Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Avrupa’

Tabii yine Türk tarihinin paradokslarından biridir, ki bizim ideolojimizde demokrasi işleri zorlaştıran bir faktör olarak görülür, her kafadan bir ses çıkacak, bu vakit kaybına yol açacak ve insanı zayıf düşürecek, oysa bize birlik ve beraberlik lazım! Onun için biz demokrasiyi devamlı erteleriz. O anda hep çözemediğimiz bir sorun vardır; komünizmden ötürü bir sorunumuz vardır, demokrasi ertelenir; Kürtler mesele olur, demokrasi ertelenir; İslamcılık, şeriat mesele olur, demokrasi ertelenir. Bizim kafamızda demokrasi âdeta bütün sorunları çözdükten sonra varılacak Nirvana gibi bir yerdedir. Herhalde demokrasi kavramına çok saygı duyduğumuz için! Halbuki demokrasi sorunlar çözülünce varılacak bir yer değil, sorun çözmek için uygulanabilecek bir yöntem. (s. 99)

Fransa ordusu harbe giderken Fransa kralının armasını yanına alır, giderdi. O armada beyaz zemin üzerine üç sarı zambak bulunuyordu. Paris şehrinin arması da kırmızı ve maviydi. Sonra Devrim oldu; kral, Versailles’dan getirilip Tuilleries’de oturmaya mahkum edildi. Karman çorman aylardı. Kralı da alkışlayanlar vardı ve kral hoş görünmek için kırmızı mavi Paris armasını kendi beyaz armasının üstüne koydu. Buradan Fransız bayrağı türedi. Ondan sonra tüm Avrupa ülkeri üç renkli bayraklar edindiler. Bir de Devrim’le birlikte geldiği için, renkler başında hiç de öyle olmayan biçimde yorumlandı; mavi özgürlük oldu, kırmızı kardeşlik, beyaz da eşitlik. Böylece ulusal bir bayrak çıkmış oldu, herkes süratle bir ulusal bayrak edindi. Prusya’yla savaşırken "Marseillaise" diye bir marş yazmışlardı; Marsilya’dan bir grup adam Devrim’e katılmak için bu marşı söyleyerek Paris’e gitmişti, adı da buradan geliyordu. Bir süre sonra "Marseillaise" Fransız ulusal marşı oldu. Sonra diğer ülkeler de kendilerine birer ulusal marş yazdılar… Bunlar yeni toplumsal örgütlenme biçimini, ideolojisini haklı gösterme yöntemleriydi. (s. 121-122)

Hukuk dışı yapılan şeylere göz yummamak gerekir. Machiavelli, "Amaçlar, uğruna kullanılan araçları meşrulaştırır," demiştir; artık evrensel olmuş bir laftır bu. İnsanlar karar vermeliler, Makyavelci mi olmak istiyorlar, başka bir şey mi? Tüm bunlar oldu diye sonuçta Türkler canavardır demek de gerekmiyor. Türklerin yaptığı her şeyi başkaları da kısmen, değişik zamanlarda yaptılar. Türklere özgü suçlar yok dünyada, bütün insanlar suç işlediler. Suç işlemek güçsüz olmakla ilgilidir; bir anlamda güçsüz olduğun için suç işlemek zorunda kalırsın, suç işlemeden o istediğin şeyi yapmaya gücün yetmez. Ama tabii suç işlemek aynı zamanda bir güç gösterisidir, çünkü bir gücün varsa suç işleyebilirsin, yoksa işletmezler. Böyle, paradoksal tarafı vardır suç olayının. Ben dünyada, elinde güç olup bunu suç işlemek için kullanmamış bir örnek bilmiyorum. Türkler de tam bu tanımlara uyan bir yakın dönem tarihi yaşadılar. Hem asıl gerekli olanlara güçleri yetmedi, hem de birtakım suçlar işlemeye güçleri yetti. (s. 131)

27 Mayıs böylece kendinden sonraki solun önüne âdeta tekrarlanması gereken bir program olarak çıktı ve her şeyi belirledi. 12 Mart olayında da yurt dışına kaçmayan herkes sonunda hapse düştü, bu furyadan pek kurtulan olmadı. Hapishanede hep bu mesele, Cunta ilişkileri konuşuldu ve o zamanın solu, Cunta’ya ve dolayısıyla Kemalizm’e karşı gelirkenkinden çok farklı bir tavırla çıktı, hapishaneden. Bunları reddederek çıktı. (s. 167)

Çünkü bizim sergilediğimiz davranışlara bakan büyük çoğunluk, bizim AB için ne tür bir kazanç, nasıl bir nimet olacağımızı anlamakta güçlük çekiyor. En iyimser beklentimiz, ‘inşallah hepsi böyle değildir’ demeleri olabilir. Bunun için, bütün medeniyetleri kurmuş ve aynı zamanda tarihin her anını kahramanca savaşarak geçirmiş, dünyada en asil ırk olduğumuzu, çok yüce olduğumuzu söylemeniz de korkarım yeterince ikna edici olmuyor. (s. 256)

Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik, Murat Belge, Berat Günçıkan (Söy.), 2007, İstanbul: Angora

Reklamlar

Read Full Post »

Müzik Neyi Anlatır On yedi ve on sekizinci yüzyılların müziğinin anlamını bulup çıkarmak bu müziğin üzerine yüzeysel olarak geçirmiş olduğu dışsal biçimi delip içine girmek sorun halini alır. Daha sonraki bir çağın bakış açısından bakıldığında, her şey tersyüz haldedir. En derin düşünceleri, en keskin coşkuları taşıyan müzik yapıtları, basit biçimde teknik elkitapları, gençlerin üzerinde eğitsel çalışmalar yapacakları alıştırmalar" ya da amatörlerin evlerinde oyalanacakları "oda müziği" diye sunulmaktadır. En kibirli soyluluğun beğenisine yaraşır, ruhça yüksek bir trajedi olmayı taslayan klasik ya da "ciddi" opera ise, gerçekte, öyküsüyle, kişileriyle çocuksu mu çocuksudur. Hafif eğlence diye ortaya çıkan komik opera ise, en ciddi toplumsal düşünceleri, en gerçekçi beşeri imgeleri içerir. Müziksel biçim ve içerik bakımından sözcüğün en doğru anlamda "büyük" ve derin düşünürler olan müzisyenler, uşak giysisi içinde hizmetinde bulundukları feodal aristokrasiden, statüsü bir aşçınınkinden pek de yüksek olmayan bir zanaatçı ve hizmetkar muamelesi görürler. Daha önceki çağlarda folk ve dindışı öğelerine direnmiş olan dinsel müzik, şimdi dinleyicisini elden kaçırmamak için operaya iyice yaslanmış, her türlü şarkı ve dans müziğine kucağını açmıştır. Armoni ve müzik biçimlerine ilişkin ansiklopedik çalışmaları somutlayan büyük dramatik ve karmaşık müzik yapıtları -müzik üretiminin büyük bölümünü denetleyen feodal soyluluğun katında her türlü müzik ille de kulağa hafif ve kıvrak bir dans gibi gelmek zorunda olduğu için- üstünkörü bir biçimde dans derlemeleri olarak sunulur.

İçerikle biçim arasındaki bu apaçık çelişmede müzik, çağın gerçek yaşam koşullarının çelişmelerini yansıtmaktadır. İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’nın ekonomik yaşamı merkantil ve kapitalisttir. Ama, İngiltere dışında her yerde devlet biçimi, feodalizm kalıntısıdır; gösterişli ve savurgan saray monarşileriyle köylünün sırtından geçinen ve bir onun kadar savurgan ve asalak olan toprak aristokrasisi egemendir. 1648 devriminin kapitalizmin gelişmesine hız verdiği İngiltere’de bile, devleti, büyük toprak sahibi-tüccar karması yönetmektedir. s. 30

Müzik Neyi Anlatır, Sidney Finkelstein, çev.: M. Halim Spatar, 2000, İstanbul: Kaynak

Read Full Post »

İskandinavya’nın havası soğuktur. Eh, kışları da pek eğlenceli geçmez, bunaltıcıdır. Bundan olsa gerek “oraların havası da insanı da soğuktur,” denir bizde. Aslında yalnızca kuzey ülkeleri değil Akdeniz iklimiyle hemhâl olmamış bütün Avrupa ülkeleri için söylenegelir bu. Şunu “soğuk” ötekini “cıvık”, berikini “yalaka” diye tanımlarken neyi “normal” gördüğümüzü de ortaya koymamız gerekiyor herhalde. Bu tanımlamalar da kişiden kişiye değişiyor elbet. O zaman benim “sıcak kanlı” dediğime öteki “soğuk” diyebiliyor.

İsveçli Kızİskandinavya’da (ya da Avrupa’nın başka bir yerinde) sokakta göz göz geldiğiniz birisi, hiç tanışmıyor olsanız dahi, size selam verirse şaşırmayın, kullandığınız şampuan yüzünden değil, “insanlık”tan nasibini almış olmasındandır. Yol soracak olsanız, bütün iyi niyetleriyle yardımcı olmaya çalışırlar. Sokaktaki insanlar, tanımadığınız, muhtemelen bir daha karşılaşmayacağınız, karşılaşsanız da tanımayacağınız insanlar güleryüzlüdür. Türkiye’deki gibi suratları asık yürüyen, stresini dışarıya ziyadesiyle yansıtan insanlara pek rastlamazsınız. Belki sokaklar ve caddeler babalarının malı olmadığı için oraları kullanan diğer insanlara saygılarından belli etmezler sıkıntılarını, belki de daha mutlu ve daha az streslidirler zaten, bu da sokaklara yansır.

Tamam da, bu insanlara “soğuk” diyenlerin hiç mi hakkı yok? Hepten mi şehir efsanesi yani? Hayır. İşin şöyle bir yanı var: değişik nedenlerle tanışıklığınız olan birisi, Türkiye’de alışıldığı üzere tanışıklığınızın beşinci dakikasından itibaren kayın biraderinin dedikodusunu yapmaya başlamaz. Kolay kolay “Yengen ağzına layık imam bayıldı yapmış,” deyip koluna giremezsiniz insanların. Isrardan da pek hoşlanmazlar. İlişkilerinde belirli bir mesafeyi korumaya özen gösterirler. Böyle olunca dün can ciğer kuzu sarması olduklarıyla bugün kanlı bıçaklı düşman kesilmezler. Hayatlarında bir yer vermeden önce sizi tanımak isterler. Bu insan tipolojisini “soğuk” olarak tanımlayıp tanımlamamak bir kişisel tercih meselesi. Ama bu kişisel tercihi yaparken, koltuğuna yapışıp kalan politikacılarla, yaptığı hatayı kabul etmeyi bilenler arasında bir tercih yaptığınızı da aklınızın bir köşesinde tutmanızda yarar var.

Avrupa ve ABD gibi ileri kapitalist ülkelerde (ve Türkiye’nin de özellikle büyük şehirlerinde) aslında bu “soğuk” insan tipolojisine sıklıkla rastlanır. Kendi geçimini sağlayabilecek durumda olan, evinde kimsenin gürültüsünü, ağız kokusunu çekmeden yaşamaya alışmış insanlar yaşamlarına başka insanları sokmak konusunda daha isteksiz davranmaya başlayınca toplumda yalnızlaşma ciddi bir soruna dönüşüyor, sanırım. Sürekli belirli bir mesafeyi koruma çabası, alışık olmayan için oldukça yorucu ve yıpratıcı. Bir de onyıllardır körüklenen bir propaganda var: “insanlara güvenmeyin, kapı komşunuz seri katil olabilir” temalı filmler, haber bültenleri, daha koşulsuz ilişki kurmak isteyenleri de ürkütüp kendi yalnızlığıyla boğuşmaya itiyor. Ama, dediğim gibi, bu yalnızca İskandinavya’ya özgü değil; bütün ileri kapitalist ülkelerde bu insan tipolojisiyle karşılaşılıyor artık.

Kısacası, bu yalnızca İskandinavya’ya özgü bir gözlem olarak aktarılınca eksik kalıyor bana göre. Belki onlar diğerlerine göre biraz daha mesafelilerdir ama en azından Türklerin görüldükleri yerde öldürülmeleri gerektiğini söyleyen bir yasayı 70’lerde yürürlükten kaldırarak dostluklarını gösterdiler. Ama o başka bir hikâye ve başka bir zaman anlatılmalı.

Fotoğraf: “İsveçli Kız”, Jom Manilat (kaynak)

Read Full Post »