Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Devrim’

27 Mayıs darbesi Türkiye solu tarafından, en azından onun en geniş kesimi tarafından ilerici sayılmıştır. Elbette ‘darbe’ ve ‘ilerici’ kelimelerini yan yana getirmek sevimsiz bir şey olduğu için, haklı olarak ilerici darbe demekten çekinmişlerdir. Aralarında 27 Mayıs Devrimi diyenler de vardı. Hâlâ da vardır. Böyle bir görüşün geniş bir kesime egemen olmasının nedeni, toplumsal muhalefetle kanun maddeleri arasındaki ilişkinin niteliğini, ‘belirleyiciliğin yönünü’ kavramaktaki basiretsizlikle ilgilidir. On yıllardan beri mayalanmakta olan muhalefetin, 1960’tan sonra ivme kazanması, sanki bu yükselişin 27 Mayısın bir sonucuymuş gibi algılanmasına neden olmuştur. Kafa karıştıran bir şey de, 1961 cunta anayasasının görece bazı ‘özgürlükçü’, ‘ileri’ hükümler içermesidir. Bu tür yanılsamalar, kanunları toplumsal güç dengelerinden ayrı birer ‘şeymiş’ gibi görmekle ilgilidir. Oysa, bir yasanın nasıl ve kimler tarafından çıkarıldığı önemlidir. Söz konusu yasanın, hangi güçleri karşı karşıya getiren ‘sürecin sonunda’ çıkarıldığına bakılmadan, içerdiği kimi hükümlere bakarak şurası burası ‘ilericidir’ demek, sorunların uzağında duranların bir yanılsamasıdır… Bir kere bir yasanın çıkması sanıldığı kadar önemli değildir. 1924 Anayasası çıkarıldı, ama hiç uygulanmadan tam 27 yıl geçti… Bir yasanın arkasında kimin durduğu önemlidir. Son tahlilde 1961 Anayasası 38 kişilik cuntanın (Milli Birlik Komitesi) eseridir. (s. 356-357)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Reklamlar

Read Full Post »

Türkçeyle gelişigüzel oynayacak kudreti kendinde bulanların yüz seneyi bile bulmayan cumhuriyet tarihinde dili nasıl oyuncak ettikleri herkesçe bilinir. 27 Mayıs’ın TDK’sıyla 12 Eylül’ün TDK’sı birbirinden hayli farklıdır. İlki “Türkçe” kökene önem verirken, Türk-İslâm sentezini resmî ideoloji olarak yerleştirmeye çalışan ikincisi dinî tınısı nedeniyle Arapçaya da kapı aralamıştır. Bunun örneklerinden bir tanesi tarih kitaplarımızdaki inkılâp/devrim ikilisidir.

Şapka kanununun çıkarılması, Latin harflerinin kabulü gibi değişiklikleri yapanlar (Mustafa Kemal ve arkadaşları) bunlara “şapka inkılâbı”, “harf inkılâbı” diyordu. O dönemde kullanılan “inkılâp” kelimesinin yabancı dillerdeki karşılığı “reform”dur. Bugün kullandığımız “devrim” kelimesinin o günlerdeki karşılığı ise “ihtilâl” kelimesidir.

27 Mayıs Anayasasını Hazırlayan Komisyon

“Devrim” kelimesi, siyasî tarihte, bir yönetimin devrilip yerine bir yenisinin gelmesi anlamında (Fransız Devrimi, Ekim Devrimi, vb.); bilimde paradigmaların yıkılıp yerlerine yenilerinin kurulması anlamında (Einstein’in görelilik teorisi fizikte bir devrim anlamına geliyordu); günlük yaşamda ise “köklü değişim” anlamında (gazetecilikte devrim, vb.) kullanılmaktadır. 27 Mayısçıların siyasî tarih literatürünü görmezden gelerek “inkılâp” kelimesini “devrim” kelimesinin günlük hayattaki kullanımıyla karşılamaları, kuşkusuz, tek partili dönemin itibarını yükseltme amacı güdüyordu. “Dönüştürüm”, “düzeltim” gibi karşılıklar önermek yerine popülerliği her geçen gün artan “devrim” kelimesinin kullanılması, onlar açısından başarılı bir taktik hamle olarak değerlendirilebilir herhalde.

“İhtilâl – devrim”, “inkılâp – reform” eşleşmesi bu kadar göz önündeyken hâlâ “şapka devrimi” diyebilmeyi savunmak epeyi zor. Bunun güzel bir örneğini Ahmet Mumcu tarafından yazılan Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi I-II kitabında görüyoruz. Şöyle açıklıyor Mumcu:

“Devrim” sözcüğünü “ihtilâl” ile karıştırmamak gerekir. Devrim belki “devrilmek” fiilinden türemiştir. Ama biz sözcüklere kendilerine yüklediğimiz kavrama göre anlam veririz. Devirme karşılığı “ihtilâl”, ondan sonra gelen düzenli yeni döneme inkılâp veya devrim denilmesi amaca uygun düşer. Böylece devrim, devrilmişin yerine konulan demektir.

İler tutar yanı var mı şimdi bunun? Mesela “[d]evirme karşılığı “ihtilâl”, ondan sonra gelen düzenli yeni döneme inkılâp veya devrim denilmesi”nin hangi “amaca uygun” düşeceğini sormak istesek yazar bize ne karşılık verir acaba? Ya da “devrim”in anlamının “devrilmişin yerine konulan” olduğunu savunabilmek için ne kadar içmek gerektiğini sorsak?

Amacım, “doğrusu budur, başka türlü kullanan yanlış yapıyor,” demek değil. “İnkılâp” yerine “devrim” diyenler bunu bir siyasi duruşun gereği olarak yaptıklarının farkındalar elbette; tıpkı “Türk halkı” yerine “Türkiye halkları” demeyi tercih edenlerin, “cevap” yerine “cevab” diyenlerin de tercihlerinin farkında olmaları gibi. Belki de sorun, günlük hayatımızda kullandığımız kelimelerin bu kadar siyasete bulanmış olmasında. Siyaseten bu kadar bölünmüş bir başka dil daha var mıdır acaba?

Kaynaklar:

  • Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi I-II, Ahmet Mumcu, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayınları, 1998, Eskişehir
  • Ayrıca her daim başucunda: “Türkçe Sorunu”, Murat Belge, Yazko Edebiyat, 1982
  • Fotoğraf: 27 Mayıs darbesinden sonra Türkiye Anayasası’nı hazırlayan hukuk profesörlerinden kurulu komisyon, Fotoğrafçı: James Whitmore, Life, Haziran 1960 (via)

Read Full Post »

Aykut Kansu, 1908 Devrimi’nde, tarih kitaplarında genellikle İkinci Meşrutiyet olarak anılan dönemde olanların “kelimenin tam anlamıyla bir devrim” (s. 155) olduğunu söylüyor. Bu tezi savunurken, alanında tanınmış pekçok tarihçiyle uzlaşamadığını, genel kanının bu dönemi bir “süreklilik” olarak ele almak biçiminde olduğunu daha eserin önsözünde dile getiriyor. Dolayısıyla, özenle hazırlanmış bu çalışma (yazarın konuyla ilgili doktora tezinin bir bölümü) daha en baştan özellikle “genel kanı”ya karşı savaşmakta olduğunun bilincinde olarak hazırlanmış.

Kitabın 23 Temmuz 1908 öncesinde Osmanlı topraklarındaki halk ayaklanmalarını ele aldığı kısımlarını şimdilik bir kenara bırakıp şu pasajlar üzerine düşünmek istiyorum:

Diğer nazıların durumları da pek farklı değildi. İttihad ve Terakki Cemiyeti yanlısı Tanin gazetesi sayfalarında Dahiliye Nazırı Memduh Paşa’ya yirmi bin Kuruş tutan maaşını almaya hâlâ hakkı olup olmadığı sert bir dille soruluyordu.

1 Ağustos’ta nazırların birer birer çekileceğine dair söylentiler dolaşıyordu. Nitekim söylentilerden biri o gün doğrulandı: Ticaret ve Nafia Nazırı Zihni Paşa istifa edeceğini açıkladı. Şeyh-ül İslâm Cemaleddin Efendi’nin de istifa etmeyi düşündüğü söylentiler arasındaydı.

Halkın protestosuyla birlikte, Tanin’in tek tek nazırlar üzerine yaptığı baskı istenilen sonuca ulaştı ve Said Paşa Kabinesi 1 Ağustos günü toplu olarak istifa etti. Said Paşa, hükûmeti kurmakla yeniden görevlendirildi. Sadr-ı Âzamlığı kabul eden Paşa, yeni kabine ile birlikte hükûmet programını içeren Hatt-ı Hümayûn’u hazırladı. s. 161

Bab-ı Âli’deki topluluk, Hatt-ı Hümayûn’u ilk başta heyecanla karşıladıysa da, Harbie ve Bahriye Nazırı’nın atanma yetkisini Sultan Abdulhamid’e veren Hatt-ı Hümayûn’un 10. Maddesi halk arasında huzursuzluk yarattı. 1876 Kanun-u Esasi’sinin 7. ve 27. Maddelerine göre, Sultan yalnızca Sadr-ı Âzam ve Şeyh-ül İslâm’ı atayabiliyor, kabinenin diğer üyeleri Sadr-ı Âzam tarafından seçiliğ, Hatt-ı Hümayûn’la onaylanıyordu.

Halk, Sadr-ı Âzam Said Paşa ve Sultan Abdülhamid’in yaptığını ihanet olarak görüyor, olayı basınla birlikte protesto ediyordu. s. 163

1908 Devrimi, Düzeltilmiş Yeni Baskı, Aykut Kansu, çev.: Ayda Erbal, 2006, İstanbul: İletişim Yayınları

Bu iki pasaja göre değerlendirme yapacak olursak, “kelimenin tam anlamıyla bir devrim” olan hareketin kabineyi alaşağı etmek için basın yoluyla eleştiri yöntemini seçtiği anlaşılıyor. Yine anlaşıldığı kadarıyla bu eleştiri halk tarafından da hararetle desteklenmektedir. Bırakın Sultan’ı Sadr-ı Âzam’ın bile yerli yerinde durduğu, istifa eden kabinenin yine aynı Sadr-ı Âzam tarafından belirlendiği düşünülürse bu noktada “süreklilik” tezini savunanların bir adım öne geçtiğini düşünüyorum. Bir “devrim”in devletin yapısını değitirmesini, hiç olmazsa ilk aşamada yönetici kadroları alaşağı etmesini beklemez miyiz? Kanun-u Esasi’ye bağlılık yemini eden valilerin de görev yerlerinde kaldıkları düşünülürse işin “devrim” niteliği gerçekten de sorgulanır hale gelmiyor mu?

Read Full Post »