlı ve hastaları kiliseye doldurup kiliseyi ateşe verirler. Korsanlar adaya geldiğinde kaçıp bir mağaraya saklanan insanlar da daha sonra korsanlar tarafından bulunup öldürülürler. Korsanları “kuduz köpeklere benzeyen soğuk kanlı katiller” olarak betimleyen Kláus Eyjólfsson (1584-1674), belki de biraz abartılı olan anlatımına şöyle devam ediyor:

Dönskuhúsin’e doğru kendilerini hızla sürenlerin hızına yetişemeyen herkes öldürüldü. Kana susamış bu caniler öldürdükleri insanların cesetlerini kesip küçük parçalara ayırarak eğleniyorlardı. [kaynak]

Oluf Eigilsson, Murat Reis 1627-1628 Köle pazarında satılmak üzere zaptedilen 242 kişi Cezayir’e götürülür. Kölelerden biri, Ólafur Egilsson, kölelerin özgürlüklerini satın alması için Danimarka Kralı IV. Christian’a ricacı olarak gönderilir (İzlanda o zamanlar Danimarka Krallığı’na bağlıdır). Otuz Yıl Savaşı’na yeni girmiş olan kral para sıkıntısı yüzünden bu talebi karşılamaz. Bunun üzerine Egilsson Avrupda’da değişik yerlerde çalışarak eşi ve çocukları için fidye parasını denkleştirmeye çalışır. Köleleştirilmiş İzlandalılar kurtarılmak için 1636 yılına kadar beklemek zorunda kalırlar. 1636’da Danimarka Kralı tarafından fidye ödenen 37 kişi özgürlüğüne kavuşur, ancak çeşitli nedenlerle yalnızca 27 tanesi Danimarka’ya geri döner.

Turk-Gudda Danimarka’ya dönenler arasında bugün en çok tanınanı Guðríður Símonardóttir adından bir kadındır. Ülkeye döndükten sonra kendisine yakıştırılan lâkap olan “Tyrkja-Gudda” (“Turk-Gudda”), Hollanda’nın ünlü Gouda peynirinden haberdar bir kulağa “Türk peyniri” gibi tınlamaktadır. Símonardóttir, Danimarka’da, uzun süre yabancı egemenliğinde kalmış hıristiyanları dine ve kültüre yeniden kazandırmak için görevlendirilen ve o zamanlar bir teoloji öğrencisi olan şair Hallgrímur Pétursson’dan hamile kalır. Kocasının 1636’da ölmüş olduğunu öğrenince de Pétursson ile evlenir. Onun, yarı yaşındaki şairle yaptığı evlilik diğer İzlandalılar tarafından ayıplanır. 2001 yılında Steinunn Johannesdottir tarafından kaleme alınan ve Guðríður’un serüvenini anlatan kitap (Reisubók Guðríðar Símonardóttur) İzlanda’da aylarca çok satanlar listesinde kalmıştır.

Raeningjatangi

Hollandalı bir reisin komutasındaki Cezayirliler tarafından gerçekleştirilen bu yağmanın tarihe “Türk istilası” (izl. Tyrkjaránið, ing. Turkish abductions) olarak geçmesinin nedeni, Cezayir’in o dönemde Osmanlı Sultanı’na bağlı olmasıdır.

İstilacıların karaya çıktığı bölgeye bugün hâlâ “istilacı yarımadası” anlamına gelen “Ræningjatangi” denmektedir. Bu istiladan sonra bölge halkı, korsan akınlarını gözetlemek üzere nöbetçi bulundurma geleneğini başlatır. Daha da ilginci, çıkartılan bir yasayla adaya ayak basan her Türkün görüldüğü yerde hemen öldürülmesinin emredilmesidir. Bu yasa 1970’lere kadar yürürlükte kalmış, ama neyse ki hiç kullanılmamıştır.

Fotoğraflar:

  1. Ólafur Egilsson’un korsanlarla geçen günleri anlattığı kitabın kapağı (kaynak)
  2. Guðríður Símonardóttir anısına yapıldığını sandığım bir heykel (kaynak)
  3. Korsanların karaya çıktığı Ræningjatangi (kaynak)

Kaynaklar:

Reklamlar

Read Full Post »

İskandinavya’nın havası soğuktur. Eh, kışları da pek eğlenceli geçmez, bunaltıcıdır. Bundan olsa gerek “oraların havası da insanı da soğuktur,” denir bizde. Aslında yalnızca kuzey ülkeleri değil Akdeniz iklimiyle hemhâl olmamış bütün Avrupa ülkeleri için söylenegelir bu. Şunu “soğuk” ötekini “cıvık”, berikini “yalaka” diye tanımlarken neyi “normal” gördüğümüzü de ortaya koymamız gerekiyor herhalde. Bu tanımlamalar da kişiden kişiye değişiyor elbet. O zaman benim “sıcak kanlı” dediğime öteki “soğuk” diyebiliyor.

İsveçli Kızİskandinavya’da (ya da Avrupa’nın başka bir yerinde) sokakta göz göz geldiğiniz birisi, hiç tanışmıyor olsanız dahi, size selam verirse şaşırmayın, kullandığınız şampuan yüzünden değil, “insanlık”tan nasibini almış olmasındandır. Yol soracak olsanız, bütün iyi niyetleriyle yardımcı olmaya çalışırlar. Sokaktaki insanlar, tanımadığınız, muhtemelen bir daha karşılaşmayacağınız, karşılaşsanız da tanımayacağınız insanlar güleryüzlüdür. Türkiye’deki gibi suratları asık yürüyen, stresini dışarıya ziyadesiyle yansıtan insanlara pek rastlamazsınız. Belki sokaklar ve caddeler babalarının malı olmadığı için oraları kullanan diğer insanlara saygılarından belli etmezler sıkıntılarını, belki de daha mutlu ve daha az streslidirler zaten, bu da sokaklara yansır.

Tamam da, bu insanlara “soğuk” diyenlerin hiç mi hakkı yok? Hepten mi şehir efsanesi yani? Hayır. İşin şöyle bir yanı var: değişik nedenlerle tanışıklığınız olan birisi, Türkiye’de alışıldığı üzere tanışıklığınızın beşinci dakikasından itibaren kayın biraderinin dedikodusunu yapmaya başlamaz. Kolay kolay “Yengen ağzına layık imam bayıldı yapmış,” deyip koluna giremezsiniz insanların. Isrardan da pek hoşlanmazlar. İlişkilerinde belirli bir mesafeyi korumaya özen gösterirler. Böyle olunca dün can ciğer kuzu sarması olduklarıyla bugün kanlı bıçaklı düşman kesilmezler. Hayatlarında bir yer vermeden önce sizi tanımak isterler. Bu insan tipolojisini “soğuk” olarak tanımlayıp tanımlamamak bir kişisel tercih meselesi. Ama bu kişisel tercihi yaparken, koltuğuna yapışıp kalan politikacılarla, yaptığı hatayı kabul etmeyi bilenler arasında bir tercih yaptığınızı da aklınızın bir köşesinde tutmanızda yarar var.

Avrupa ve ABD gibi ileri kapitalist ülkelerde (ve Türkiye’nin de özellikle büyük şehirlerinde) aslında bu “soğuk” insan tipolojisine sıklıkla rastlanır. Kendi geçimini sağlayabilecek durumda olan, evinde kimsenin gürültüsünü, ağız kokusunu çekmeden yaşamaya alışmış insanlar yaşamlarına başka insanları sokmak konusunda daha isteksiz davranmaya başlayınca toplumda yalnızlaşma ciddi bir soruna dönüşüyor, sanırım. Sürekli belirli bir mesafeyi koruma çabası, alışık olmayan için oldukça yorucu ve yıpratıcı. Bir de onyıllardır körüklenen bir propaganda var: “insanlara güvenmeyin, kapı komşunuz seri katil olabilir” temalı filmler, haber bültenleri, daha koşulsuz ilişki kurmak isteyenleri de ürkütüp kendi yalnızlığıyla boğuşmaya itiyor. Ama, dediğim gibi, bu yalnızca İskandinavya’ya özgü değil; bütün ileri kapitalist ülkelerde bu insan tipolojisiyle karşılaşılıyor artık.

Kısacası, bu yalnızca İskandinavya’ya özgü bir gözlem olarak aktarılınca eksik kalıyor bana göre. Belki onlar diğerlerine göre biraz daha mesafelilerdir ama en azından Türklerin görüldükleri yerde öldürülmeleri gerektiğini söyleyen bir yasayı 70’lerde yürürlükten kaldırarak dostluklarını gösterdiler. Ama o başka bir hikâye ve başka bir zaman anlatılmalı.

Fotoğraf: “İsveçli Kız”, Jom Manilat (kaynak)

Read Full Post »

Norveç İskandinav yarımadasının en batısında yer alan Norveç, uzun, ince bir ülke. Güney batı ucundan kuzey doğu ucuna ülkenin toplam uzunluğu 1752 kilometre (Türkiye’nin batıdan doğuya uzunluğu 1600 km civarında). Aşağı yukarı Britanya adasının kuzeyi seviyesinde olan güney sahilleri Gulf Stream etkisiyle nispeten yumuşak bir iklime sahipken, ülkenin kuzeyi (yüzölçümü olarak üçte biri) kutup dairesinde yer alıyor. Yaşam koşullarının çetin olduğu kuzeyde insan yoğunluğu da oldukça düşük. Norveçli bir arkadaşa kuzeyle ilgili sorular sorarken bölgenin önemli sorunlarından birinin de sivrisinek olduğunu söyledi. Doğal hayatın korunması konusunda duyarlı olduklarından bizdeki kadar ilaçlama olmuyor ülkede. Ama sivrisinek problemi bana biraz garip geldi. Aramızda aşağı yukarı şöyle bir diyalog geçti:

– “Sivrisinek problemi ciddi bir problem değil mi?”

– “Neden?”

– “E, sinek gidip birinin kanını emecek, sonra başka birine gidip onun kanını da emecek. İlk adamda bir hastalık falan varsa, hastalığı taşımış olacak.”

– “Yok yok kuzeyde öyle bir problem olmaz.”

– “Neden?”

– “Çünkü sineğin bir kişiyi soktuktan sonra sokacak başka birini daha bulabilmesi için bayağı uçması gerek. Orada o kadar adam yaşamıyor.”

Bu bölgelere, kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi, yaz da pek uğramıyor. Hattâ bununla ilgili şakalar yapıyorlar. Adamın biri komşusuyla konuşuyormuş. Adam demiş ki:

– “Bu yıl yaz çok güzel geçti.” Komşusu cevap vermiş:

– “Ben görmedim, o sırada patates almaya kilere inmiştim.”

Güneyde ise durum daha makul. Yılın büyük bölümü yağışlı ve yazın (temmuz ayında) ortalama hava sıcaklığı 24-25 derece (Celcius) civarında.

Ancak ülkenin kuzeyde olmasının tek etkisi soğuk değil. Kışın günler çok kısa yazınsa çok uzun oluyor (kutup dairesinin kuzeyinde beyaz geceler önemli turist çekim merkezlerinden birini oluşturuyor). Yazın gece yarısı güneşin altında bira içmek, tüm garipliğine karşın, o kadar sinir bozucu olmasa da kışın bir türlü doğmayan, sonra da şöyle bir görünüp kaçıveren güneş oldukça can sıkıcı. Öyle ki, Türkiye’de tipik kış hastalığı gripken kuzey ülkelerinin tipik kış hastalığı depresyon. Karanlık kış ayları boyunca kuzey insanlarının üstüne bir yorgunluk, bir sıkıntı çörekleniyor ki, sormayın gitsin (bkz. Seasonal Affective Disorder).

Mevsim değişikliğine bağlı bu geçici depresyon durumunun en bilinen tedavisi ışık terapisi. Kuzey ülkerinde günlük olarak tüketilen, Omega-3 bakımından zengin balık yağı da hastalığın üstesinden gelmek için Vikinglerin torunlarına güç veriyor olmalı.

Light Therapy

Işık terapisi, belli dalga boylarında ışık yayan kaynakların insan vücuduna (bilhassa gözlere) yöneltilmesiyle seanslar halinde yapılıyormuş, ama öyle İskandinavyalıların iki haftada bir terapiye gittiğini falan zannetmeyin. Her ne kadar ışık terapisi almak garip karşılanmasa da bu terapiyi alanların oranı oldukça düşük. Benim sorduğum kuzeyliler (İsveç, Norveç) içinde bu terapiyi almış olan da bu terapiyi almış birini tanıyan da yoktu en azından (sizin için araştırdım :)).

Hasılı kelam, özellikle kutup dairesi içine denk gelmiyorsanız, yaşantınıza biraz daha sıkıntılı da olsa devam edebiliyormuşsunuz. Ama yine de nasıl bir şey olduğunu çok merak ederseniz Stockholm’de Nordic Light Hotel’e uğrayıp geceliği 250 liradan başlayan fiyatlarla ışık terapisini deneyebilirsiniz. Para sizin, ben karışmam.

Fotoğraf: Paris Charles de Gaulle Havalimanı’ndaki ücretsiz ışık terapisi odası (kaynak).

Kaynaklar:

Read Full Post »

Norveç’in Türkiye’de popüler olan yanlarına değindikten sonra Norveç dillerinden başka dillere geçen kelimelerle kapatmıştık faslı. Norveçlilerin dünya dillerine armağan ettiği bir başka kelime de fiyort. Bu sözcükle Sait Faik’in bir cümlesinde karşılaşıp anlamını öğrenmek için sözlüğe bakacak olursanız şöyle bir tanımla karşılaşırsınız:

is. coğr. Fr. Norveç, İskoçya ve Kuzey Amerika kıyılarında buzulların oluşturdukları dik yamaçlı, derin eski buzul koyaklarının aşağı kesimlerinin deniz altında kalmasıyla oluşan körfez.

Biraz daha okursanız, bu fiyortların aşağı yukarı vadi gibi bir şey olduğu anlamı çıkar. Eğer “amaan, bir coğrafi şekilmiş işte,” deyip geçerseniz, büyük hata edersiniz. Sözlükte durduğu gibi durmaz fiyortlar. Norveç’in batı kıyısındaki oldukça “başarılı” fiyortlar Dünya Miras Listesi’nin en çok ziyaretçi çeken doğal varlıkları olarak biliniyor. Slartibartfast’ın övündüğü kadar var yani. “Gidin, görün,” diyeceğim, ama Eminönü’nden dolmuş kalkmıyor Bergen’e. Siz yine de gidin, görün.

Lysefjorden

Vikinglerin ülkesinde kuzeyde yaşayan Sami halkının dilini saymazsak iki resmi dil var: Nynorsk ve Bokmål. Nynorsk her ne kadar “Yeni Norveççe” anlamına geliyor olsa da, her şeyin yenisinin rağbet gördüğü dünyamızda pek o kadar kullanıcısı yok. “Kitap Dili” anlamına gelen Bokmål ülkede en çok konuşulan dil. Ülkenin her köşesine yayılmış çok çeşitli aksanlar Norveçlileri farklı seslere alıştırmış olmalı ki doğu komşusu İsveçlilerle ve güney komşusu Danimarkalılarla da anlaşabiliyorlar. Gerçi Danimarkalıların garip dillerinin Danimarka’da bile pek iyi anlaşılmadığı yönünde şakalar yapılıyor sürekli, ama İskandinavyalılar birbirlerini mükemmel olmasa da anlıyorlar.

Almanya'ya Giden İşçiler (Gilles Peress)

1970’lerde yapılan sondaj çalışmaları olumlu sonuç verince birden büyük bir zenginliğin üstüne oturan Norveç geçtiğimiz yıl Türkiye’den resmi ağızdan 100 bin vasıflı işçi talep edince Ankara’da bir binanın zemin katındaki ufacık Norveç Büyükelçiliği’nin telefonlarının kilitlendiğini, günlerini büyük ölçüde sessiz sakin geçirmeye alışmış Büyükelçilik çalışanlarının, her dakika “ben de gitmek istiyorum, nasıl gidebilirim?” sorularına muhatap olmaktan yaka silktiklerini de duyduk. Norveç tarihinin en düşük işsizlik oranına ulaştığı ve ciddi işgücü sıkıntısı çektiği bir dönemde, genç nüfuslu Türkiye’den “vasıflı işçi” talep ettiğinde İkinci Dünya Savaşı sonrasının Almanya’sına giden işçiler geldi hemen akla. Almanya’nın, yerle bir olmuş koca bir ülkeyi yeniden kurmak için, her türlü insana gereksinimi vardı belli ki. İstanbul’dan trene binenlerin Almanya’da davul zurnayla karşılanması ondandı elbet. Ama bugünün Norveç’inde “vasıflı işçi” denince kast edilen şey elbette 50’li yılların vasıfsız işçilerinden çok farklıydı. Norveç, önerinin yanlış anlaşıldığını (ve tabii Türkiye’nin kendisine yetecek kadar bile “vasıflı işçi”si olmadığını) fark edince açıklamayı geri almak zorunda kaldı. Buna herhalde en çok Norveç Ankara Büyükelçiliği çalışanları sevinmiştir.

Işık terapisi konusundaki soruyu unutmuş değilim, ama hem planladığım yazma sırasını bozmamak için, ama daha önemlisi, konuyla ilgili araştırma yapabilecek zamanı kazanmak için onu bir sonraki nota bırakıyorum.

Fotoğraflar:

  1. Lysefjorden’in Preikestolen’den görünüşü.
  2. Türk işçiler tren istasyonunda. (Münih, Almanya, 1973), Gilles Peress (kaynak)

Kaynaklar:

Read Full Post »

Anladığım kadarıyla Norveçli balıkçılar dünyada bir tek Türkiye’de ünlüler. 1995 verilerine göre ülke genelinde emek gücünün %4’ünü meşgul eden balıkçılık Norveçliler için, her ne kadar geçmişte (petrol bulunmadan önce) önemli bir geçim kaynağı olmuşsa da, bugün balıkçıların başka iş kollarında çalışanlardan, mesela çiftçilerden, önemli bir farkı yok. Ne var ki Türkiye’de Norveç denince akla gelen iki şey var: çok soğuk olduğu ve balıkçıları.

Belki Norveçli olduğu pek bilinmez, ama Türkiye’de Radyo Eksen’in çabasıyla azımsanamayacak bir üne kavuşan Helldorado vardır bir de. “A Drinking Song” parçaları 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türk Milli Takımı’nın ezgisi olarak seçilen Helldorado’yu Norveç’te neredeyse kimse bilmiyor. Zaten grubun web sayfasındaki haberler ve ziyaretçi defteri bölümlerinde Türkiye’ye ayrılan yerin büyüklüğü bu durumu belgeliyor. Sitede 2006 Ocak’ından sonra yayımlanmış haberlerin hepsi bir şekilde Türkiye’yle ilgili. Onlar da Norveçli balıkçılar gibi Türkiye’de kendi ülkelerinde olduğundan daha popüler.

Norveç’le ilgili ünlü bir başka konu Avrupa Birliği ile ilgilidir. Avrupa Birliği’ne ilk başvurusunu Birleşik Krallık’la birlikte 1963’te yapan Norveç iki kez beklemeye alınır. 22 Ocak 1972’de tarafların üyelik görüşmelerini tamamlamasından sonra Norveç hükümeti aynı yılın 24-25 Eylül’ünde konuyu referanduma götürür. Referanduma katılanların yüzde 53.5’i “Hayır” oyu verince hükümet istifa eder. 1994’te tekrarlanan referandumda da durum değişmez: katılanların yüzde 52.2’si “Hayır” der. Avrupa Birliği ile pek çok karşılıklı anlaşma imzalamış olan ve 2005 rakamlarıyla her yıl birliğe 240 milyon Euro kaynak aktaran Norveç hâlâ AB üyesi değildir, ancak Schengen bölgesindedir.

7 Haziran 1905’te İsveç’ten ayrılıp bağımsızlığına kavuşmasından 1970’lerde dünyanın ikinci en büyük petrol rezervini bulana kadar dünya tarihinde çok göz önünde olmamış olan Norveç her iki dünya savaşında da tarafsız kalmayı tercih eder. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler sürpriz bir saldırıyla Norveç’i işgal ederek onların bu tavrına son verir. Nazi işbirlikçisi (Nasjonal Samling lideri) Vidkun Quisling iktidara geçmeye çalışsa da Naziler ona yalnızca ufak bir bürokratik görev verip yönetimde aktif rol alırlar. Quisling’den geriye bir tek bazı Avrupa dillerinde “vatan haini” anlamına gelen soyadı quisling kalır. Neyse ki Norveç’in dünya dillerine kazandırdığı tek kelime değildir quisling; özellikle kuzey bölgeleri yılın önemli bir bölümünde karla kaplı olan ülkenin dünya dillerine armağan ettiği diğer kelimelerin kış sporlarıyla ilgili olması şaşırtıcı olmasa gerek: ski (kayak), slalom ve bir kayak disiplini olan telemark bu kelimelerin en ünlülerinden.

Kaynaklar:

Read Full Post »