Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘İdeoloji’

Resmi tarih, ısrarla Milli Mücadeleyi yedi düvelle savaş olarak sunmuş; ve yedi düvelle yapılan bu savaştan da muzaffer çıkıldığı düşüncesini kafalara sokmuştur. Bu konuda geliştirilen milliyetçi-kahramanlık söylemi (hamaset edebiyatı densin), sorunun özünü gözden kaçırmaya yaramıştır. Bu amaçla, o kadar büyük bir zorlama yapılmıştır ki, Şark Sorunu‘nu nihai olarak ‘çözmek’ üzere toplanan Lozan paylaşım anlaşmasına Türkiye’nin galip devlet olarak katıldığı izlenimi bile yaratılmıştır… Alınan sonuç ortadayken bu tür bir izlenimin yaratılabilmiş olması, birçok şeyin yanında, Türkiye’nin entelektüel azgelişmişliğini de ortaya koyması bakımından düşündürücüdür… Lozan ‘Barış Konferansı’, fiilî paylaşıma nihai noktayı koyup onaylatmak, yenik Osmanlı’ya hesap sormak üzere toplanmıştı. Oysa, Lozan Antlaşması yedi düvelle savaşın sonunda kazanılmış bir diplomatik zafer olarak sunulagelmiştir. Belli ki, Osmanlı’nın kalıntıları üzerinde içi boş bir kabuk olarak kurulan TC’nin ‘yeni yöneticilerinin’ hayali zaferlere ihtiyacı vardı… (s. 307-308)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Reklamlar

Read Full Post »

Osmanlı devlet yapısında da benzer bir durum vardı. Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı, Osmanlı sistemindeki şeyhülislâmlığın isim değişikliğiyle devamından başka bir şey değildir. Türkiye’nin laikliği, bu isim değişikliğinden ibarettir; ama bu ülkede isim değişikliğini önemseyen, ‘isme meraklı’ geniş bir ‘aydın’ kitle olduğu için, gerçek durumu ‘merak’ edenler her zaman sınırlı kalmıştır… Nasıl Cumhuriyet rejiminde Diyânet İşleri Başkanlığı, siyasi iktidarın bir egemenlik aracıysa, Osmanlı sistemindeki şeyhülislâmlık kurumu da padişahlık rejiminin bir egemenlik aracıydı. Şeyhülislâmın, bazen Padişahın iradesine karşı geldiği de olmuştur; ama bu onun ‘ilkenin, şerîatın densin, gereğini’ yaptığı anlamına gelmiyordu. Yeniçerilerin siyasi iktidar üzerindeki etkinliklerinin arttığı bir dönemde, Şeyhülislâm Esat Efendi, dönemin padişahı Genç Osman’ın Hacca gitme isteğine karşı çıkmıştı. Gerekçesi de şuydu: Padişahların hacca gitmesi farz değildir, adalet üzre ahalinin ahvalin görmek evladır… Aslında fetvayı veren Esat Efendi’ydi, ama fetvanın gerisinde Yeniçeriler, yani (gerçek) siyasi güç vardı. Esat Efendi’nin fetvasını dinlemeyen padişah Genç Osman, yeniçeriler tarafından katledildi. Dikkat edilirse, İslâmın beş temel şartından birini yerine getirmek isteyen bir padişaha bile, bunun ‘şerîata uygun olmadığı’ söylenebiliyordu… Aynı şekilde şerîatın açıkça yasakladığı fazicilik de Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından caiz görülmüştü… Fatih Sultan Mehmet, şer-i esaslara göre ‘kutsal’, dolayısıyla da ‘dokunulmaz’ olan Vakıf arazilerini ‘kamulaştırıp’ tımar sistemine dahil etmişti. Bütün bunlar, bizim yukarıda ifade ettiğimiz din-ideoloji, ideoloji-iktidar ilişkisinin yönü hakkında bir fikir veriyor. Şeyhülislâmların siyaseten katilleri yasak olduğu halde, IV. Murad, Ahizâde Hüseyin Efendi’yi, III. Mehmet de Hocazâde Mesut Efendiyle, Seyyid Feyzullah Efendiyi siyaseten katletmesi, Şeyhülislâmlık kurumunun konumu ve işlevi ve Osmanlı Devleti’nin bir şerîat devleti olup-olmadığı tartışmasına açıklık getirecek niteliktedir. (s. 176-177)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Haraç (vergi) toplama işini üstlenen mültezimler, devlete ödemek zorunda oldukları miktarın üstünde bir gelir elde etmek, bu işten kâr elde etmek durumundadırlar; ki bu, doğrudan üretici olan reâya üzerindeki ‘devlet korumasının’ ortadan kalkması ve sınırsız sömürüye açık hale gelmesi demekti. Fakat Osmanlı egemen sınıfı, tımar sistemini tasfiye etmeye girişmeden önce, ideolojik bir meşruluk zemini oluşturacaktı. Aslında şimdilerde özelleştirme konusunda yapılanların bir benzerini, daha 16. yüzyılın ikinci yarısında yapmışlardı. Nasıl şimdilerde özelleştirme lehinde ileri sürülen bir dizi uydurma gerekçeyle, özelleştirmeler ideolojik olarak ‘meşrulaştırılmaya’ çalışılıyorsa, o dönemde de tam bir ‘özelleştirme’ olan iltizam usûlüne geçiş için ‘ısmarlama gerekçeler’ uydurulmuştu. İltizam usûlüne geçiş ifraz uygulamasıyla başladı. Nasıl şimdilerde KİT’lerin neden zarar ettikleri, etmeleri gerektiği ‘kanıtlanmaya’ çalışılıyor ve bu amaçla ısmarlama gerekçeler oluşturuluyorsa, o zaman da tımarlı sipahilerin ellerindeki tımarlara elkoymak için ve iltizam usûlüne geçişin koşullarını yaratmak için, tımarlı sipahilerin deklare edilenden, ya da o günün terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, deftere kayıtlı gelirden daha fazlasını elde ettikleri kanıtlanmaya çalışılıyordu. (s. 148)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Barış Acar’ın, İnsancıl dergisinden yayımlanan, "Türkiye Küçük Burjuva İdeolojisinden Manzaralar" üst başlıklı yazılarını* keyif alarak, bolca da düşünerek okuyorum. Şimdiye dek tartışılma ihtiyacı hissedilmiyormuş gibi yapılan, aslında tartışmaktan kaçabilmek için sürekli halının altına süpürülen konulara kararlılıkla hücum ediyor.

Tabii bu denli az tartışılmış bir konuda herkesin bir anda uzlaşıvermesi (eğer sessizlikte uzlaşılmıyorsa) kolay değil. Evliliğin topluma karşı verilmiş bir taviz olduğu düşüncesinde Barış’a sonuna kadar katılıyorum (bkz. "Devrimci ve Evli"). Tam da bayrak açıp savaşılması gereken noktada, "bir imzacık"ın konformizmine sığınmak bana da büyük bir yenilgi olarak görünüyor. Verilen tavizin niteliği yapılan eylemin küçüklüğüyle (bir imzacık) ya da görünürde verdiği zararla değil, ilkesel önemiyle ilgilidir. Sorun da burada başlıyor: acaba bu coğrafyanın devrimci gelenekleri bu konuda ilkeler geliştirebildiler mi şimdiye dek? Topluma yakın, onunla iç içe olmaya çalışırken onun bayağı entegre bir bileşeni olup çıktık gibime geliyor. Kişisel yaşantıyla devrimci mücadelenin ekonomik, ideolojik ve, politik yüzlerini birbirine bağlayamadık bir türlü. Toplumun diğer bireylerinin başka boyutlarda yaşadığı bir yarılmayı biz devrimci eylemimizle kişisel yaşantımız arasında yaşar duruma düştük. Ne farkımız kaldı?

* Bu konuyu gündemimde tutmayı umuyorum. Şimdiye kadar yayınlanan yazılar şunlar (devamı da gelecek gibi görünüyor, bu konu öyle kolay kolay kapanmaz):

Read Full Post »