Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Hukuk’

İskitlâl Mahkemeleri, 1920 yılında, padişah hükümetinin casuslarına ve Milliyetçi kuvvetlerden artan sayıdaki firarlara karşı hızlı ve etkili bir araç olarak kuruldu. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bu mahkemeler kaldırıldı, ama Aralık 1923’te halifeyle ilgili bir mektubun yayınlanması üzerine yeni bir İstiklâl Mahkemesi İstanbul’a gönderildi ve Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulünden sonra yeniden iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Bir tanesi Ankara’da çalışıyordu, öbürü ise Doğu Anadolu’da âsileri yargılamak üzere şehirden şehre dolaşıyordu. Daha sonra aynı yıl içinde fesin kaldırılması gibi kimi reformların uygulanmasında bu mahkemelerden yararlanıldı. Geleneksel başlığın yerine şapkanın konmasını sağlayan ve “şapka kanunu” diye anılan bu yasa, halktan, özellikle Doğu’da ve Doğu Karadeniz’de, büyük tepki gördü. İstiklâl Mahkemeleri, yalnızca 1925 yılında 800 kişiyi mahkûm etti, 70 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Bu mahkemelerce Takrir-i Sükûn Kanunu dolayısıyla toplam 7446 kişi tutuklandı ve 660 kişi idam edildi (kaçanları saymıyoruz). Teoride, İstiklâl Mahkemeleri üyelerini Millet Meclisi kendi üyeleri arasından seçecekti. Uygulamada ise, yalnızca Mustafa Kemal’in çok güvendiği taraftarlarından oluştular, bunları kendisi büyük bir titizlikle seçti. Bu mahkemeler normal hukuksal prosedüre göre davaları yürütmüyorlardı. Sanık, mahkemede, hem hâkim, hem de savcı tarafından sorguya çekiliyordu. Sanığın avukat tutma, tanık çağırma veya mahkeme kararına karşı başka yere başvurma hakkı yoktu. Dahası, mahkemenin verdiği ölüm cezalarını meclis hemen onaylıyordu. (s. 219-220)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Tabii yine Türk tarihinin paradokslarından biridir, ki bizim ideolojimizde demokrasi işleri zorlaştıran bir faktör olarak görülür, her kafadan bir ses çıkacak, bu vakit kaybına yol açacak ve insanı zayıf düşürecek, oysa bize birlik ve beraberlik lazım! Onun için biz demokrasiyi devamlı erteleriz. O anda hep çözemediğimiz bir sorun vardır; komünizmden ötürü bir sorunumuz vardır, demokrasi ertelenir; Kürtler mesele olur, demokrasi ertelenir; İslamcılık, şeriat mesele olur, demokrasi ertelenir. Bizim kafamızda demokrasi âdeta bütün sorunları çözdükten sonra varılacak Nirvana gibi bir yerdedir. Herhalde demokrasi kavramına çok saygı duyduğumuz için! Halbuki demokrasi sorunlar çözülünce varılacak bir yer değil, sorun çözmek için uygulanabilecek bir yöntem. (s. 99)

Fransa ordusu harbe giderken Fransa kralının armasını yanına alır, giderdi. O armada beyaz zemin üzerine üç sarı zambak bulunuyordu. Paris şehrinin arması da kırmızı ve maviydi. Sonra Devrim oldu; kral, Versailles’dan getirilip Tuilleries’de oturmaya mahkum edildi. Karman çorman aylardı. Kralı da alkışlayanlar vardı ve kral hoş görünmek için kırmızı mavi Paris armasını kendi beyaz armasının üstüne koydu. Buradan Fransız bayrağı türedi. Ondan sonra tüm Avrupa ülkeri üç renkli bayraklar edindiler. Bir de Devrim’le birlikte geldiği için, renkler başında hiç de öyle olmayan biçimde yorumlandı; mavi özgürlük oldu, kırmızı kardeşlik, beyaz da eşitlik. Böylece ulusal bir bayrak çıkmış oldu, herkes süratle bir ulusal bayrak edindi. Prusya’yla savaşırken "Marseillaise" diye bir marş yazmışlardı; Marsilya’dan bir grup adam Devrim’e katılmak için bu marşı söyleyerek Paris’e gitmişti, adı da buradan geliyordu. Bir süre sonra "Marseillaise" Fransız ulusal marşı oldu. Sonra diğer ülkeler de kendilerine birer ulusal marş yazdılar… Bunlar yeni toplumsal örgütlenme biçimini, ideolojisini haklı gösterme yöntemleriydi. (s. 121-122)

Hukuk dışı yapılan şeylere göz yummamak gerekir. Machiavelli, "Amaçlar, uğruna kullanılan araçları meşrulaştırır," demiştir; artık evrensel olmuş bir laftır bu. İnsanlar karar vermeliler, Makyavelci mi olmak istiyorlar, başka bir şey mi? Tüm bunlar oldu diye sonuçta Türkler canavardır demek de gerekmiyor. Türklerin yaptığı her şeyi başkaları da kısmen, değişik zamanlarda yaptılar. Türklere özgü suçlar yok dünyada, bütün insanlar suç işlediler. Suç işlemek güçsüz olmakla ilgilidir; bir anlamda güçsüz olduğun için suç işlemek zorunda kalırsın, suç işlemeden o istediğin şeyi yapmaya gücün yetmez. Ama tabii suç işlemek aynı zamanda bir güç gösterisidir, çünkü bir gücün varsa suç işleyebilirsin, yoksa işletmezler. Böyle, paradoksal tarafı vardır suç olayının. Ben dünyada, elinde güç olup bunu suç işlemek için kullanmamış bir örnek bilmiyorum. Türkler de tam bu tanımlara uyan bir yakın dönem tarihi yaşadılar. Hem asıl gerekli olanlara güçleri yetmedi, hem de birtakım suçlar işlemeye güçleri yetti. (s. 131)

27 Mayıs böylece kendinden sonraki solun önüne âdeta tekrarlanması gereken bir program olarak çıktı ve her şeyi belirledi. 12 Mart olayında da yurt dışına kaçmayan herkes sonunda hapse düştü, bu furyadan pek kurtulan olmadı. Hapishanede hep bu mesele, Cunta ilişkileri konuşuldu ve o zamanın solu, Cunta’ya ve dolayısıyla Kemalizm’e karşı gelirkenkinden çok farklı bir tavırla çıktı, hapishaneden. Bunları reddederek çıktı. (s. 167)

Çünkü bizim sergilediğimiz davranışlara bakan büyük çoğunluk, bizim AB için ne tür bir kazanç, nasıl bir nimet olacağımızı anlamakta güçlük çekiyor. En iyimser beklentimiz, ‘inşallah hepsi böyle değildir’ demeleri olabilir. Bunun için, bütün medeniyetleri kurmuş ve aynı zamanda tarihin her anını kahramanca savaşarak geçirmiş, dünyada en asil ırk olduğumuzu, çok yüce olduğumuzu söylemeniz de korkarım yeterince ikna edici olmuyor. (s. 256)

Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Murat Belge, Berat Günçıkan (Söy.), 2007, İstanbul: Angora

Read Full Post »

copyleft Bilindiği gibi copyright, yani bir eser üzerindeki fikri haklar otomatiktir. Yani ürettiğiniz her şeyin fikri haklarına otomatik olarak sahip olursunuz. Yanına, yöresine “her hakkı mahfuzdur” vb. yazmanıza gerek yoktur. Bu, tabii, oldukça konforlu bir durum. İçeriği ürettikten sonra bir de onun üzerindeki hakları koruyucu önlemler almakla uğraşması gerekmiyor kişilerin/ şirketlerin.

Diğer taraftan, bir eser üzerindeki fikrî hakların insanlığın bilimsel birikiminin hızını kestiği görüşünde olan hatırı sayılır bir kitle de var. Fikir üzerinde mülkiyetin kaldırılması ya da sınırlanmasının daha kaliteliye daha çabuk ulaşmayı sağlayacağı, bir fikirden yola çıkılarak geliştirilen onlarca başka fikrin yolunu açacağı; bunun da bilimsel ve teknolojik gelişmeyi hızlandıracağı iddiası yabana atılır bir iddia değil. Konunun hararetle tartışıldığı yazılım çevrelerinde oldukça hızlı yaygınlaşan GNU/Linux sürümlerinin başarısı, bu görüşü destekleyen pek çok olgudan yalnızca biri. Yazılım dışındaki alanlarda da gün geçtikçe daha fazla yer edinen düşüncenin pratikteki en popüler örneklerinden biri de Wikipedia projesi. Dünyanın her yerinden kullanıcıların katkılarıyla hızla büyüyen özgür ansiklopedi Alexa listesine göre dünyanın en çok ziyaret edilen 7. web sitesi.

Özgür yazılım, özgür düşünce, özgür müzik, özgür içerik ve benzerleri, görünen o ki, önümüzdeki yıllara damgasını vuracak. Google, Sun, Microsoft gibi dünya devlerinin de işin felsefesini es geçme eğiliminde olsalar da “açık kaynak kodlu” yazılıma prim vermeye başlamaları boşuna değil.

Bütün bunların üstüne akla şu soru geliyor: Copyright (telif hakkı) otomatik olarak kişinin ürettiklerini kapsıyor. Yani bir ürünün fikri haklarını sahiplenmek çok kolay, çünkü hiçbir şey yapmak gerekmiyor. Peki ürettiklerini insanlığın özgür kullanımına sunmak isteyenler, bir sürü hukuki terimle uğraşmadan bu işi nasıl yaparlar? Creative Commons bu soruya yanıt vermek için var. Creative Commons sayesinde üretiminiz üzerinde kamuya ne gibi haklar vermek istediğinizi birkaç basit soruyu yanıtlayarak belirleyip, kendi isteğinize göre bir lisans oluşturabilirsiniz. Tabii üretiminizi kamusal alana vermek, GNU GPL, GNU LGPL ya da BSD lisanlarıyla lisanslamak gibi hazır seçenekleriniz de var.

Böylelikle hem üretiminiz üzerinde kendi haklarınızı korumuş, hem de kamuya sizin çalışmanızdan yararlanma hakkı tanımış olursunuz.

Bu blogda yayımlanan notlar, sağ sütunun en altındaki lisans sembolüyle belirtildiği üzere (linke tıklayarak içeriğini de görebilirsiniz) belirli ölçüde kamu kullanımına açık. Kaynak belirtilip özgün içeriğin linki verildiği ve ticari amaçla kullanılmadığı sürece blogda yayımlananların kopyalanması, dağıtılması, görüntülenmesi ve seslendirilmesi serbesttir. Lisans sayfasının İngilizcesine buradan ulaşılabilir. Creative Commons’ın Türkçeye çeviri işi sürmekte olduğu için, ne yazık ki, yukarıdaki Türkçe açıklamadan fazlasını vaad edemiyorum.

Bütün bunlar iyi hoş da, bir sorun var: siz üretiminizin bütün haklarına sahip de olsanız, bazı haklarınızı kamuya açıp bazılarını saklı da tutsanız, kopyala-yapıştır mafyasının gazabından kurtulamıyorsunuz. “O zaman bütün bu gürültüye ne gerek var?” diye sorabilirsiniz. Oldukça yerinde bulduğum bu sorunun yanıtını da önümüzdeki günlerde tartışalım. (Devamı)

Kaynaklar:

Resim bu kaynaktan.

Read Full Post »