Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Batılılaşma’

Cumhuriyeti kuran kadro, II. Meşrutiyet darbesini yapan kadroydu. Bu kadronun ideolojik dağarcığı, kapitalizmin ve modernitenin yanlış, değilse eksik bir kavranışına dayanıyordu. Onlar için gerçek dünyada olup bitenler, “biçimlerden”, “görüntülerden” “kimi çağdaş denilen kurumlardan ve söylemlerden” ibaretti… Biçimlerin, görüntülerün, kurumların gerisindeki asıl belirleyici dinamikleri ve harekete geçirici temel unsurları kavramaktan acizdiler. Sonuçları, nedenler gibi algılıyorlardı.

Aslında bu durum, taşıdıkları ‘bilincin’ nihai analizinde bir sömürge bilinci olmasıyla ilgiliydi. Batı, onlar için anayasalar, kanunlar, parlamento, siyasi partiler, mahkemeler, giyim-kuşam, yeme-içme alışkınlıkları, opera ve bale, senfoni orkestrası, at yarışları- papyon-kravat, frak, balolar vb.’den ibaretti. Kendileri de bunlara sahip olurlarsa, Batı gibi zengin ve ‘modern’ olacaklarını sanıyorlardı. Mustafa Kemal, 1906’da: Hürriyet olmayan bir memlekette, izmihlâl vardır. Hür türlü terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir” demişti. Mustafa Kemal, özgürlüğü kendi başına bir amaç olarak değil, ilerleme ve kurtuluş için bir araç olarak görüyor… Kurtuluştan kastettiği de devletin kurtuluşundan başkası değildir… Nitekim iktidara gelir gelmez tüm özgürlükleri boğarak özgürlüğün ne için gerekli olduğunu kanıtlamıştı… Batının zenginliğiyle kendileri ve kendilerine benzeyenlerin yoksulluğu arasındaki nedensellik ilişkisini kavrayacak yüksekliğe bir türlü çıkamadılar… Oysa söz konusu söylemler, kurumlar, mekanizmalar, ‘görüntüler’, temeldeki güçlerin ve dinamiklerin ürünüydü. Elbette ideolojik-siyasal-kurumsal ‘üstyapılar’la, maddi temel arasındaki ilişki diyalektik bir ilişkiydi; ama İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, daha sonra Japonya’da vb. parlamento olduğu için kapitalizm gelişmemişti. Tam tersine parlamento, kapitalist gelişme dinamiğinin ortaya çıkardığı yeni sınıf ve yeni sınıfın dayatmasıyla ortaya çıkmış bir ‘kurumdu’… s. 320-321

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

… Osmanlı sisteminden kopuş, resmi tarih ve resmi ideolojinin iddia ettiğinin aksine 1923’te değil, Yeniçeriliğin tasfiyesiyle başlayan dönem sonrasına rastlamaktadır. Elbette kopuşun, Osmanlı sisteminin kendi içi çelişkilerinin dönüşümü ve ileriye doğu sıçramasının sonucu değil de, sömürgeleşme sonucu, dış ‘etkenin’ baskısı sonucu ortaya çıkmış olması önemlidir. Zira, sadece bir militer kurum olmaktan öteye bir şey olan Yeniçerilik, sömürgeleşmenin önünde ayakbaşı durumundaydı… Dolayısıyla 1923’te herhangi bir kopuş, söz konusu değildi. Tarihsel süreklilik bağlamında 1923’te ilan edilen Cumhuriyetin 1839’daki Tanzimat, 1856’daki Islahat, 1876 ve 1908’deki I. ve II. Meşrutiyet, çizgisinin devamı olan bir düzenlemeydi. Bu yüzden Cumhuriyet rejimi denilen, önemi abartılmış bir hükümet darbesinden (Coup d’Etat) başka bir şey değildir. Sömürgeleşmek anlamına gelen kapitalist yayılmanın önündeki engeller, bizzat ‘Yenilikçi’ denilen Osmanlı yönetici oligarşisi tarafından ortadan kaldırıldığı için, söz konusu süreç bir bakıma bir otokolonizasyon (kendi kendini sömürgeleştirme) süreciydi. s. 198

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

osmanli_imp 20. yüzyılda "Lâle Devri" diye adlandırılan 1718-1730 yılları arasındaki dönem, Osmanlı yönetici sınıfının zevk-ü sefaya teveccüh ettiği, devlet işleriyle kimsenin ilgilenmediği, Batı öykünmeciliğinin kendini iyiden iyiye hissettirdiği bir dönem olarak anlatılır. Dönemin şairi Nedim ve bitişine neden olan Patrona Halil İsyanı ünlüdür. Devletlûların bu hale gelmesinin nedeni olarak da gerilemekte olan devletin çöküşüne bir çare bulunamaması, bu nedenle de Batı’nın her türlü taklidinin gündeme gelmesi zikredilir.

Tabii Batının teknolojisini almak varken neden eğlence düşkünlüğünü, modasını almayı seçmiştir bu yönetici zevat, o kısım biraz muallâktır. Donald Quataert, Osmanlı İmparatorluğu 1700 – 1922 adlı kitabında bu konuya, benim daha önce karşlılaşmadığım bir yorum getiriyor. Kitabın üçüncü bölümünün "Saltanat Merkezinde Seçkinler Arası Siyasal Yaşam" alt başlığında 18. yüzyılda Osmanlı padişahının yalnızca sembolik düzeye düşmüş olduğu, iktidarın vezir ve paşa hanehalkında olduğu açıklandıktan sonra (bu arada 1703 Edirne Vak’asına da değinilmiş) söz "Lâle Devri"ne geliyor. Bundan sonrasını kitaptan aktaralım:

III. Ahmet ve sadrazamı İbrahim Paşa (padişahın kızı Fatma’yla evliydi) iktidarı tam anlamıyla ellerinde tutma çabalarının bir parçası olarak, İstanbul seçkinleri üzerinde egemenlik kurmak için tüketim silahını kullandılar. Kral XIV. Louis’nin Versailles’daki sarayı gibi Lale Devri sarayında da hadsiz hesapsız lüks tüketim yapılmaktaydı -Osmanlı örneğinde tüketilen sadece lale değil, sanat, yiyecek-içecekler, lüks eşya, giysi ve inşa edilen eğlence saraylarıydı. Padişah ve sadrazam bu yeni aracı -emtia tüketimi- kullanarak, tıpkı soyluları Versailles’daki saltanat merkezinde yaşamaya ve malî bakımdan çökertici balo ve ziyafetlere katılmaya mecbur eden Kral Louis gibi, vezir ve paşa hanehalklarını kontrolleri altına almak peşindeydiler. III. Ahmet ve İbrahim Paşa tüketim konusunda İstanbul seçkinlerine önderlik etmeye çalıştılar, toplumsal merkeze örnek alınacak modeller olarak kendilerini koydular. Tüketimde başı çekerek, siyasal statülerini ve meşruiyetlerini pekiştirmeye çalşıtılar. 18. yüzyılın daha ilerki bölümlerinde, diğer padişahlar da benzer şekilde, meşruiyet ve iktidarlarını sürdürmek ve pekiştirmek için kıyafet yasalarını kullandılar. s. 82-83

Osmanlı İmparatorluğu 1700 – 1922, Donald Quataert, çev. Ayşe Berktay, 2008, İstanbul: İletişim Yayınları

Read Full Post »