Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Fransa’

Ghent Altar Panosu - İsa'nın Şövalyeleri Şövalyelikle ilgili bir önceki notta “Aslında Calvino’nun da sezdirdiği gibi bizim anladığımız anlamda “şövalye” yalnızca edebiyatın konusu mu olmuştu acaba?” diye sormuştuk. Ayşegül Keskin’in Gerçek Yaşamda ve Edebiyatta Geç Onikinci Yüzyıl Kuzeybatı Avrupası’nda Şövalyelik Etiği başlıklı yüksek lisans tezi bu konuyu akıcı bir dille ve ayrıntılı biçimde ele alıyor. Ben tezi özetlemek yerine (ki zaten pek kolay bir iş değil) onu kendi emellerime alet etmeyi planlıyorum. Bakalım neymiş bu şövalyelik…

Şövalyelik 11. yüzyıldan önce ve bu yüzyılın da önemli bir bölümünde sıradan bir atlı asker olarak değerlendirilmiş. Lâkin tam teşekküllü bir şövalye gibi giyinip kuşanmak çok pahalı olduğundan bu atlı askerlerin aynı zamanda varlıklı da olmaları gerekiyordu. Yani, en erken evrede sadece gerekli ekipmanı sağlayabilecek kadar varlıklı olan atlı askerlerin savaşlardaki başarılarından söz edebiliyoruz.

İşte 12. yüzyılın özelliği de burada ortaya çıkıyor. Bu yüzyılda aristokrasi (asiller), toplumun daha mütevazı kesimlerini kapsayacak şekilde genişleyerek küçük toprak ağalarını da içine almaya başlıyor. Soydan asil olmadığı halde bu sınıfa dahil olma çabasındaki toprak ağaları da dinî vurgusu da oldukça belirgin olan (Haçlı Seferleri gibi) savaşlara “şövalye” olarak katılarak unvanı kullanmaya başlıyorlar. Yapılan savaşların dinî niteliği nedeniyle, şövalyeliğe atfedilen erdemlilik, sadakât, cesaret gibi sıfatlara, belki bunları kapsayacak biçimde dindarlığın da eklenmesi gerektiğini anlıyoruz. Hıristiyanlığı yayma çabasının etkin bir parçası olmak belli ki en çok önemsenen şeylerden biri. Uzun ve ağır mızraklarını kullanarak savaşlarda yaptıkları hamlelerle orduların vazgeçilmez unsurlarından biri olmaya başlayan şövalyelerin popülerliği soyluların da bu unvanı kullanmaya başlamalarına yol açıyor.

11. yüzyılda formüle edilen miles Christi nosyonu, askerleri bir tehlike olarak gören kilisenin, bu tehlikeyi bertaraf edebilmek için savaşın her türlüsüne karşı olmaktan çark edip kilisenin düşmanlarına karşı savaşmanın günah olmadığını ileri sürer. Böylelikle şövalyeler kilise için bir tehlike olmaktan çıkıp kilisenin savunucularına dönüşüyordu. Bir zamanlar sıradan bir atlı olan şövalye artık soylu, zengin, kibar ve King Arthur’a bağlı bir imaja bürünüyordu.

Kaynaklar:

Reklamlar

Read Full Post »

Tabii yine Türk tarihinin paradokslarından biridir, ki bizim ideolojimizde demokrasi işleri zorlaştıran bir faktör olarak görülür, her kafadan bir ses çıkacak, bu vakit kaybına yol açacak ve insanı zayıf düşürecek, oysa bize birlik ve beraberlik lazım! Onun için biz demokrasiyi devamlı erteleriz. O anda hep çözemediğimiz bir sorun vardır; komünizmden ötürü bir sorunumuz vardır, demokrasi ertelenir; Kürtler mesele olur, demokrasi ertelenir; İslamcılık, şeriat mesele olur, demokrasi ertelenir. Bizim kafamızda demokrasi âdeta bütün sorunları çözdükten sonra varılacak Nirvana gibi bir yerdedir. Herhalde demokrasi kavramına çok saygı duyduğumuz için! Halbuki demokrasi sorunlar çözülünce varılacak bir yer değil, sorun çözmek için uygulanabilecek bir yöntem. (s. 99)

Fransa ordusu harbe giderken Fransa kralının armasını yanına alır, giderdi. O armada beyaz zemin üzerine üç sarı zambak bulunuyordu. Paris şehrinin arması da kırmızı ve maviydi. Sonra Devrim oldu; kral, Versailles’dan getirilip Tuilleries’de oturmaya mahkum edildi. Karman çorman aylardı. Kralı da alkışlayanlar vardı ve kral hoş görünmek için kırmızı mavi Paris armasını kendi beyaz armasının üstüne koydu. Buradan Fransız bayrağı türedi. Ondan sonra tüm Avrupa ülkeri üç renkli bayraklar edindiler. Bir de Devrim’le birlikte geldiği için, renkler başında hiç de öyle olmayan biçimde yorumlandı; mavi özgürlük oldu, kırmızı kardeşlik, beyaz da eşitlik. Böylece ulusal bir bayrak çıkmış oldu, herkes süratle bir ulusal bayrak edindi. Prusya’yla savaşırken "Marseillaise" diye bir marş yazmışlardı; Marsilya’dan bir grup adam Devrim’e katılmak için bu marşı söyleyerek Paris’e gitmişti, adı da buradan geliyordu. Bir süre sonra "Marseillaise" Fransız ulusal marşı oldu. Sonra diğer ülkeler de kendilerine birer ulusal marş yazdılar… Bunlar yeni toplumsal örgütlenme biçimini, ideolojisini haklı gösterme yöntemleriydi. (s. 121-122)

Hukuk dışı yapılan şeylere göz yummamak gerekir. Machiavelli, "Amaçlar, uğruna kullanılan araçları meşrulaştırır," demiştir; artık evrensel olmuş bir laftır bu. İnsanlar karar vermeliler, Makyavelci mi olmak istiyorlar, başka bir şey mi? Tüm bunlar oldu diye sonuçta Türkler canavardır demek de gerekmiyor. Türklerin yaptığı her şeyi başkaları da kısmen, değişik zamanlarda yaptılar. Türklere özgü suçlar yok dünyada, bütün insanlar suç işlediler. Suç işlemek güçsüz olmakla ilgilidir; bir anlamda güçsüz olduğun için suç işlemek zorunda kalırsın, suç işlemeden o istediğin şeyi yapmaya gücün yetmez. Ama tabii suç işlemek aynı zamanda bir güç gösterisidir, çünkü bir gücün varsa suç işleyebilirsin, yoksa işletmezler. Böyle, paradoksal tarafı vardır suç olayının. Ben dünyada, elinde güç olup bunu suç işlemek için kullanmamış bir örnek bilmiyorum. Türkler de tam bu tanımlara uyan bir yakın dönem tarihi yaşadılar. Hem asıl gerekli olanlara güçleri yetmedi, hem de birtakım suçlar işlemeye güçleri yetti. (s. 131)

27 Mayıs böylece kendinden sonraki solun önüne âdeta tekrarlanması gereken bir program olarak çıktı ve her şeyi belirledi. 12 Mart olayında da yurt dışına kaçmayan herkes sonunda hapse düştü, bu furyadan pek kurtulan olmadı. Hapishanede hep bu mesele, Cunta ilişkileri konuşuldu ve o zamanın solu, Cunta’ya ve dolayısıyla Kemalizm’e karşı gelirkenkinden çok farklı bir tavırla çıktı, hapishaneden. Bunları reddederek çıktı. (s. 167)

Çünkü bizim sergilediğimiz davranışlara bakan büyük çoğunluk, bizim AB için ne tür bir kazanç, nasıl bir nimet olacağımızı anlamakta güçlük çekiyor. En iyimser beklentimiz, ‘inşallah hepsi böyle değildir’ demeleri olabilir. Bunun için, bütün medeniyetleri kurmuş ve aynı zamanda tarihin her anını kahramanca savaşarak geçirmiş, dünyada en asil ırk olduğumuzu, çok yüce olduğumuzu söylemeniz de korkarım yeterince ikna edici olmuyor. (s. 256)

Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Murat Belge, Berat Günçıkan (Söy.), 2007, İstanbul: Angora

Read Full Post »

Bakmayın, biz “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diye biliriz ama lafın aslı biraz değişiktir. Hikâyeye göre, etkisiz ve saf olduğu rivayet edilen XVI. Louis’in yerine ülke yönetimini ele alan Marie Antoinette ekonomiyi batırıp Madame Déficit (Madam Bütçe Açığı) lâkabını alınca, kendisine ülkedeki ekmek kıtlığı hatırlatılır. O da “qu’ils mangent de la brioche,” deyiverir. Brioche, bolca yumurta ve tereyağı kullanılarak yapılan zengin işi bir tür ekmektir.

Still life with Brioche, Jean-Baptiste Siméon Chardin

Söz, İngilizceye “Let them eat cake” diye çevrilmiş. Türkçedekine çok benziyor. Zaten her ne kadar çeviri, sözün orijinalindeki nüansı es geçiyor gibi görünse de yöneticilerle halk arasındaki derin uçurumu yansıtması bakımından (çeviribilim açısından hiçbir önemi olmayan) benim kanaatime göre yerindedir.

Gelgelelim meseleyi biraz daha kurcalayınca işler değişiyor. Öncelikle bu sözün Marie Antoinette tarafından söylenmiş olduğuna dair kuşkular olduğunu fark ediyoruz. Gördüğüm kaynaklarda özellikle Jean Jacques Rousseau’nun 12 ciltlik İtiraflar’ının 1767’da yayımlanan altıncı cildine gönderme yapılıyor. Bir şeyler yemeden içki içemeyen Roussaeau, içkinin yanında yemek için ekmek temin ederken yaşadığı sıkıntıları anlattığı bölümde bir prensesin söylediği şu sözü hatırlatıyor: “Ekmek bulamıyorlarsa hamur işi yesinler.” Marie Antoinette ise 1770 yılında, Fransız Devrimi arifesinde tahta çıkıyor.

Bir yoruma göre de sözü söyleyen Antoinette olsa da, aslında kastettiği şey bambaşka bir şey. Söz konusu dönemde Fransa’da ciddi bir un kıtlığı yaşanıyor. Ekmek fırınlarının halkın büyük çoğunluğu tarafından satın alınan basit ekmeği üretmekten vazgeçip kaliteli ekmeklerden yüksek kâr elde etmelerini engellemek için monarşi ekmek fiyatları üzerinde sıkı bir denetim kuruyor. Kaliteli ekmeğin fiyatını da basit ekmeğe yakın bir seviyeye çekiyor. Un kıtlığı Antoinette’e haber verildiğinde o da bir çözüm olarak daha az unun kullanıldığı briocheun fiyatını basit ekmekle eşitlemeyi öneriyor. Bu iddiaya göre Antoinette sorunu çözmek için çaba sarf ediyor aslında.

Bu tarihsel olasılıkların hiçbiri sözün bugün kazanmış olduğu anlamı değiştirmiyor. Dost meclislerinde “işin aslı öyle değil,” diye başlayıp aferin almak mümkün tabii, ama ekmeğini taştan çıkaranlarla ekmek elden su gölden yaşayanlar arasındaki tarihî mücadeleyi ifade eden bu söz uzun süre, en azından ekmek temel gıda maddesi olma vasfını koruduğu sürece, bu semalarda tınlayacak gibi görünüyor.

Resim: Still Life With Brioche, Jean-Baptiste Siméon Chardin, 1763 (kaynak)

Kaynaklar:

Read Full Post »

Müzik Neyi Anlatır On yedi ve on sekizinci yüzyılların müziğinin anlamını bulup çıkarmak bu müziğin üzerine yüzeysel olarak geçirmiş olduğu dışsal biçimi delip içine girmek sorun halini alır. Daha sonraki bir çağın bakış açısından bakıldığında, her şey tersyüz haldedir. En derin düşünceleri, en keskin coşkuları taşıyan müzik yapıtları, basit biçimde teknik elkitapları, gençlerin üzerinde eğitsel çalışmalar yapacakları alıştırmalar" ya da amatörlerin evlerinde oyalanacakları "oda müziği" diye sunulmaktadır. En kibirli soyluluğun beğenisine yaraşır, ruhça yüksek bir trajedi olmayı taslayan klasik ya da "ciddi" opera ise, gerçekte, öyküsüyle, kişileriyle çocuksu mu çocuksudur. Hafif eğlence diye ortaya çıkan komik opera ise, en ciddi toplumsal düşünceleri, en gerçekçi beşeri imgeleri içerir. Müziksel biçim ve içerik bakımından sözcüğün en doğru anlamda "büyük" ve derin düşünürler olan müzisyenler, uşak giysisi içinde hizmetinde bulundukları feodal aristokrasiden, statüsü bir aşçınınkinden pek de yüksek olmayan bir zanaatçı ve hizmetkar muamelesi görürler. Daha önceki çağlarda folk ve dindışı öğelerine direnmiş olan dinsel müzik, şimdi dinleyicisini elden kaçırmamak için operaya iyice yaslanmış, her türlü şarkı ve dans müziğine kucağını açmıştır. Armoni ve müzik biçimlerine ilişkin ansiklopedik çalışmaları somutlayan büyük dramatik ve karmaşık müzik yapıtları -müzik üretiminin büyük bölümünü denetleyen feodal soyluluğun katında her türlü müzik ille de kulağa hafif ve kıvrak bir dans gibi gelmek zorunda olduğu için- üstünkörü bir biçimde dans derlemeleri olarak sunulur.

İçerikle biçim arasındaki bu apaçık çelişmede müzik, çağın gerçek yaşam koşullarının çelişmelerini yansıtmaktadır. İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’nın ekonomik yaşamı merkantil ve kapitalisttir. Ama, İngiltere dışında her yerde devlet biçimi, feodalizm kalıntısıdır; gösterişli ve savurgan saray monarşileriyle köylünün sırtından geçinen ve bir onun kadar savurgan ve asalak olan toprak aristokrasisi egemendir. 1648 devriminin kapitalizmin gelişmesine hız verdiği İngiltere’de bile, devleti, büyük toprak sahibi-tüccar karması yönetmektedir. s. 30

Müzik Neyi Anlatır, Sidney Finkelstein, çev.: M. Halim Spatar, 2000, İstanbul: Kaynak

Read Full Post »