Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Ergenekon’

Kalpaklı Adam Son zamanlarda kafasında kalpakla dolaşan tuhaf adamlar türedi. Bu tuhaf adamların fikir babaları şimdi Silivri’de Ergenekon davasından yargılanıyorlar. Belki 20. yüzyılın başında kafaya takılan takkenin insanın kimliğiyle, kişiliğiyle bir ilgisi olduğunun düşünülmesi normaldi, ama bugün kalpağı bir ideolojik simge haline getirme çabası komik gerçekten. Kalpak II. Meşrutiyet’ten sonra da rağbet gören bir başlık olmuş.

Batı’nın Türkiye üzerendeki etkisi arttıkça “Avrupa görmüşlerde” fese karşı oluşan tepki de şiddetlendi. Çünkü fes geri kalmanın bütün suçlusu olarak görülüyordu. Bundan dolayı, II. Meşrutiyetle beraber Genç Türklerde fesin yerine yeni, ancak şapka olmayan bir başlık koyma çabaları görüldü. 1908 İhtilalcilerinin büyük kısmının başında, Orta Asya’dan Türklerin getirdiği, fakat sonradan yalnız Hıristiyan reayanın kullandığı, 19. yüzyıl ortalarında onların da kafalarından attıkları kalpak vardı. (s. 21)

(Orijinal kaynak: İslâmda Başlık, Orhan Koloğlu, Ankara: TTK Yayınları, 1978, s. 60)

Bu alıntının da sezdirdiği üzere, şapkaya karşı bir tepki var Osmanlı aydınlarında. Festen mutlu değiller, değiştirmek istiyorlar, ama hemen şapkaya da geçemiyorlar. “Şapkalı gâvur” ilan edilme ihtimali bu düşüncelerini yeniden gözden geçirmeye itiyor onları. Şapkayı kimliğinin doğal bir parçası olarak giyebilen Avrupalılara duyulan saygı ve Batılılaşma çabası ile kendi kültürünü inşa etme gayretinin çatışmasını görüyoruz sanırım.

Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi fesi tekrar birinci plana çıkardı. Bu olay fesin şapkalılara karşı kinini artırdı. Balkan Savaşları fes-şapka çekişmesine yeni bir gerginlik getirdi. Osmanlı Devleti fes ithalâtının büyük bir kısmı Avusturya’dan yaptığı için, bu mallara boykot ilan edildi. Selanik’e giren Yunan kuvvetlerinin esir Türk erlerinin ve subaylarının feslerine haç işareti çizmeleri veya yapıştırmaları, başlığın bir dini inancın temsilcisi sayılması eğilimini büsbütün kuvvetlendirdi. Hatta bu savaşla ilgilenen Hindistan Müslümanları arasında, fesi dini nitelik sayan inancın kökleşmesine yol açtı. Bu yıllarda da yabancılarla yapılan anlaşmalara “fes giyme” şartı konmaya devam etti. (s. 22)

(Orijinal kaynak: İslâmda Başlık, Orhan Koloğlu, Ankara: TTK Yayınları, 1978, s. 63-64)

Dün şapka, bugün türban… Kafaya takmaya seviyoruz. Yapılan iş anlaşmalarında yabancıların fes takmasını zorunlu kılarak geleneksel kafa karışıklığı bir kez daha dünya aleme gösteriliyor. Bir başka kafa karışıklığı da kafaya takılan şeyin adıyla ilgili:

Kurtuluş Savaşı ortamında hava tümüyle şapkanın aleyhineydi. Halk
arasında kötülük yapan bir Hıristiyan “gâvur”, çok kötüsü ise “şapkalı gâvur”du. Şapka konusunda bir fikir birliği yoktu. Şapkadan yana olanlar sakınarak gidilmesini öneriyorlardı. Halkın tepkisi dikkate alınarak “alıştırma süresi” kabul edilmeli, önce bazı kimseler şapka giymeli, saldıranları polis önlemeli, şapka giyme özgürlüğü anlatılmalıydı. Ordunun kullandığı “Enveriye” adlı başlık katılaştırılmalı, sonra devlet memurlarına zorunlu tutulmalı böylece 3–5 yıl sonra şapka yerleşebilirdi. Ayrıca şapka adı kullanılmamalı, “Siper-i Şemsli Serpuş”, yani güneş siperli başlık adı verilmeliydi. (s. 23)

(Orijinal kaynak: İslâmda Başlık, Orhan Koloğlu, Ankara: TTK Yayınları, 1978, s. 79-80)

“Şapka takalım, ama adına başka bir şey diyelim, belki millet anlamaz.” Bunun adı aşağılık kompleksi değilse nedir Allah aşkına?

Serpuş Meselesi

Kaynaklar:

  • Cumhuriyet Döneminde Şapka Devrimi ve Tepkiler, Kamuran Özdemir, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, Eskişehir

Fotoğraf:

Kalpaklı bir adamın silüeti, Fotoğrafçı: Ted Thai, Mart 1990, Life (kaynak)

Reklamlar

Read Full Post »

Çok partili dönemin ilk yıllarıyla bugün arasında kurmaya çalıştığım bağlantı aynı gün Can Dündar tarafından da köşesinde dile getirilince (bkz. “Sapık mıyım?”) açıkçası biraz telaşlandım. Neme lazım, bu kadar benzerlik kolay açıklanacak şey değil. Neyse ki Dündar’ın yazısıyla benim notum arasında yeterli ölçüde fark var. Yoksa belki böyle bir açıklama yapmaktansa o notu silmeyi tercih edecektim.

CHP’nin dini siyasete malzeme yaparak prim toplama çabası en hafif ifadesiyle gülünç tabii. Partinin dünüyle bugünü arasında böyle bir benzerlik olması da manidar. Sadece CHP’nin dünüyle bugünü değil, aşağı yukarı aynı kesimi temsil eden DP ile AKP arasındaki devamlılık ilişkisinin doğurduğu benzerlikler de Türkiye siyasi tarihinde belirgin iki çizgiyi imlemek açısından dikkate değer. Ancak DP ile AKP arasında benzerlikler olduğu gibi farklılıklar da var. Üstelik bunlardan bir tanesi, bana göre, hayli ilgi çekici.

Menderes ekonomiyi istikrara kavuşturmak için gerekli olan ve halkın hoşlanmayacağı önlemleri alacak güvenden yoksundu. Bir yıl sonra, Ekim 1959’da sadakatle hizmet ettiği müttefikin bu zor alanda kendisine yardım edeceği umuduyla Amerika’ya gitti. Maliye Bakanı Hasan Polatkan, 5 ya da 6 yüz milyon dolarlık bir yardım paketi için zemin hazırlamak üzere önceden gitmişti. Ancak, başkan Eisenhower, Menderes hükümetinden umudu kesmişti. Para vermeyi reddetti. Bu noktada, o zamana kadar kararlı bir soğuk savaşçı olan Menderes gelecek Temmuz’da Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmeye karar verdi. Bu karar oldukça dikkat çekiciydi; çünkü Menderes Birleşik Devletler’de bulunduğu sırada kendisini dinleyen Amerikalıları Sovyetlerin detant girişimlerine aldanmamaları, böyle bir düşmana güvenilemeyeceği konusunda sürekli uyarmıştı. * s. 143

Müttefikini değiştirmek konusunda aceleci davranan Menderes’in yolu 27 Mayıs 1960 darbesiyle kesilir. Darbeyle Menderes’in siyasetindeki değişim arasında direkt bir bağlantı kurmak abartılı olur elbette. Yine de, bu koşullarda, gözden düştüğü anlaşılan Menderes’i indirmek isteyen subayların ABD’nin onayını almakta zorlanmayacaklarını söyleyebiliriz, sanırım. DP çizgisinin bugünkü temsilcisi olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ise Amerikancılıktan yana hiç sorunu yok neyse ki; siyasi istikbalinin ne tarafta olduğunu çok iyi anlamış görünüyor. Avrasyacılık gibi hayallere kapılanların da cumhuriyet tarihinin en sen getiren davalarından biri olan Ergenekon dolayısıyla hakim karşısına çıkarılmış olmaları bir tesadüf olmasa gerek.

Feroz Ahmad, darbeyi toplumdaki genel huzursuzluğa ve ordunun genç subaylarının sosyal statülerinden duydukları rahatsızlığa bağlıyor. DP iktidarının sürekli ertelediği askeri reformlar ve askerlerin giderek kötüleşen yaşam koşulları darbeyi hazırlıyordu.

Menderes’in, maliyeti çok yüksek olan askeri reformlar konusundaki tutumu, işçilere grev hakkı verme konusundaki tutumuna benziyordu: Ekonomi gelişene ve üretken hale gelene kadar geçiştirmek ve sonra kapıyı biraz aralamak. * s. 150

Cemal Gürsel

Aslında MBK (Milli Birlik Komitesi) içinde ikili bir bölünme oldu: Gürsel’i ve ılımlılar olarak betimlenebilecek generalleri kapsayan bir grup, iktidarı sivillere devretmek istiyordu. Bunlar, Onar grubunun liberal ve demokratik bir Türkiye önerisini destekliyorlardı. İkinci grup, radikaller, en öndeki Albay Türkeş’le birlikte, esas olarak küçük rütbeli sunaylardan oluşuyordu. Bunlar, profesörlerin tasarladıklarından daha kapsamlı bir yapılanmayı gerçekleştirmek için cuntanın iktidarda kalmasını istiyorlardı. Hatta bunlar bir “yeni kültür”den, Nasır’ın Mısır’ını örnek alan partisiz bir popülist siyasal sistem yaratmaktan söz ediyordu. * s. 154

ABD, Sovyetler Birliği (Rusya), CHP, din istismarı, darbe, Nasır, Türkeş, ordu, vb. Size de hep aynı filmi izliyormuşuz gibi gelmiyor mu?

Fotoğraf:

  • “General Cemal Gürsel”, Fotoğrafçı: James Burke, kaynak

Kaynak:

  • Modern Türkiye’nin Oluşumu, Feroz Ahmad, çev.: Yavuz Alogan, 2008, Kaynak Yayınları, İstanbul

Read Full Post »

Abdülkadir Aygan’ın açıklamalarından bir arkadaşımın gönderdiği bir link dolayısıyla haberdar oldum. Hakan Akçura’nın blogunda yer alan, Aygan’la yapılmış üç buçuk saatlik görüşme kaydının linkiyle. Videoyu izlemeyi birkaç günde ancak bitirebilmiştim ki meselenin Türkiye’nin de gündemine düşmüş olduğunu öğrendim. Sonrasında Musa Anter’in yeğeni Orhan Miroğlu “Abdülkadir Aygan katilim olabilirdi” diye yazdı. En son Taraf’tan Neşe Düzel Aygan’la ancak üç günde yayımlanabilecek uzunlukta bir röportaj gerçekleştirdi.

(Fotoğraf: Abdülkadir Aygan arşivi / Hakan Akçura / open-flux.blogspot.com)

4 Şubat 2005 tarihinde Milliyet gazetesinde yayımlanan bir haberde Aygan’ın itiraflarından oluşan kitaptan kısaca söz edilerek, bazı açıklamalara yer verilmiş. Aradan geçen 4 yılda Ergenekon davasıyla ortaya çıkmaya başlayan bazı gerçeklere rağmen bu açıklamalar/ itiraflar pek ilgi görmemiş.

Aygan’ın ön plana çıkmasına neden olan gelişme Emekli Albay Abdülkerim Kırca’nın intiharı oldu. Kırca’nın cenaze törenine tam tekmil katılan Genelkurmay, kamuoyuna “açık mesaj” verme geleneğini sürdürse de açıklamalar bir kenara atılacak cinsten değil.

Resmi makamların şimdiye dek kabul etmediği JİTEM’e ve yakın tarihimizdeki faili meçhul cinayetlere ilişkin açıklamalar hangi uygar ülkede olsa infial yaratırdı herhalde. Bizde şimdilik Aygan’ın İsveç’ten iadesinin istenmesi dışında bir gelişme yok. İsveç’in, koruma altındaki Aygan’ı Türkiye’ye iade etmeyeceği de gün gibi aşikâr. (Yine Hakan Akçura’nın bildirdiğine göre Aygan 29 Ocak’ta İsveç polisi tarafından gözaltına alınıp serbest bırakılmış) Açıklamaların ciddiye alınmaması gerektiği iddiasında olanların en çok sığındıkları argüman, Aygan’ın sözüne güvenilmez bir itirafçı olduğu. Bunu söyleyenler “itirafçı” ile “iftiracı”nın yakın anlamlı olduklarını da imâ etmekten çekinmiyorlar. Neşe Düzel’in gerçekleştirdiği röportajda buna da cevap veriyor Aygan:

Mesela şimdi bana sözde itirafçı diyorlar. Peki, ben PKK’dan ayrılıp geldiğimde bana itibar ediyordun. Ben o zaman sözde değildim. Özdeydim. Benim ifadelerimi doğru kabul ettin ki, birçok operasyon yaptın. Beni 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tâbi tuttun, bölge komutanının kaldığı lojmanın bitişiğinde lojmanda oturttun. Bölge vali yardımcısının komşusu yaptın. Elime her türlü silahı verdin. (kaynak)

Aygan’ın açıklamalarının ne kadarının doğru ne kadarının yanlış/ çarpıtma olduğu nasıl olsa açığa çıkacak. Ben de en azından “Tuncay Güney’i Dinleyenler Abdülkadir Aygan’ı Duyacak mı?” diye soran Fatih Polat’ın sorusunu yerinde bulduğumu belirtmiş olayım.

Konu muhalif basında 2004 yılından itibaren kendine yer bulmuş.

Konuyla ilgili Evrensel gazetesi haberlerinden bazıları:

Konuyla ilgili Birgün gazetesi haberlerinden bazıları:

Neşe Düzel röportajları:

Read Full Post »

Bu, İTC* dönemindeki tipik bir olguyu, yani düşük rütbeli subayların olağanüstü siyasal prestijini göstermektedir. Genelkurmay Başkanı görece düşük rütbelerine rağmen (rütbeleri kaymakamlıktı) Enver veya Fethi’ye karşı hukuk yoluna başvurmaktan âciz görünmektedir. Sadrâzam, aralarındaki anlaşmazlığı çözmek amacıyla kendisinin cepheye gitmesinin uygun olacağını düşünmüştür, daha sonra, birçok defa, önemli ulusal siyaset sorunlarını görüşmek üzere Enver’i Çatalca Cephesi’nde ziyaret edecektir. Görünen o ki, bu subaylar İTC’deki yerleri dolayısıyla askerî disiplini hiçe sayabilmektedirler. Bunun en çarpıcı örneğini 1916-1918 yılları arasında Mustafa Kemal’in verdiğini göreceğiz. s. 96

* İttihat ve Terakki Cemiyeti

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Bu size de günümüzün (ya da dünümüzün) Meclis soruşturma komisyonlarının davetlerine icabet etmeye tenezzül etmeyen çok prestijli bazı subaylarını anımsatmıyor mu?

Read Full Post »

Orhan Miroğlu bugünkü yazısında (‘Tehcir ve Taktil’, 14 Ocak 2009, Taraf) Ergenekon operasyonunun Avrupa’da gerçekleşmiş Gladyo operasyonlarından bir yerde farklılaştığını söylüyor: halkın dava ekseninde ikiye ayrılması. Avrupa’daki Gladyo davalarının toplumsal etkilerinin neler olduğunu bilemiyorum. Fehmi Koru, günlerdir İtalya’daki operasyonla Ergenekon arasındaki benzerlikleri serimleyip ve hattâ selefine bakarak halefi hakkında projeksiyonlarda bulunurken işin daha çok "organizasyon şeması" kısmıyla ilgilenir görünüyor. Oysa, Miroğlu’nun da değindiği gibi bütün Avrupa’yı sarsan bu operasyonların toplumda bizdeki denli derin bir çatlak oluşturmamış olması pekâla mümkün. En azından akla yatkın geliyor. Bizde "vatan, millet, Sakarya" edebiyatıyla insanlığa karşı suç işlemek epeydir "normal" kabul edildiğiden Ergenekon’un avukatlığına soyunmak o kadar da zor olmuyor.

Miroğlu’nun yazısının başlığını Vahakn N. Dadrian ve Taner Akçam’ın yeni hazırladığı Tehcir ve Taktil, Divan-ı Harb-i Örfî Zabıtları başlıklı kitaptan ödünç alıyor. Ayşe Hür de Ermeni kırımı dolayısıyla sorumlu tutulan İttihatçıların yargılandığı Divan-ı Harb-i Örfî mahkemelerine 11 Ocak’taki yazısında ("İstanbul Divan-ı Harb-i Örfî Yargılamaları", 11 Ocak 2009, Taraf) yer vermişti. Sürecin gerçekten derin devletle hesaplaşmaya varıp varamayacağı, varacaksa işin bütün veçhelerini kapsayıp kapsayamayacağı henüz netleşmiş değil. Ama böylesi bir hesaplaşmanın sancısız olacağını düşünmek için hiçbir neden yok. Esas sorunsa, bunca zamandır özenle ilgisizleştirilmiş, düşünmekten uzaklaştırılmış halkın bu hesaplaşmada herhangi bir rol almasının neredeyse olanaksız olması. Bu da olanları büyük ölçüde bir çıkar çatışmasının çözülmesi perspektifiyle sınırlıyor, ne yazık ki.

Read Full Post »