Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Edebiyat’

Ne kadar süreceğini bilmediğim bir kış uykusuna yattığımı duyurduğum posta verilen tepkiler cesaret vericiydi. Kendimi ağırdan satmak, naz yapmak gibi bir huyum yoktur. O nedenle, o posta yorum yapanlara karşı kendimi borçlu hissettiğimi söyleyebilirim. Söylemek istediğim “bıraktım artık yazmayacağım” değil “artık yazamıyorum, beklentilerinizi düşük tutun” kabilinden bir şeydi. Ama işte onu bile doğru dürüst ifade edememişim belli ki.

Neyse… Blog üzerine düşünürken konu sık sık blog yazısının nasıl bir edebî türe karşılık geldiği sorusuna gelip dayanır. Hani her yazılan şeyin bir türü olması gerekiyor ya, madem öyle, buyurun blog postu da bir yerlere yerleştirin o ünlü edebî türler tablosunda. Tuhaftır, kendime bu soruyu her sorduğumda verdiğim cevap şuna yakın bir şeydir: “Kendim için notlar tutuyorum ve başkalarını da ilgilendirebileceğini, hattâ başkalarının da benim düşüncelerime katkıda bulunabileceğini düşündüğüm için herkesle paylaşıyorum.”

Bu beylik cevabın içten olduğunu varsayalım. O durumda bile başka sorulara davetiye çıkarıyor. Meselâ blog yazısını yazarken seçilen üslup “günlük”ten çok “köşe yazısı”na (fıkra) yakın düşmüyor mu? Yani iş, en azından bir süre sonra, “kendim için yazdığım notları başkalarıyla paylaşmak”tan başka bir alana, “kendim için başkalarına yazılar yazmaya” kaymış olmuyor mu? Başkalarına sunulan, onlardan onay bekleyen düşünceler, (aslında cevap beklenmese de) başkalarının cevaplaması için sorulmuş sorular… Sonunda blog, o “başkaları”yla iletişimin bir biçimine dönüşmüyor mu? O zaman -kendimize itiraf etmemiş olsak da- daha en baştan murat edilenin bu olmadığından nasıl emin olabiliriz? Artık yorulduğumuzda, elimiz klavyeye gitmez olduğunda, o “başkaları” itiraz edip “yaz!” derse ne karşılık veririz?

Madem iş dönüp dolaşıp “iletişim”e dayanıyor, aklıma takılan, ne zamandır başka blog yazarlarına da sormak istediğim bir soruyu buradan sorayım: Bir blog yazarı okurundan ne bekler? Siz okurlarınızdan ne bekliyorsunuz?

Bu soruyu, burada bu şekilde yayınladığıma göre herkese, ama özellikle Hasan Rua‘ya, Furkan‘a, Cihan‘a ve Mehmet Hayri‘ye sormak istiyorum.

Reklamlar

Read Full Post »

Morde ratesden,

Esur tinda serg! Teslarom portog tis ugor anleter, ferto tagan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk!

Ubor-Metenga

Oğuz Atay “Korkuyu Beklerken”in isimsiz protagonistine gelen mektupta bunlar yazılıdır. Kendini yalnızlığa mahkûm etmiş, toplumdan korkan, yalıtılmışlığını anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir adamın fizikî olarak evine hapsolmasının ironik hikâyesidir anlatılan. Lâkin iş bu kadarla kalmıyor. Bu öyküyü, bana yönelik kaleme alınmış uzunca bir eleştiri metni gibi okumaktan kendimi alamıyorum. Okurken altını çizdiğim noktaları şimdi okuduğumda aynı duygunun içimde canlandığını fark ediyorum. Böyle bir okumanın kötü tarafı, eleştiri ağırlaştıkça savunmaya geçme ihtiyacı hissedip yazarla tartışma eğilimi göstermek oluyor. Oğuz Atay’ın bana haksızlık ettiğini düşündüğüm çok yer oldu. Dahası, bu özdeşleşmeyi Atay’ın üslubuna bağlamanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Hattâ metinde sürekli kendini belli eden ironi tam tersi bir etki yapıyor, okuru yabancılaştırıyor. Ama bu bile söz konusu özdeşleşmeye engel olamıyor.

Öykü üzerine söylemek istediğim o kadar çok şey var ki hiçbir şey söyleyemiyorum. O nedenle sözü Oğuz Atay’a vermek niyetindeyim, varsın kusur bulsun…

Bütün hayatım ayıklamakla geçti, gene de bitiremedim süprüntüleri atmayı. Bankanın çirkin defterini buldum. Allahtan kimse görmüyordu yaptıklarımı. İşimde de bunun için yalnızdım; herkese, istediğim yanımı gösteriyordum böylece. (s. 41)

Yazma işini bıraktım. Esaslı bir adam olsaydım bırakmazdım. (s. 42)

Doğa-durumuna ya da doğal hale yapılan vurgu bütün öyküye egemen. Şu alıntılar bu vurguyu çok güzel gösteriyor:

Gözkapaklarım ağırlaşıyordu. Sevindim. (s. 49)

Her zaman böyle öfkelenebilsem. Nerde. (s. 51)

Gerçek bir acı duyduğumdan bile kuşkum vardı. (s. 65)

Heyecanlarımı hep gelecekteki günler için saklamıştım. (s. 66)

Bedenden, bir başka deyişle insanın hayvansı yanından gelen “uyku”, “öfke”, “heyecan”, “acı” gibi hallere duyulan özlem acı verici. Bütün ömrünü yaşamı kontrol altına alma çabası içinde geçirmiş bir mahlûkun yenilgiyi kabullenişi…

Bu mahlûk, evde yalnız başına olduğu halde şunları düşünüyor:

“Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başıma kalmıştım.” (s. 56)

Ömrümü eşya ile geçiriyordum. Eşyayı da sevmiyordum galiba. (s. 64)

Yeteneklerimi sevgisizlik yüzünden boşuna harcamıştım: Resim yapmayı becerebildiğim halde, resmini yaptığım şeyi bir türlü sevemediğim için, resimler biçimsiz olmuştu, yarım kalmıştı. Tabiatı sevdiğimi göstermek için, medeniyetten kaçan insanların görünüşüne bürünebilmek için, bu Allahın belâsı ıssız yerde bahçeli bir ev tutmuştum; fakat bahçeyi otlar sarmıştı. Hiçbir ağaç çiçek filân yetiştirememiştim buraya geldiğimden beri. İki kiraz ağacı da kurumuştu bu arada. Bir saksı bile koymamıştım; ne eve, ne de bahçeye. Gösterişten ibarettim. (s. 65)

Bahçeye bir tohum ekmiş olsaydım, belki de onu yerdim şimdi. (s. 72)

Bu sefer, sarı yapraklar kaybolmadan onları uzun uzun seyrettim. Her zaman kaçırırdım da. İnsanlar ne buluyordu bu sarı yapraklarda? Yağlıboya tablolarda gene neyse, fakat yerde? Bilmem ki. (s. 75)

O kadar ağır eleştirinin ardından, neyse ki, mikrofonu bana da uzatıyor Atay:

Ben! diye bağırdım bütün gücümle. Sonra adımı tekrarladım birkaç kere. Ben, burada gizli bir mezhebin kurbanı olarak bir saksı çiçeği gibi kuruyup gidiyorum. Ben, çiçeklere bakmasını bilmediğim gibi, kendime bakmasını da bilmiyorum. Ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkûm edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum. (s. 79)

Notlar:

  • Mektup, yine öykünün içinde aşağı yukarı şu şekilde çevrilmiş:

Sayın beyefendi,

Size ihtar ediyoruz! Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden hiç çıkmamanızı size kesinlikle bildiririz. Dikkat!

Üstün-Yol

  • Eleştirildiğim hissine kapıldığım bir başka yazar da Yusuf Atılgan’dır. Ama o başka bir hikâye ve başka bir zaman anlatılmalı.
  • Oğuz Atay, yaşasaydı, bugün 75. yaşını geride bırakmış olacaktı.

Fotoğraf buradan.

Read Full Post »

Hemingway [Gustave Flaubert] "Tek başına dolaşan biri için ne kadar da ıssızdır dünya!" "Bence insanlığın tek bir hedefi var: acı."

Madam Bovary ve Duygusal Eğitim romanları Avrupa için çığır açıcı oldu. Diğerlerinin aksine o, kahramanlarını müstesna kişilikler olarak betimlemek yerine ortalama kişilikler olarak betimlemeyi seçmişti ve bu, en azından, Avrupda’da ilk kez yapılıyordu. Bugün Balzac ve Stendhal ile birlikte Fransız gerçekçi roman geleneğinin üç büyük yıldızından biri kabul edilen Flaubert de tıpkı onlar gibi zamanında Fransız Akademisi üyeliğine layık görülmemişti .1856’da yayınlanan Madam Bovary‘nin müstehcenlik içerdiği iddiasıyla, o günlerde yazar hakkında dava açıldı. Davayı açan Savcı Pinard, Flaubert kadar olmasa da bugün hâlâ meşhurdur.

[Ernest Hemingway] Gazetecilik, savaş muhabirliği, ambülans şoförlüğü yaptı. Avcılığa, balıkçılığa, boksa ve özellikle de boğa güreşlerine düşkündü. Bütün bunları yaparken yazmayı da hiç bırakmadı. Bir roman üzerine çalıştığı dönemlerde sadece sandviç ve fıstık ezmesi yerdi. Silahlara Veda ona ilk ciddi ününü getirdi. Çanlar Kimin İçin Çalıyor ile yazarlık mesleğinin zirvesine ulaştı. Buna rağmen Amerikan Deniz Kuvvetlerine girdi ve Paris’in kurtuluşuna tanıklık etti. Yaşlı Adam ve Deniz ile 1954 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. Depresyon ve alkol hayatından hiç eksik olmadı. Uzun bir hastalık dönemi sırasında av tüfeğiyle kendisini vurarak hayatına son verdi.

[Herman Hesse] İlk eserini 10 yaşındayken yazdı. 15 yaşındayken intihar etmeyi denedi. ("Akşam kızıllığı gibi yok olup gitmek istiyorum.") 21 yaşında ilk şiir kitabını yayınladı. İki yılda sadece 54 adet satan kitap tam bir başarısızlıktı. Ünlü romanı Demian‘ı 3 haftada yazdı. Boncuk Oyunu‘nu yazımı ise 12 yıl sürdü. Bu romanın yayınlanmasından 3 yıl sonra, 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Demian, Bozkırkurdu, Siddhartha, Boncuk Oyunu gibi, bireyin ruhsal arayışlarını toplumun dışında, özellikle de Doğunun mistik felsefeleri içinde sürdürmesini konu edinen romanlarıyla Avrupa ve Amerikan gençliğinin 60’lı yıllarda en çok okuduğu yazarlardan biri oldu. Popülerliğini hiç yitirmedi. Kitaplarının tüm dünyadaki toplam satışları 120 milyonu geçti.

[Boris Vian] Doktorlar ona fazla uzun yaşamayacağını söylemişti. Zamanı yoktu, ama yapacağı çok şey vardı. Hayat sanılandan çok daha kısa, sanat sanılandan çok daha uzundu. O hayatı uzattı, sanatı kısalttı ve üç haftada müthiş bir kitap yazdı: Günlerin Köpüğü.

Kaynaklar:

  • Hemingway fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Tolstoy Yazmaya başlamadan önce:

  • Hemingway yirmi adet kurşun kalem açardı.
  • Sait-Pol Roux yatağa uzanırdı.
  • Stendhal bir saat kadar medeni kanun okurdu.
  • Rilke limon koklardı.
  • Celan elleriyle çınar ağacı kabukları ovalardı.
  • Tolstoy romanları dört beş kez yeniden yazardı.
  • Kafka gece üçte kalkar, işe gitmeden önce yazardı.
  • James Joyce Ulysses‘i yazmak için, kendi tahminiyle 20 bin saat çalıştı…

Reddedilen ünlü kitaplar (ve nedenleri):

  • Madame Bovary: "Çok fazla gereksiz detay var."
  • Anne Frank’ın Hatıra Defteri: "Gündelik dedikoduların ötesine geçmiyor."
  • Sineklerin Tanrısı: "Başarı vaat eden iyi bir fikir kötü uygulanmış."
  • Teneke Trampet: "Çeviriye uygun değil."
  • Harry Potter: "Fazla kalın ve çok pahalı."
  • Lolita: "Yazarı hapse girebilir."
  • Yüzüklerin Efendisi: "Satmaz."

Bir zamanlar…

  • Ernest Hemingway’in ilk kitabı Three Stories and Ten Poems sadece 300 adet basıldı. İkinci kitabında durum daha da kötüleşti. Kısa hikayelerden oluşan In Our Time sadece ve sadece 170 adet basıldı. Ancak dördüncü kitabı The Sun Also Rises şeytanın bacağını kırabildi ve 80.000 adet basıldı.
  • Freud’un Rüya Tabirleri kitabı ise ilk 6 yılda toplam 351 adet satabildi.
  • Eserleri ölümünden sonra 20 cilt halinde basılan Henry David Thoreau hayattayken sadece 2 kitabını bastırabildi. Bunlardan A Week on the Concord and the Merrimack Rivers toplam 219 adet sattı. 75 tanesi birilerine hediye edildi. Yayınevi geri kalan 706 kitabı yazara gönderdi ve bunların parasını talep etti.

[Vladimir Nabokov] 1950 yılında Nabokov’un karısı kocasının bahçeye gidip orada Lolita romanının ilk bölümünü yakmaktan son anda alıkoymayı başarmıştı. Romana duyduğu kuşkudan ve teknik zorluklardan dolayı Nabokov başka bir kurtuluş yolu bulamamıştı. Daha sonra Nabokov romanın bu şekilde kurtarılmış olmasının içini rahatlattığını itiraf etti. Eğer o gün o ilk nüshayı yakmış olsaydı romanın ruhunun hayatı boyunca onu rahat bırakmayacağından emindi. Roman 1955 yılında yayınlandı ve Nabokov’un adını bütün dünyada duyurdu.

[John Steinbeck] Toby isminde genç bir köpek 1936 yılında John Steinbeck tarafından evde tek başına bırakıldı. Toby, Fareler ve İnsanlar romanının elyazmalarının yarısını paramparça etti. Elinde başka kopyası olmadığı için Steinbeck köpeğe çok kızdı. Ajansına yazdığı mektupta olayı şöyle anlatıyordu: "Fena halde sinirlenmiştim, ama o zavallı küçük yaratık muhtemelen bir eleştirmen gibi davranmıştı. İyi bir köpeğe iyi olup olmadığını bilmediğim bir el yazması için ağır bir ceza vermek istemedim…" Kitap yayınlandıktan ve büyük bir başarı kazandıktan sonra Steinbeck ajansına yeniden yazdı: "Bütün bu tantananın keyfini çıkarmak isterdim, ama bu mümkün değil. Romanın ilk taslağını yerken Toby’nin ne yaptığını bilip bilmediğinden hâlâ emin değilim. Toby’yi edebiyat konusunda yarbaylığa yükselttim."

Kaynaklar:

  • Tolstoy fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Anton Pavlovich Chekhov [Anton Çehov] İki güçlü yanı vardı: Bir yandan Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi gibi yüzyıldan fazla bir zamandır sahnelenen unutulmaz oyunları yazarken, bir yandan da yazdığı sayısız öyküyle modern öykücülüğün temellerini attı. 20. yüzyılın hem edebiyatında, hem de tiyatrosunda bıraktığı kalıcı etki, aralarında James Joyce’un da bulunduğu birçok yazarda kendini gösterdi. Kafka ve Hemingway gibi birbirinden çok farklı iki büyük yazarın belki de tek ortak özellikleri üsluplarındaki Çehov izleriydi.

[Jane Austen] Dokuz yaşında yazmaya başladı. Yaşarken hiçbir kitabını kendi adıyla yayınlayamadı. Kitaplarda genellikle "Bir bayan tarafından" ibaresi yer alıyordu. Yavaş yavaş tanınmaya başladığı sıralarda hayata veda etti. Romanlarının İngiliz kültüründeki derinliği ve dil becerisi sık sık Shakespeare ile karşılaştırılan Jane Austen, tazeliklerini ve çekiciliklerini hiç kaybetmeyen romanlarıyla bugün bile en çok okunan yazarlardan biri olmayı başardı. Onun kitaplarından ya da hayatından esinlenerek sayısız kitap yazıldı ve yirmiden fazla film çekildi. Ana motifini ve erkek karakterlerinin temel özelliklerini Austen’in Gurur ve Önyargı adlı romanından alan Bridget Jones’un Güncesi bunlardan sadece biriydi.

[Vladimir Vladimiroviç Mayakovski] 14 yaşında gösterilere, 15 yaşında da Bolşeviklere katıldı ve üç kez tutuklandı. 16 yaşında ilk şiirlerini yazdı. Onun şiir dili sokağın diliydi; romantik şiirin yarattığı illüzyonu dağıtan bir dildi. Lili Brik’e olan umutsuz aşkı, hayatını en az savaş ve devrim yılları kadar etkiledi. Rus fütürizminin öncülerindendi. Hem özel, hem de toplumsal hayatında uğradığı hayal kırıklıklarına daha fazla dayanamadı. Bir not yazdı, silahı eline aldı ve kalbine ateş etti: "…Aşkımın teknesi gündelik hayata çarpıp parçalandı. Hayatla ödeştim. Ölümümden kimseyi suçlamayın ve lütfen boş sözler söylemeyin. Ölen kişi bundan hiç mi hiç hoşlanmazdı."

William Golding [William Golding] Varoluşun metafizik temellerinin sembolik ve alegorik biçimler içinde sorgulanması romanlarının en belirgin özelliklerinden biriydi. Yazdıkları uzun yıllar pek bir talep görmedi. Başyapıtı Sineklerin Tanrısı, önce en az 20 yayınevi tarafından reddedildi ve en sonunda 1954 yılında yayınlandı. 29 yıl sonra, 1983 yılında, "Söylencenin çok anlamlılığını ve evrenselliğini gerçekçi anlatı sanatının berraklığıyla birleştirerek günümüz insanının yaşam koşullarını araştıran romanları nedeniyle" Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Özellikle Sineklerin Tanrısı dünya çapında büyük bir başarı kazandı.

[Lewis Caroll] Lewis Carroll yardımcı personel olarak üniversitenin kütüphanesinde çalışıyordu. Kitapların tozunu alırken bir yandan da pencereden, dekanın kızları Alice Pleasant Lidell ve iki kız kardeşini izliyordu. Onların o çocuksu güzelliklerinden çok etkilenmişti. Çocukların ailesiyle de yakın ilişki içinde olan Caroll, yeni bir icat olan fotoğrafa duyduğu ilgi nedeniyle onların fotoğraflarını çekiyor, oyunlar oynuyor, gezintiler yapıyordu. Alice’in ise onda özel bir yeri vardı. Bunun sonucu olarak Alice için bir macera kitabı yazdı ve 90 sayfalık el yazmalarını 1864 yılında Noel hediyesi olarak ona verdi. Alice’in ailesi kitaptan çok etkilendi ve Carroll’ı kitabı yayınlaması konusunda cesaretlendirdi.

Alice Harikalar Diyarında ve onun devamı olan Alice Aynanın İçinde kitapları büyük bir başarı kazandı. Kitabı coşkuyla karşılayanların başında da Kraliçe Victoria ve Oscar Wilde geliyordu.

Kaynaklar:

  • Fotoğraflar şu kaynaklardan: Çehov, Golding.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

Kafka[Franz Kafka] 41 yıllık kısa hayatı bir türlü mutlu sona ulaşamadığı aşklar, otoriter bir babanın sadece var olmakla bile yarattığı baskı, bir sigorta şirketinde avukatlık, bir türlü sona ermeyen hikâyeler, romanlar arasında geçti. Kendi yazarlığı konusunda hiçbir zaman emin olmadı. Hatta son arzusu, basılanların dışında bütün yazdıklarının yok edilmesi, basılanların da bir daha basılmamasıydı. Bunun için görevlendirdiği arkadaşı Max Brod onun vasiyetine uymadı ve 20. yüzyıl, bütün karamsarlığını, umutsuzluğunu, yabancılaşmasını ve karanlığını üstüne boca ettiği bu kayıp çocuğunu onlarca yıl sonra da olsa fark etti.

En ünlü eserlerinden biri olan Dönüşüm‘ün, "Büyülü Gerçeklik"e giden yolda kendisini nasıl etkilediğini anlatan G.G. Marquez bunu şöyle ifade ediyor: "Hayatıma yeni bir yön verdi, dünya edebiyatının en ünlülerinden biri olan o ilk cümlesinden başlayarak…"

Albert Camus: "Bütün olasılıkları sunması ve hiçbirini onaylamaması bu eserlerin kaderi ve belki de büyüklüğüdür."

Milan Kundera: "Başka türlü de yazılabileceğini Kafka’dan öğrendim: Mümkün olanın sınırları dışına çıkılabileceğini… Ama romantikler gibi gerçek dünyadan kaçmak için değil, onu daha iyi anlamak için."

[Marcel Proust] Devasa eseri Kayıp Zamanın İzinde 1913 baharında çeşitli yayıncılar tarafından reddedilmişti. En başta gelen gerekçelerden biri de eserin bir sürü "gereksiz ayrıntı" içermesiydi. Paris’teki ünlü bir yayınevinin patronu Alfred Humboldt, kitabı kendisine öneren arkadaşına şöyle yazmıştı: "Sevgili dostum, muhtemelen kafam durdu, ama Tanrı aşkına, bir insanın uykuya dalmadan önce yatakta oradan oraya dönmesini anlatmak için otuz sayfaya ihtiyaç duymasını bir türlü anlayamıyorum." Eseri ünlü Gallimard Yayınevi de reddetmişti. Ve bu tam da André Gide’e nasip olmuştu. Sonunda Proust eserini kendi imkanlarıyla bastırmak zorunda kalmış, kitap beklenmedik bir başarı kazanınca da André Gide, kitabı okumuş ve reddetmiş olmaktan duyduğu utancı itiraf etmek zorunda kalmıştı. 

Bilge Karasu [Bilge Karasu] İmgeye dayalı kapalı üslubu, kusursuz olması için kelime kelime üzerinde çalıştığı edebi eserleriyle özgün bir yazarlık sundu. Eserlerindeki biçim ve kullandığı dille Türk Edebiyatında önemli bir yer edindi. Eserleri yabancı dillere çevrildi. 1985’te yayınlanan ve kendine has bir yapısı olan Gece adlı kitabı, Türk romanının ulaştığı en ileri çizgi olması gerekçesiyle Pegasus Ödülünü kazandı. Karasu, on yılda bir ve İngilizce dışındaki bir dile verilen bu ödülü kazanan ilk ve tek Türk yazarı oldu.

[William Faulkner] Gerçek soyadı Falkner’dı. Bir yayıncı adını yanlışlıkla Faulkner diye yazdı. Faulkner hatayı düzeltmek yerine yeni soyadını kullanmayı tercih etti. Olmayan bir ülke yarattı, adını Yoknapatawpha koydu. Var olan gerçekliği bu hayali topraklara taşıdı ve ona yeni bir biçim verdi. Ses ve Öfke‘de bilinç akışı tekniğinin, Döşeğimde Ölürken‘de çoklu anlatımın olağanüstü örneklerini sergiledi. 1949’da Nobel Edebiyat Ödülünü aldı. En müthiş Nobel konuşmalarından birini yaptı. Söylediği şu cümle uzun süre akıllardan çıkmadı: "İnsanlığın sonunu reddediyorum. İnsanlık sadece varlığını sürdürmekle kalmayacak, bilakis kazanacaktır."

Kaynaklar:

  • Kafka fotoğrafı şuradan. Aynı yerde Dönüşüm’ün bir sahne uyarlamasına da link verilmiş. Youtube’u olanlar buradan ulaşabilir.
  • Bilge Karasu fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Read Full Post »

“Demek şimdi sen general rütbeli Rossiglione markisinin öcünü almak istiyorsun! Bakalım: Bir generalin öcünü almak için usulüne en uygun işlem üç binbaşı temizlemektir. Kolayından üç tane verelim sana, işin tamam olsun.”

“Galiba anlatamadım: Benim öldürmem gereken kişi Emir Isoarre. Şanlı pederimin yaşamına son veren oydu!”

“Anladık canım, anladık, ama emir öldürmek öyle kolay iş mi sanıyorsun… Dört yüzbaşı ister misin? Sana hemen bu sabah dört kafir yüzbaşı sağlayabiliriz. Hem bak, aslında dört yüzbaşı bir ordu komutanına karşılık tutulur, oysa senin baban topu topu tugay komutanıymış.”

“Ben Isoarre’yi arayıp bulacağım, bağırsaklarını dışarıya dökeceğim! Onu, başkasını değil, onu!”

“Sen bu kafayla savaş yerine soluğu mahpusta alacaksın aslanım! Ağzından çıkanı kulağın duysun! Sana Isoarre için güçlük çıkarıyorsak, bir bildiğimiz var demektir… Ya imparatorumuzun el altından bir pazarlığı varsa…”

Ama iki görevliden, o ana değin kafasını kağıtların arasına gömmüş duranı sevinçle yerinden doğruldu: “Tamam, tamam işte! Hiçbir şey yapmana gerek yokmuş! Öc almanın falan yeri değil! Ulivieri, geçen gün, iki amcasını savaşta öldüler sanıp öclerini almıştı! Oysa amcaları bir masanın altında sızıp kalmışlarmış! Şimdi bizim elimizde fazladan iki amca intikami var, başımız dertte yani. Şimdi eğrisi doğrusuna geliyor: Bir amca intikamını biz yarım baba intikamina eşdeğer sayarız, yani elimizde açık bir baba intikamı varmış demek.”

Rambaldo öfkesinden çıldıracaktı.

“Ah, zavallı babacığım!”

“Ne oluyorsun, canım?”

“Atalarımız”, Varolmayan Şövalye, Italo Calvino, çev: Rekin Teksoy, Filiz Özdem, Neyire Gül Işık, YKY, 2008, İstanbul, s.327

Read Full Post »

Older Posts »