Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Almanya’

20 Nisan 1889’da doğdu. 1920’de Nazi Partisi’ne katıldı. 1921’de parti başkanlığına seçildi. 1923’de başarısız bir darbe girişimi nedeniyle tutuklandı. Milliyetçilik, anti-semitizm ve anti-komünizm yönündeki propagandası Almanya’da büyük destek kazandı. 1933’te şansölye olduktan sonra hızla faşist bir diktatörlük kurdu. 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ederek dünya tarihinin en kanlı savaşını başlatacak ve yenilgisi kesinleştiğinde intihar edecekti…

Saldırmazlık Anlaşması

Hitler, 20 Nisan 1938’da 50. yaşı şerefine uluslararası bir davet düzenledi. Davete Türkiye’den giden heyette Ali Fuat Cebesoy, Falih Rıfkı Atay, Orgeneral Asım Gündüz ve Yunus Nadi vardı. Heyetin Hitler’le karşılaşmasını Falif Rıfkı Atay’ın kaleminden okuyalım:

1938 de ellinci doğum yıldönümü töreninde bulunmak üzere Berlin’e gittiğimizde Tanrının bu dünyayı yaratmak için yedi gün uğraşmış olmasına bile gülecek kadar kibirli Hitler, bütün heyetleri bir büyük salonda kabul etmişti. Kendisi ortada yapayalnızdı. İkincisi Georing beş on adım, üçüncüsü Göbells de bu sonuncudan beş on adım geride durmuşlardı. Hitler Romanya heyetine reislik eden Dışbakanını, verdiği işi iyi yapmayan bir hususi kalem müdürü gibi paylıyordu.

Sıra bizim heyete geldi. Mavi gözlerinin bakışları yumuşak ve tatlı:

– Atatürk bir millet bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi kendisini kurtaracak olan vasıtaları yaratacağını öğreten liderdir. Onun birinci talebesi Mussolini, ikinci talebesi ben’im, demişti. [2]

Atay’ın satırlarında dönemin en nüfûzlu devlet başkanının takdirini kazanmış olmanın gururu açıkça belli oluyor. Bilindiği gibi o dönemde CHP’nin (ve dolayısıyla devletin) üst kademelerinde Birinci Dünya Savaşı’nda “silah arkadaşlığı” yapmış oldukları Almanya’ya karşı ciddi bir sempati vardır. İnönü yönetimindeki Türkiye’nin herkesi oyalayıp savaşa girmeme siyaseti her ne kadar Türkiye’yi son günlere kadar savaşa girmekten alıkoyduysa da, bu oyalama siyasetinin “gerekli kıldığı” manevralar sonucunda Türkiye herkesin (ABD, İngiltere, Fransa, SSCB) güvenini yitirmiştir.

Türkiye’nin savaşa girmeme politikasının bütünüyle kendi kontrolünde olduğunu söylemek de pek kolay değildir herhalde. İnönü her ne kadar bu konuda çok uğraş vermişse de savaşın taraflarının çeşitli vesilelerle Türkiye’nin siyaseti üzerinde etkide bulunmaya çalıştığı sır değil. 1942 yılının Mayıs ayında Anadolu Ajansı’nda çalışılan Yahudilerin işine son verilmesi bu baskının sonuçlarından birisidir.

Glasneck, bu olayda, dönemin Basın Genel Müdürü Selim Sarper’in, Ajans’ın Müttefikler taraftarı Muvaffak Menemencioğlu’na galip çıktığını, ayrıca Alman faşistlerin bunu, Yahudi aleyhtarı kışkırtmaları hesabına bir başarı saydıklarını ve Ankara’daki Alman Büyükelçiliği’nin “Anadolu Ajansı’nın çoğunlukla düşman tarafına karşı yakınlık duyan Yahudi ögelerden temizlenmesinin haber dağıtımı üzerinde de olumlu etkiler yapacağını umut ettiğini” söyler. [4]

Türkiye’nin bir şekilde dışında kalmayı başardığı bu savaştaki politikaları, belki tarihi “katıldığımız savaşlar tarihi” olarak görmemizden, belki de hamaset edebiyatı yapmaktan müfredatta yer kalmamasından, pek ele alınmıyor.

Güncel not: Tesadüf bu ya, Erdoğan da hafta sonu Almanya’nın eski başbakanı Gerhard Schröder’in 65. yaşını kutlamak için Almanya’daydı.

Kaynaklar:

  1. “Adolf Hitler”, Wikipedia
  2. Falih Rıfkı Atay’ın Kaleminden Atatürk ve Türk Devrimi, Emine Şirin, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, s. 69
  3. “İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye”
  4. Anadolu Ajansı ve İkinci Dünya Savaşı, Ayşe Gülçin Manka, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, 2008, Ankara, s. 83
  5. “Tereddütsüz Alman Vatandaşlığını Seçin”, Duygu Leloğlu, Arslan Serdar Sert, Sabah
  6. 18 Haziran 1941’de Türkiye ile Almanya’nın saldırmazlık anlaşmasını imzalamalarını gösteren fotoğraf buradan.
Reklamlar

Read Full Post »

Murat Belge, Türkiye’nin izolasyonizm politikasını çeşitli yönleriyle ele almıştı (bkz. “Yanlışı kabullenmenin huzuru” ve “Avrupa demokrasisi olma yolunda”). Bu tür konuları yazmayı Engin Ardıç da sever (bkz. “Atatürk’ün pasaportu var mıydı?”). Tabii onun “Atatürk iyiydi de çevresi kötüydü” teması etrafında dönüp duran (bu arada da CHP’ye giydirip AKP’yi yağlamayı görev bilen) üslubuna dayanamıyorsanız bilemem. Bu izolasyonizmin üstüne bir de “Türkün Türke propagandası” diyebileceğimiz bir “halkla ilişkiler” biçimi eklenince ülkede hiçbir gerçek payı bulunmayan efsaneler büyüyüp gitmiş, halihazırda dünyanın en iyi devletinde yaşayan Türkiyelilerin de neden fellik fellik kaçacak Avrupa ülkesi aradığı bir türlü yanıtlanamayan bir soru olarak kalmıştır.

Malzemesini tarihten alan bu efsaneler genellikle ecdadımızın nasıl da temiz olduğu, konukseverlikte dünya birinciliğini nasıl açık ara önde götürdüğünü falan anlatırlar. Okumakta olduğum kitapta* bu efsaneyle çeliştiğini düşündüğüm bazı notlar görünce aktarmak istedim. Osmanlı Tetubbu’at-ı Fünûn-ı Muhtelife Komisyonu adındaki bir komisyonun 1911 yılında Almanya’ya yaptıkları bir araştırma gezisinde ortaya çıkan bazı izlenimler… (Bir de Mehmet Akif’in hatıratından kısa bir not)

Neue Hamburger Zeitung gazetesi 1 Temmuz 1911’de Almanya’ya gelen Türklerin en çok neden etkilendiklerini özetliyordu: “Bu Türklerin aralarındaki konuşmalarda bir kelime tekrar tekrar dikkat çekiyor: Organizasyon”. (s. 159)

Alman Büyükelçi, şansölyenin dikkatini Jöntürk yayın organı Tanin’de 5 Temmuz 1911’de yayınlanan Hüseyin Cahid’in bir makalesine çekiyordu. Hüseyin Cahid bu makalede Almanya gezisi sırasında edindiği izlenimleri şöyle yansıtıyordu: “20 gündür bir Türk topluluk araştırmalar yapmak üzere Almanya’da seyahat etmektedir. Bu seyahatte biz Osmanlıların dikkatini en çok çeken şey gösterilen konukseverlikti […]. Majesteleri Alman Kayseri’nden başlayarak devlet adamları, şehir heyetleri, sokaktaki insanlar, dükkânlardaki satıcılar, hepsi diyorum size, Türkiye araştırma topluluğunu öyle bir nezaketle karşıladılar ki, duyarsız kalmak imkânsızdı. Bize gösterilen ilgi en küçük ayrıntıda bile belli oluyordu. Adımımızı attığımız her yerde bizi Türk bayrakları selamlıyordu. Hatta yemek masasındaki çiçekler bile Türk bayrağının renklerinden seçilmişti. Bu tür küçük gönül okşayıcı hüsnümuamelelerle gönlümüzü kazandılar. Bu yaklaşım büyük laflardan ve resmi nezaketten daha samimidir. Sadece gezi topluluğu değil, onların şahsında tüm Türk milleti onurlandırılmıştır”. (s. 160)

Birinci Dünya Savaşı’nın başında şair Mehmet Akif (Ersoy) Berlin’e gönderildi. Kızı Suat Ersoy’a yazdığı mektuplarının toplandığı Berlin Hatıraları isimli eserinde Almanya’daki insanlara, sokaklara, endüstriye, otellere, evlere, taşıma araçlarına, tramvay ve trenlere ve temiz sokaklara duyduğu hayranlığı dile getirmektedir. (s. 162)

Amacım, bu efsanelerin söylediğinin tam tersini söyleyip aslında biz hem çok pisiz hem de konukseverlikten falan anlamıyoruz, demek değil elbette. Bunun böyle olup olmadığı tartışılabilir, ama önce bu konunun tartışılabilir bir konu olduğunu kabul etmek, hattâ, bir adım daha ileri gidip, bu konuyu konuşmanın anlamsızlığını tespit etmek gerek.

* Jöntürk Modernizmi ve “Alman Ruhu”, 1908-1918 Dönemi Türk-Alman İlişkileri ve Eğitim, Mustafa Gencer, 2003, İletişim Yayınları, İstanbul

Read Full Post »

Müzik Neyi Anlatır On yedi ve on sekizinci yüzyılların müziğinin anlamını bulup çıkarmak bu müziğin üzerine yüzeysel olarak geçirmiş olduğu dışsal biçimi delip içine girmek sorun halini alır. Daha sonraki bir çağın bakış açısından bakıldığında, her şey tersyüz haldedir. En derin düşünceleri, en keskin coşkuları taşıyan müzik yapıtları, basit biçimde teknik elkitapları, gençlerin üzerinde eğitsel çalışmalar yapacakları alıştırmalar" ya da amatörlerin evlerinde oyalanacakları "oda müziği" diye sunulmaktadır. En kibirli soyluluğun beğenisine yaraşır, ruhça yüksek bir trajedi olmayı taslayan klasik ya da "ciddi" opera ise, gerçekte, öyküsüyle, kişileriyle çocuksu mu çocuksudur. Hafif eğlence diye ortaya çıkan komik opera ise, en ciddi toplumsal düşünceleri, en gerçekçi beşeri imgeleri içerir. Müziksel biçim ve içerik bakımından sözcüğün en doğru anlamda "büyük" ve derin düşünürler olan müzisyenler, uşak giysisi içinde hizmetinde bulundukları feodal aristokrasiden, statüsü bir aşçınınkinden pek de yüksek olmayan bir zanaatçı ve hizmetkar muamelesi görürler. Daha önceki çağlarda folk ve dindışı öğelerine direnmiş olan dinsel müzik, şimdi dinleyicisini elden kaçırmamak için operaya iyice yaslanmış, her türlü şarkı ve dans müziğine kucağını açmıştır. Armoni ve müzik biçimlerine ilişkin ansiklopedik çalışmaları somutlayan büyük dramatik ve karmaşık müzik yapıtları -müzik üretiminin büyük bölümünü denetleyen feodal soyluluğun katında her türlü müzik ille de kulağa hafif ve kıvrak bir dans gibi gelmek zorunda olduğu için- üstünkörü bir biçimde dans derlemeleri olarak sunulur.

İçerikle biçim arasındaki bu apaçık çelişmede müzik, çağın gerçek yaşam koşullarının çelişmelerini yansıtmaktadır. İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’nın ekonomik yaşamı merkantil ve kapitalisttir. Ama, İngiltere dışında her yerde devlet biçimi, feodalizm kalıntısıdır; gösterişli ve savurgan saray monarşileriyle köylünün sırtından geçinen ve bir onun kadar savurgan ve asalak olan toprak aristokrasisi egemendir. 1648 devriminin kapitalizmin gelişmesine hız verdiği İngiltere’de bile, devleti, büyük toprak sahibi-tüccar karması yönetmektedir. s. 30

Müzik Neyi Anlatır, Sidney Finkelstein, çev.: M. Halim Spatar, 2000, İstanbul: Kaynak

Read Full Post »

Norveç’in Türkiye’de popüler olan yanlarına değindikten sonra Norveç dillerinden başka dillere geçen kelimelerle kapatmıştık faslı. Norveçlilerin dünya dillerine armağan ettiği bir başka kelime de fiyort. Bu sözcükle Sait Faik’in bir cümlesinde karşılaşıp anlamını öğrenmek için sözlüğe bakacak olursanız şöyle bir tanımla karşılaşırsınız:

is. coğr. Fr. Norveç, İskoçya ve Kuzey Amerika kıyılarında buzulların oluşturdukları dik yamaçlı, derin eski buzul koyaklarının aşağı kesimlerinin deniz altında kalmasıyla oluşan körfez.

Biraz daha okursanız, bu fiyortların aşağı yukarı vadi gibi bir şey olduğu anlamı çıkar. Eğer “amaan, bir coğrafi şekilmiş işte,” deyip geçerseniz, büyük hata edersiniz. Sözlükte durduğu gibi durmaz fiyortlar. Norveç’in batı kıyısındaki oldukça “başarılı” fiyortlar Dünya Miras Listesi’nin en çok ziyaretçi çeken doğal varlıkları olarak biliniyor. Slartibartfast’ın övündüğü kadar var yani. “Gidin, görün,” diyeceğim, ama Eminönü’nden dolmuş kalkmıyor Bergen’e. Siz yine de gidin, görün.

Lysefjorden

Vikinglerin ülkesinde kuzeyde yaşayan Sami halkının dilini saymazsak iki resmi dil var: Nynorsk ve Bokmål. Nynorsk her ne kadar “Yeni Norveççe” anlamına geliyor olsa da, her şeyin yenisinin rağbet gördüğü dünyamızda pek o kadar kullanıcısı yok. “Kitap Dili” anlamına gelen Bokmål ülkede en çok konuşulan dil. Ülkenin her köşesine yayılmış çok çeşitli aksanlar Norveçlileri farklı seslere alıştırmış olmalı ki doğu komşusu İsveçlilerle ve güney komşusu Danimarkalılarla da anlaşabiliyorlar. Gerçi Danimarkalıların garip dillerinin Danimarka’da bile pek iyi anlaşılmadığı yönünde şakalar yapılıyor sürekli, ama İskandinavyalılar birbirlerini mükemmel olmasa da anlıyorlar.

Almanya'ya Giden İşçiler (Gilles Peress)

1970’lerde yapılan sondaj çalışmaları olumlu sonuç verince birden büyük bir zenginliğin üstüne oturan Norveç geçtiğimiz yıl Türkiye’den resmi ağızdan 100 bin vasıflı işçi talep edince Ankara’da bir binanın zemin katındaki ufacık Norveç Büyükelçiliği’nin telefonlarının kilitlendiğini, günlerini büyük ölçüde sessiz sakin geçirmeye alışmış Büyükelçilik çalışanlarının, her dakika “ben de gitmek istiyorum, nasıl gidebilirim?” sorularına muhatap olmaktan yaka silktiklerini de duyduk. Norveç tarihinin en düşük işsizlik oranına ulaştığı ve ciddi işgücü sıkıntısı çektiği bir dönemde, genç nüfuslu Türkiye’den “vasıflı işçi” talep ettiğinde İkinci Dünya Savaşı sonrasının Almanya’sına giden işçiler geldi hemen akla. Almanya’nın, yerle bir olmuş koca bir ülkeyi yeniden kurmak için, her türlü insana gereksinimi vardı belli ki. İstanbul’dan trene binenlerin Almanya’da davul zurnayla karşılanması ondandı elbet. Ama bugünün Norveç’inde “vasıflı işçi” denince kast edilen şey elbette 50’li yılların vasıfsız işçilerinden çok farklıydı. Norveç, önerinin yanlış anlaşıldığını (ve tabii Türkiye’nin kendisine yetecek kadar bile “vasıflı işçi”si olmadığını) fark edince açıklamayı geri almak zorunda kaldı. Buna herhalde en çok Norveç Ankara Büyükelçiliği çalışanları sevinmiştir.

Işık terapisi konusundaki soruyu unutmuş değilim, ama hem planladığım yazma sırasını bozmamak için, ama daha önemlisi, konuyla ilgili araştırma yapabilecek zamanı kazanmak için onu bir sonraki nota bırakıyorum.

Fotoğraflar:

  1. Lysefjorden’in Preikestolen’den görünüşü.
  2. Türk işçiler tren istasyonunda. (Münih, Almanya, 1973), Gilles Peress (kaynak)

Kaynaklar:

Read Full Post »

Anladığım kadarıyla Norveçli balıkçılar dünyada bir tek Türkiye’de ünlüler. 1995 verilerine göre ülke genelinde emek gücünün %4’ünü meşgul eden balıkçılık Norveçliler için, her ne kadar geçmişte (petrol bulunmadan önce) önemli bir geçim kaynağı olmuşsa da, bugün balıkçıların başka iş kollarında çalışanlardan, mesela çiftçilerden, önemli bir farkı yok. Ne var ki Türkiye’de Norveç denince akla gelen iki şey var: çok soğuk olduğu ve balıkçıları.

Belki Norveçli olduğu pek bilinmez, ama Türkiye’de Radyo Eksen’in çabasıyla azımsanamayacak bir üne kavuşan Helldorado vardır bir de. “A Drinking Song” parçaları 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türk Milli Takımı’nın ezgisi olarak seçilen Helldorado’yu Norveç’te neredeyse kimse bilmiyor. Zaten grubun web sayfasındaki haberler ve ziyaretçi defteri bölümlerinde Türkiye’ye ayrılan yerin büyüklüğü bu durumu belgeliyor. Sitede 2006 Ocak’ından sonra yayımlanmış haberlerin hepsi bir şekilde Türkiye’yle ilgili. Onlar da Norveçli balıkçılar gibi Türkiye’de kendi ülkelerinde olduğundan daha popüler.

Norveç’le ilgili ünlü bir başka konu Avrupa Birliği ile ilgilidir. Avrupa Birliği’ne ilk başvurusunu Birleşik Krallık’la birlikte 1963’te yapan Norveç iki kez beklemeye alınır. 22 Ocak 1972’de tarafların üyelik görüşmelerini tamamlamasından sonra Norveç hükümeti aynı yılın 24-25 Eylül’ünde konuyu referanduma götürür. Referanduma katılanların yüzde 53.5’i “Hayır” oyu verince hükümet istifa eder. 1994’te tekrarlanan referandumda da durum değişmez: katılanların yüzde 52.2’si “Hayır” der. Avrupa Birliği ile pek çok karşılıklı anlaşma imzalamış olan ve 2005 rakamlarıyla her yıl birliğe 240 milyon Euro kaynak aktaran Norveç hâlâ AB üyesi değildir, ancak Schengen bölgesindedir.

7 Haziran 1905’te İsveç’ten ayrılıp bağımsızlığına kavuşmasından 1970’lerde dünyanın ikinci en büyük petrol rezervini bulana kadar dünya tarihinde çok göz önünde olmamış olan Norveç her iki dünya savaşında da tarafsız kalmayı tercih eder. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler sürpriz bir saldırıyla Norveç’i işgal ederek onların bu tavrına son verir. Nazi işbirlikçisi (Nasjonal Samling lideri) Vidkun Quisling iktidara geçmeye çalışsa da Naziler ona yalnızca ufak bir bürokratik görev verip yönetimde aktif rol alırlar. Quisling’den geriye bir tek bazı Avrupa dillerinde “vatan haini” anlamına gelen soyadı quisling kalır. Neyse ki Norveç’in dünya dillerine kazandırdığı tek kelime değildir quisling; özellikle kuzey bölgeleri yılın önemli bir bölümünde karla kaplı olan ülkenin dünya dillerine armağan ettiği diğer kelimelerin kış sporlarıyla ilgili olması şaşırtıcı olmasa gerek: ski (kayak), slalom ve bir kayak disiplini olan telemark bu kelimelerin en ünlülerinden.

Kaynaklar:

Read Full Post »