Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Doğu Sorunu’

Resmi tarih, ısrarla Milli Mücadeleyi yedi düvelle savaş olarak sunmuş; ve yedi düvelle yapılan bu savaştan da muzaffer çıkıldığı düşüncesini kafalara sokmuştur. Bu konuda geliştirilen milliyetçi-kahramanlık söylemi (hamaset edebiyatı densin), sorunun özünü gözden kaçırmaya yaramıştır. Bu amaçla, o kadar büyük bir zorlama yapılmıştır ki, Şark Sorunu‘nu nihai olarak ‘çözmek’ üzere toplanan Lozan paylaşım anlaşmasına Türkiye’nin galip devlet olarak katıldığı izlenimi bile yaratılmıştır… Alınan sonuç ortadayken bu tür bir izlenimin yaratılabilmiş olması, birçok şeyin yanında, Türkiye’nin entelektüel azgelişmişliğini de ortaya koyması bakımından düşündürücüdür… Lozan ‘Barış Konferansı’, fiilî paylaşıma nihai noktayı koyup onaylatmak, yenik Osmanlı’ya hesap sormak üzere toplanmıştı. Oysa, Lozan Antlaşması yedi düvelle savaşın sonunda kazanılmış bir diplomatik zafer olarak sunulagelmiştir. Belli ki, Osmanlı’nın kalıntıları üzerinde içi boş bir kabuk olarak kurulan TC’nin ‘yeni yöneticilerinin’ hayali zaferlere ihtiyacı vardı… (s. 307-308)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Reklamlar

Read Full Post »

Gerçekten muazzam toprak kayıplarına neden olan 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının ardından yaşanan diplomasi trafiği, “Doğu Sorunu”nun özünü kusursuz bir şekilde ortaya koyar. Görüşmelerin ilk turunda Rusya, Osmanlılar’ı Balkanlar’da, Ege Denizi’ne kadar uzanan devâsâ bir Rusya’ya bağlı kukla devletleri bölgesi yaratan Ayastafenos Antlaşması’nı imzalamaya zorladı. Böyle bir çözüm, Rus tahakküm ve nüfuz alanını muazzam ölçüde genişletecek ve Avrupa’daki güç dengelerini yerle bir edecekti. Dolayısıyla, devrin muhtemelen en önde gelen siyasetçisi olan Alman Şansölyesi von Bismarck, kendisini sadece barış isteyen, Almanya için hiçbir toprak üstünlüğü peşinde olmayan “dürüst bir aracı” ilan ederek, Büyük Devletleri Berlin’de topladı. Burada toplanan diplomatlar, Rusların kazanımlarının çoğunu ortadan kaldırarak Osmanlı topraklarını, büyük bir eşya piyangosunu ödülleri gibi dağıttılar. Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız birer devler oldu; bu, hiç kuşkusuz, yıllardır yaşanan ayrılma gerçeğinin resmen tanınması demekti, ancak ne olursa olsun bu topraklar resmen kaybedilmiş oluyordu. Bosna ve Hersek fiilen kaybedilmişti, fakat 1908’de Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilerek Osmanlılardan nihaî olarak kopana kadar, buralar Habsburgların idaresinde, ama kağıt üzerinde Osmanlı toprağı olarak kaldı. Ayastefanos Antlaşması’nın büyük Bulgaristan’ı küçültüldü. Bu toprakların üçte biri bağımsız bir devlet oldu, diğer kısmı sınırlı ve belirsiz bir Osmanlı kontrolünde kaldı. Romanya ile Rusya, aralarındaki toprak anlaşmazlıklarını çözdüler, Romanya Tuna’nın ağzındaki Dobruca Körfezi’ni aldı, karşılığında Güney Besarabya’yı Rusya’ya bıraktı. Diğer koşullar Doğu Anadolu’nun bazı parçalarının Rusya’ya ve Kıbrıs’ın -Süveyş Kanalı’nı ve hayatî önem taşıyan Hindistan yolunu koruma açısından âdeta savaş gemisi niteliği taşıyan büyük bir ada- İngiltere’ye bırakılmasını içeriyordu. Fransa’ya rüşvet olarak Tunus’u işgal etme izni verilmişti.

Berlin Antlaşması Avrupa’nın 19. yüzyılın son bölümünde sahip olduğu gücü gösterir; isteklerini dünyaya dayatabilmekte, haritalara çizgiler çekmekte, halkların ve ulusların kaderlerini, görünen o ki, tam bir dokunulmazlık içinde belirlemektedir. Avrupa aynı şeyi daha birçok kez tekrarladı -örneğin 1884’te Afrika’yı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’yu parçalara ayırdı. Hem Batı Avrupa’da hem de paylaşılan ülkelerde yaşayanların bir bölümü, askerî güç/ zayıflığın kültürel, ahlakî ve dinî güç/ zayıflığa işaret ettiği gibi yanlış bir kanıya varmışlardı. Bu da, gerçekten çok önemli sonuçlara yol açacak bir inanıştı. s 101-102

Osmanlı İmparatorluğu 1700 – 1922, Donald Quataert, çev. Ayşe Berktay, 2008, İstanbul: İletişim Yayınları

Bizdeki tarih eğitiminde -genel olarak eğitimin her türlüsünde- “Türkün Türkten başka dostu yoktur, zaten Osmanlının da Osmanlıdan başka dostu yoktu” söylemi her aşamada karşımıza çıkar. Yukarıdaki pasaj, “Doğu Sorunu”nun (La Question d’Orient) özü hakkında fikir vermenin ötesinde devletler arası ilişkilerin hangi parametreler ekseninde döndüğü konusunda da güzel bir örnek teşkil ediyor. Büyük Devletlerin (“düvel-i muazzama”) kendilerinin tarafı olmadıkları bir savaşta antlaşmanın tarafı olarak masaya oturmanın ötesine geçip, devletlerin sınırlarını kendi güç dengesi ihtiyaçlarına göre belirleme çabasına girişmeleri yukarıda andığımız teraneyi tekrarlayıp duranların düşünmesine neden olmayacak belki, ama biz yine de kayda geçelim.

Read Full Post »