Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ABD’

1896’da ABD’nin Ohio eyaletinde tiyatroya uzun/ yüksek şapkayla gelen her müşteri için tiyatro yönetimine 2 ilâ 10 dolarlık bir ceza kesilmesine karar verildi. Tiyatro ve opera gibi seyirliklere devasa şapkalarla gelip arka sıralardakilere zor anlar yaşatan müşterileri uyarmayan tiyatro yöneticilerinin karara pek sevinmediği anlaşılıyor. (Kaynak: “Ohio’s Anti-High Hat Law”, New York Times, 6 Nisan 1896)

1925 – 1927 yılları arasında yoğun biçimde çalışan İstiklâl Mahkemeleri Heyeti 1926 Aralık’ında Rize’den Giresun’a gelir. Heyetin mahkeme için seçtiği binanın tiyatro binası olması mânidardır. (Kaynak: Cumhuriyet Döneminde Şapka Devrimi ve Tepkiler, Kamuran Özdemir, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, Eskişehir, s. 121)

Gustave Flaubert boş bir sayfaya asla yazamazdı. Önce tıpkı bir ressamın renk denemeleri yapması gibi, düşüncelerini kağıda çiziktirirdi. Şayet çalışmaya öğlen başlamışsa, ancak akşama doğru saat beş civarı gerçek anlamda yazmaya başlayabilirdi. Madame Bovary‘yi yazarken çektiği sıkıntıları şöyle anlatıyordu: "Dört saat çalıştıktan sonra tek bir cümleyi bile bitiremedim. Bugün bir satır bile yazamadım, ama yüzlerce deneme yaptım. Ne korkunç bir iş!"

Antik Roma’da köprü inşa etmek oldukça prestijli bir işti, çünkü büyük köprüler kutsal sayılan Tiber Nehri üzerine inşa edilirdi ve yalnızca gerekli saygınlığa sahip olanların bu kutsal varlığı rahatsız etmesine izin verilirdi. Köprü ustalarına (mimar mı demek lâzım?) köprü-kurucu (pons + facere) anlamına gelen pontifex denirdi. Pontifex’in insanları birbirine bağlayan, birleştiren rolünün sembolik anlamı o kadar ilgi gördü ki yüksek din görevlileri ve Julius Caesar “Pontifex Maximus” (En Yüce Köprü-Kurucu) unvanını kullanmaya başladı. Roma İmparatorluğu boyunca imparatorlar Pontifex Maximus unvanını kullanmaya devam ettiler. Bu unvan daha sonra (Papa Damasus I döneminde) Roma Katolik Kilisesi’n geçti. Pontifex Maximus bugün hâlâ Papa’nın unvanları arasındadır. (Kaynak: “Pontifex Maximus”, Wikipedia ve diğer kaynaklar).

Sürekli içen, sürekli parasızlık çeken, nahoş işlerde çalışan ve garson kızlara âşık olan başarısız ama büyük yazarlar kuşağının en büyüklerindendi. Berrak, argoya yaklaşan dili ve Toza Sor ve romanıyla Charles Bukowski fenomenini yaratan yazar oldu. Şeker hastalığı yüzünden gözlerini kaybeden, iki bacağı kesilen ve son romanını karısına yazdıran Fante’yi son yıllarında hiç yalnız bırakmayan ve onun yazarlığını tekrar gündeme getirmek için büyük uğraş veren Bukowski, günün birinde şöyle diyecekti: "Fante, benim tanrımdır." (John Fante, 8 Nisan 1909 – 8 Mayıs 1983)

Tuzu Biberi

Read Full Post »

Çok partili dönemin ilk yıllarıyla bugün arasında kurmaya çalıştığım bağlantı aynı gün Can Dündar tarafından da köşesinde dile getirilince (bkz. “Sapık mıyım?”) açıkçası biraz telaşlandım. Neme lazım, bu kadar benzerlik kolay açıklanacak şey değil. Neyse ki Dündar’ın yazısıyla benim notum arasında yeterli ölçüde fark var. Yoksa belki böyle bir açıklama yapmaktansa o notu silmeyi tercih edecektim.

CHP’nin dini siyasete malzeme yaparak prim toplama çabası en hafif ifadesiyle gülünç tabii. Partinin dünüyle bugünü arasında böyle bir benzerlik olması da manidar. Sadece CHP’nin dünüyle bugünü değil, aşağı yukarı aynı kesimi temsil eden DP ile AKP arasındaki devamlılık ilişkisinin doğurduğu benzerlikler de Türkiye siyasi tarihinde belirgin iki çizgiyi imlemek açısından dikkate değer. Ancak DP ile AKP arasında benzerlikler olduğu gibi farklılıklar da var. Üstelik bunlardan bir tanesi, bana göre, hayli ilgi çekici.

Menderes ekonomiyi istikrara kavuşturmak için gerekli olan ve halkın hoşlanmayacağı önlemleri alacak güvenden yoksundu. Bir yıl sonra, Ekim 1959’da sadakatle hizmet ettiği müttefikin bu zor alanda kendisine yardım edeceği umuduyla Amerika’ya gitti. Maliye Bakanı Hasan Polatkan, 5 ya da 6 yüz milyon dolarlık bir yardım paketi için zemin hazırlamak üzere önceden gitmişti. Ancak, başkan Eisenhower, Menderes hükümetinden umudu kesmişti. Para vermeyi reddetti. Bu noktada, o zamana kadar kararlı bir soğuk savaşçı olan Menderes gelecek Temmuz’da Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmeye karar verdi. Bu karar oldukça dikkat çekiciydi; çünkü Menderes Birleşik Devletler’de bulunduğu sırada kendisini dinleyen Amerikalıları Sovyetlerin detant girişimlerine aldanmamaları, böyle bir düşmana güvenilemeyeceği konusunda sürekli uyarmıştı. * s. 143

Müttefikini değiştirmek konusunda aceleci davranan Menderes’in yolu 27 Mayıs 1960 darbesiyle kesilir. Darbeyle Menderes’in siyasetindeki değişim arasında direkt bir bağlantı kurmak abartılı olur elbette. Yine de, bu koşullarda, gözden düştüğü anlaşılan Menderes’i indirmek isteyen subayların ABD’nin onayını almakta zorlanmayacaklarını söyleyebiliriz, sanırım. DP çizgisinin bugünkü temsilcisi olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ise Amerikancılıktan yana hiç sorunu yok neyse ki; siyasi istikbalinin ne tarafta olduğunu çok iyi anlamış görünüyor. Avrasyacılık gibi hayallere kapılanların da cumhuriyet tarihinin en sen getiren davalarından biri olan Ergenekon dolayısıyla hakim karşısına çıkarılmış olmaları bir tesadüf olmasa gerek.

Feroz Ahmad, darbeyi toplumdaki genel huzursuzluğa ve ordunun genç subaylarının sosyal statülerinden duydukları rahatsızlığa bağlıyor. DP iktidarının sürekli ertelediği askeri reformlar ve askerlerin giderek kötüleşen yaşam koşulları darbeyi hazırlıyordu.

Menderes’in, maliyeti çok yüksek olan askeri reformlar konusundaki tutumu, işçilere grev hakkı verme konusundaki tutumuna benziyordu: Ekonomi gelişene ve üretken hale gelene kadar geçiştirmek ve sonra kapıyı biraz aralamak. * s. 150

Cemal Gürsel

Aslında MBK (Milli Birlik Komitesi) içinde ikili bir bölünme oldu: Gürsel’i ve ılımlılar olarak betimlenebilecek generalleri kapsayan bir grup, iktidarı sivillere devretmek istiyordu. Bunlar, Onar grubunun liberal ve demokratik bir Türkiye önerisini destekliyorlardı. İkinci grup, radikaller, en öndeki Albay Türkeş’le birlikte, esas olarak küçük rütbeli sunaylardan oluşuyordu. Bunlar, profesörlerin tasarladıklarından daha kapsamlı bir yapılanmayı gerçekleştirmek için cuntanın iktidarda kalmasını istiyorlardı. Hatta bunlar bir “yeni kültür”den, Nasır’ın Mısır’ını örnek alan partisiz bir popülist siyasal sistem yaratmaktan söz ediyordu. * s. 154

ABD, Sovyetler Birliği (Rusya), CHP, din istismarı, darbe, Nasır, Türkeş, ordu, vb. Size de hep aynı filmi izliyormuşuz gibi gelmiyor mu?

Fotoğraf:

  • “General Cemal Gürsel”, Fotoğrafçı: James Burke, kaynak

Kaynak:

  • Modern Türkiye’nin Oluşumu, Feroz Ahmad, çev.: Yavuz Alogan, 2008, Kaynak Yayınları, İstanbul

Read Full Post »

İskandinavya’nın havası soğuktur. Eh, kışları da pek eğlenceli geçmez, bunaltıcıdır. Bundan olsa gerek “oraların havası da insanı da soğuktur,” denir bizde. Aslında yalnızca kuzey ülkeleri değil Akdeniz iklimiyle hemhâl olmamış bütün Avrupa ülkeleri için söylenegelir bu. Şunu “soğuk” ötekini “cıvık”, berikini “yalaka” diye tanımlarken neyi “normal” gördüğümüzü de ortaya koymamız gerekiyor herhalde. Bu tanımlamalar da kişiden kişiye değişiyor elbet. O zaman benim “sıcak kanlı” dediğime öteki “soğuk” diyebiliyor.

İsveçli Kızİskandinavya’da (ya da Avrupa’nın başka bir yerinde) sokakta göz göz geldiğiniz birisi, hiç tanışmıyor olsanız dahi, size selam verirse şaşırmayın, kullandığınız şampuan yüzünden değil, “insanlık”tan nasibini almış olmasındandır. Yol soracak olsanız, bütün iyi niyetleriyle yardımcı olmaya çalışırlar. Sokaktaki insanlar, tanımadığınız, muhtemelen bir daha karşılaşmayacağınız, karşılaşsanız da tanımayacağınız insanlar güleryüzlüdür. Türkiye’deki gibi suratları asık yürüyen, stresini dışarıya ziyadesiyle yansıtan insanlara pek rastlamazsınız. Belki sokaklar ve caddeler babalarının malı olmadığı için oraları kullanan diğer insanlara saygılarından belli etmezler sıkıntılarını, belki de daha mutlu ve daha az streslidirler zaten, bu da sokaklara yansır.

Tamam da, bu insanlara “soğuk” diyenlerin hiç mi hakkı yok? Hepten mi şehir efsanesi yani? Hayır. İşin şöyle bir yanı var: değişik nedenlerle tanışıklığınız olan birisi, Türkiye’de alışıldığı üzere tanışıklığınızın beşinci dakikasından itibaren kayın biraderinin dedikodusunu yapmaya başlamaz. Kolay kolay “Yengen ağzına layık imam bayıldı yapmış,” deyip koluna giremezsiniz insanların. Isrardan da pek hoşlanmazlar. İlişkilerinde belirli bir mesafeyi korumaya özen gösterirler. Böyle olunca dün can ciğer kuzu sarması olduklarıyla bugün kanlı bıçaklı düşman kesilmezler. Hayatlarında bir yer vermeden önce sizi tanımak isterler. Bu insan tipolojisini “soğuk” olarak tanımlayıp tanımlamamak bir kişisel tercih meselesi. Ama bu kişisel tercihi yaparken, koltuğuna yapışıp kalan politikacılarla, yaptığı hatayı kabul etmeyi bilenler arasında bir tercih yaptığınızı da aklınızın bir köşesinde tutmanızda yarar var.

Avrupa ve ABD gibi ileri kapitalist ülkelerde (ve Türkiye’nin de özellikle büyük şehirlerinde) aslında bu “soğuk” insan tipolojisine sıklıkla rastlanır. Kendi geçimini sağlayabilecek durumda olan, evinde kimsenin gürültüsünü, ağız kokusunu çekmeden yaşamaya alışmış insanlar yaşamlarına başka insanları sokmak konusunda daha isteksiz davranmaya başlayınca toplumda yalnızlaşma ciddi bir soruna dönüşüyor, sanırım. Sürekli belirli bir mesafeyi koruma çabası, alışık olmayan için oldukça yorucu ve yıpratıcı. Bir de onyıllardır körüklenen bir propaganda var: “insanlara güvenmeyin, kapı komşunuz seri katil olabilir” temalı filmler, haber bültenleri, daha koşulsuz ilişki kurmak isteyenleri de ürkütüp kendi yalnızlığıyla boğuşmaya itiyor. Ama, dediğim gibi, bu yalnızca İskandinavya’ya özgü değil; bütün ileri kapitalist ülkelerde bu insan tipolojisiyle karşılaşılıyor artık.

Kısacası, bu yalnızca İskandinavya’ya özgü bir gözlem olarak aktarılınca eksik kalıyor bana göre. Belki onlar diğerlerine göre biraz daha mesafelilerdir ama en azından Türklerin görüldükleri yerde öldürülmeleri gerektiğini söyleyen bir yasayı 70’lerde yürürlükten kaldırarak dostluklarını gösterdiler. Ama o başka bir hikâye ve başka bir zaman anlatılmalı.

Fotoğraf: “İsveçli Kız”, Jom Manilat (kaynak)

Read Full Post »