Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Açık RSS

Gazete köşe yazarları için oluşturduğum RSS‘ler dikkate değer bir ilgi gördü. En çok talep edilen şey bütün köşe yazarları yerine yalnızca seçilen bazılarını getirecek bir RSS filtresiydi. Ancak onun düşündüğüm kadar kolay olmadığını fark etmem fazla uzun sürmedi. Tam o noktada imdadıma Açık RSS yetişti. Proje, benim yayımladığım köşe yazarı RSS’lerinden hareketle başlatılmış. Benim yaptığım köşe yazarı RSS’lerine ek olarak gazete eklerini, karikatürleri ve bazı dergileri de RSS’e dönüştürmeye başlamışlar. Şu filtre işinin içinden çıkamayınca rica ettim, ilgilendiler. Sonuçta ortaya nur topu gibi bir proje çıkmış oldu. Ben de işin teknik yükünden kurtulmuş oldum.

Kütüphane: Hazırlanan bütün RSS’lerin derlendiği kütüphaneye (Açık RSS Kütüphanesi) şuradan ulaşabilirsiniz.

Filtre: Köşe yazarlarını seçmek için kullanacağınız filtre (Açık RSS Köşe Yazarı Filtresi) burada. Filtrenin kullanım kılavuzu da burada.

İlgilenenlerin güncellemeler için Açık RSS feed‘ine de üye olmasını önermeme gerek var mı? İşin teknik yönüyle ilgilenenler Alet Kutusu‘na da bir göz atmak isteyebilirler.

Reklamlar

Köşe Yazarları (RSS) I

Hafta sonu paylaştığım Taraf yazarları RSS linki bayağı ilgiyle karşılandı. Böyle bir şeyin ihtiyacını hissediyordum ama bu denli kanayan bir yara olduğundan haberdar değildim. Yoksa bu zamana kadar beklemez, daha önce paylaşırdım elimdeki linkleri.

Bu postla başka gazetelerin köşe yazarlarının RSS linklerini de vereceğim. Bu köşe yazarları içinden istediklerimizi seçme işini de yakında yeni bir postla açıklayacağım (çoğunluk esas olarak onunla ilgileniyor, biliyorum).

Ek: Açık RSS projesiyle ilgili bilgi için şu posta bakabilirsiniz.

RSS Birgün Yazarları RSS

Evrensel Yazarları RSS

Habertürk Yazarları RSS

Hürriyet Yazarları RSS

Radikal Yazarları RSS

Referans Yazarları RSS

Sabah Yazarları RSS

Taraf Yazarları RSS

Vatan Yazarları RSS

Yeni Şafak Yazarları RSS

Zaman Yazarları RSS

Taraf Gazetesi Her Taraf Eki RSS

Önemli: Bu konudaki taleplerinizi lütfen Açık RSS proje sayfasına yönlendirin. Bu konuyla artık ilgilenmediğim için yeni RSS taleplerine cevap veremiyorum. Açık RSS yürütücülerinin yardımcı olacağını sanıyorum. RSS Taleplerinizi şuradan iletebilirsiniz.

Notlar:

  1. Bu RSS linklerinin özelliği yalnızca yazının ilk birkaç cümlesini değil bütün köşe yazısını getirmeleri.
  2. Bu RSS’lerin çoğunu ben takip etmiyorum ve sadece bir iki gün test edebildim. Bu nedenle bir sorunla karşılaşırsanız lütfen bu postun altına yorum olarak ekleyin.
  3. Hürriyet yazarlarını hazırlarken Latif Demirci ve Fatih Çekirge’de sorun çıktı, o nedenle söz konusu iki yazarın yazıları feede dahil değil. Zaman bulunca Latif Demirci’yle ilgili sorunu çözmeye çalışırım, ama Fatih Çekirge konusunda söz veremiyorum.
  4. Radikal yazarlarının yazıları gazete henüz bayilere dağıtılmaan RSS okuyucunuza düşerse sakın şaşırmayın. O da benim bir kıyağım olsun 😉
  5. Bu işlerin nasıl yapıldığını merak edenler şuradan Habertürk örneğini inceleyebilirler. Diğer gazeteler de aşağı yukarı aynı mantıkla RSS’e dönüştürülüyor.

Korkuyu Beklerken

Morde ratesden,

Esur tinda serg! Teslarom portog tis ugor anleter, ferto tagan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk!

Ubor-Metenga

Oğuz Atay “Korkuyu Beklerken”in isimsiz protagonistine gelen mektupta bunlar yazılıdır. Kendini yalnızlığa mahkûm etmiş, toplumdan korkan, yalıtılmışlığını anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir adamın fizikî olarak evine hapsolmasının ironik hikâyesidir anlatılan. Lâkin iş bu kadarla kalmıyor. Bu öyküyü, bana yönelik kaleme alınmış uzunca bir eleştiri metni gibi okumaktan kendimi alamıyorum. Okurken altını çizdiğim noktaları şimdi okuduğumda aynı duygunun içimde canlandığını fark ediyorum. Böyle bir okumanın kötü tarafı, eleştiri ağırlaştıkça savunmaya geçme ihtiyacı hissedip yazarla tartışma eğilimi göstermek oluyor. Oğuz Atay’ın bana haksızlık ettiğini düşündüğüm çok yer oldu. Dahası, bu özdeşleşmeyi Atay’ın üslubuna bağlamanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Hattâ metinde sürekli kendini belli eden ironi tam tersi bir etki yapıyor, okuru yabancılaştırıyor. Ama bu bile söz konusu özdeşleşmeye engel olamıyor.

Öykü üzerine söylemek istediğim o kadar çok şey var ki hiçbir şey söyleyemiyorum. O nedenle sözü Oğuz Atay’a vermek niyetindeyim, varsın kusur bulsun…

Bütün hayatım ayıklamakla geçti, gene de bitiremedim süprüntüleri atmayı. Bankanın çirkin defterini buldum. Allahtan kimse görmüyordu yaptıklarımı. İşimde de bunun için yalnızdım; herkese, istediğim yanımı gösteriyordum böylece. (s. 41)

Yazma işini bıraktım. Esaslı bir adam olsaydım bırakmazdım. (s. 42)

Doğa-durumuna ya da doğal hale yapılan vurgu bütün öyküye egemen. Şu alıntılar bu vurguyu çok güzel gösteriyor:

Gözkapaklarım ağırlaşıyordu. Sevindim. (s. 49)

Her zaman böyle öfkelenebilsem. Nerde. (s. 51)

Gerçek bir acı duyduğumdan bile kuşkum vardı. (s. 65)

Heyecanlarımı hep gelecekteki günler için saklamıştım. (s. 66)

Bedenden, bir başka deyişle insanın hayvansı yanından gelen “uyku”, “öfke”, “heyecan”, “acı” gibi hallere duyulan özlem acı verici. Bütün ömrünü yaşamı kontrol altına alma çabası içinde geçirmiş bir mahlûkun yenilgiyi kabullenişi…

Bu mahlûk, evde yalnız başına olduğu halde şunları düşünüyor:

“Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başıma kalmıştım.” (s. 56)

Ömrümü eşya ile geçiriyordum. Eşyayı da sevmiyordum galiba. (s. 64)

Yeteneklerimi sevgisizlik yüzünden boşuna harcamıştım: Resim yapmayı becerebildiğim halde, resmini yaptığım şeyi bir türlü sevemediğim için, resimler biçimsiz olmuştu, yarım kalmıştı. Tabiatı sevdiğimi göstermek için, medeniyetten kaçan insanların görünüşüne bürünebilmek için, bu Allahın belâsı ıssız yerde bahçeli bir ev tutmuştum; fakat bahçeyi otlar sarmıştı. Hiçbir ağaç çiçek filân yetiştirememiştim buraya geldiğimden beri. İki kiraz ağacı da kurumuştu bu arada. Bir saksı bile koymamıştım; ne eve, ne de bahçeye. Gösterişten ibarettim. (s. 65)

Bahçeye bir tohum ekmiş olsaydım, belki de onu yerdim şimdi. (s. 72)

Bu sefer, sarı yapraklar kaybolmadan onları uzun uzun seyrettim. Her zaman kaçırırdım da. İnsanlar ne buluyordu bu sarı yapraklarda? Yağlıboya tablolarda gene neyse, fakat yerde? Bilmem ki. (s. 75)

O kadar ağır eleştirinin ardından, neyse ki, mikrofonu bana da uzatıyor Atay:

Ben! diye bağırdım bütün gücümle. Sonra adımı tekrarladım birkaç kere. Ben, burada gizli bir mezhebin kurbanı olarak bir saksı çiçeği gibi kuruyup gidiyorum. Ben, çiçeklere bakmasını bilmediğim gibi, kendime bakmasını da bilmiyorum. Ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkûm edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum. (s. 79)

Notlar:

  • Mektup, yine öykünün içinde aşağı yukarı şu şekilde çevrilmiş:

Sayın beyefendi,

Size ihtar ediyoruz! Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden hiç çıkmamanızı size kesinlikle bildiririz. Dikkat!

Üstün-Yol

  • Eleştirildiğim hissine kapıldığım bir başka yazar da Yusuf Atılgan’dır. Ama o başka bir hikâye ve başka bir zaman anlatılmalı.
  • Oğuz Atay, yaşasaydı, bugün 75. yaşını geride bırakmış olacaktı.

Fotoğraf buradan.

Taraf Yazarları (RSS)

Taraf‘ın RSS feedlerinin ne kadar başarısız olduğunu kullanmayı deneyen herkes görmüştür. Bütün haberleri/ yorumları RSS üzerinden takip ettiğim için Taraf web sitesini hazırlayanların bu özensizliği canımı sıkmıştı. O nedenle Taraf‘ın sağladığı RSS feedlerini kullanmak yerine takip ettiğim yazarlar için kendi RSS feedlerimi oluşturmuştum. Sonra belki benim yaşadığım sorunu yaşayan ama çözemeyen başkaları da olabileceğini düşünerek daha kapsamlı bir şey yapmaya karar verdim: Bütün Taraf yazarları için bir RSS feed yarattım. Sizlerin de işine yarayabileceğini umarak paylaşıyorum:

Taraf Yazarları RSS rss

Ben, daha önce de söylediğim gibi, yalnızca bazı yazarları takip ettiğim için bu feedde sorun yaşarsanız bu postun altına yorum yaparak belirtin lütfen, ben de çözmeye çalışayım.

Bu feed yazıların yalnızca ilk birkaç cümlesini değil tamamını getiriyor. Bana öylesi daha kullanışlı geliyor.

Ek: Başka gazetelerin de RSS’lerini içeren posta şuradan ulaşabilirsiniz. Açık RSS projesiyle ilgili bilgi için şu posta bakabilirsiniz.

iç-mihrak bir süredir beğenerek takip ettiğim bloglardan biri. Fırsat buldukça bütün tasarımlarını baştan sona gözden geçiriyorum. Her seferinde aynı çarpıcı etkiyi uyandırması bile yapılan işin niteliği hakkında ipuçları veriyor. Bu etkinin de verdiği cesaretle onlarla bir online söyleşi gerçekleştirmeyi talep ettim. Onlar da sağolsunlar kırmayıp kabul ettiler. Aşağıda okuyacağınız cevapları 6 Temmuz 2009 tarihinde gönderdiler, fakat yaz tatilinde gümbürtüye gitmesini istemediğimden söyleşiyi şimdi yayımlıyorum. Niyetim söyleşiyi burada bitirmek değil, blogu takip edenlerin de katkısıyla soruları çeşitlendirip ikinci bir devam söyleşisi gerçekleştirmek. Umarım katkılarınızı esirgemezsiniz.

Müstear Efendi: iç-mihrak nasıl başladı? Nasıl bir araya geldiniz, bu işe girişirkenki düşünceleriniz nelerdi? Zaman içinde bu düşünceler değişti mi? Değiştiyse nasıl değişti?

iç-mihrak: iç-mihrak yaklaşık 2,5 yıl önce bir anarşist yakınlık grubunun ”yaramaz” uzantısı olarak işe başladı. yani, bir arkadaş sohbetinin gayrımeşru çocuğu. kültürbozumu fikri bazılarımızın zihninde zaten mevcuttu ama bunu uygulayacak doğru bağlamı arıyorduk. tasarım konusunda hiç bir bilgimiz yoktu. bazılarımızın şahsi sanat okumaları olsa da, hiçbirimiz profesyonel değildik. bu sebeple tasarım yapmayı deneme yanılmalarla öğrenmemiz gerekti. keşfettiğimiz ilk şeylerden biri, tasarımda fikir mevcutsa, biçimin de arkadan su gibi akacağı oldu. teknik meseleler ise zaman içinde tecrübe kazandıkça çözülmeye başladı.

Huzur İsyandadırbu işe kültürbozumu fikri ile başladık. ilk amacımız, bu ülke siyasi kültürünü kuruluşundan itibaren pençesine almış bir resmi, popüler ve geleneksel kodlar evrenini bozuma uğratmaya; ”güzel yazı” ile yazılan ”güzel sözler’in ardında yatan vahşet evrenini gün ışığına çıkarmaya çalışmak oldu. anarşistler olarak biliyorduk ki, bu güzel sözlerin, kutsal ahlaki ve siyasal prensiplerin yaşamasının bedeli her zaman ”başkalarının” kanı ve canıdır. ve bu düşünceden aldığımız güçle, hızla üretmeye başladık. türkiye reklamcılığının ilk palazlanma dönemine denk düşen bir nesil olarak, dilsel ve göstergebilimsel kıvır(t)malara hakim şekilde büyümüştük zaten. ancak kültürbozumu kısıtlıdır, bir süre sonra düşmanınızın kodlarını tersine çevirip kullanmaktan ziyade kendi kodlarınızı oluşturmanız, negatif çalışmadan pozitif çalışmaya geçmeniz gerekir; ancak o zaman neşeyi patlayıcı hale getirebilirsiniz.

Dikkat! Aniden Derinleşen Devlet

zaman içinde kültürbozumu ile hem yakından ilintili, hem de ondan daha fazlası olan bir düşünce gelişmeye başladı. türkiye’deki siyasi görsel propaganda kültürünün durumu ortadaydı. köhnemiş bir sosyalit/eleştirel gerçekçilik akımından köken alan, biçimsel olarak siyah-beyaz-kırmızı hakimiyetinde, içeriksel olaraksa bir ressentiment kültürü, atalar kültü ve şehitlik hiyerarşisi içinde boğulmuş bir muhalif sokak afişleri silsilesi mevcuttu. bilinen simgelerin biteviye kullanımından oluşan bu tuhaf geleneğe karşı durmak, karnavalesk neşenin hakim olduğu ama doğamızdan kaynaklanan öfkenin de asla eksik olmadığı yepyeni bir propaganda kültürünün ilk adımlarını atmak istedik. antiotoriter grupların görsel ihtiyaçlarını hem kaliteli, sokakta asılı diğer ticari materyalle rekabet edebilecek çarpıcılıkta, hem de hızlı bir şekilde karşılamak gerektiğini düşündüğümüz için, dost gruplara ücretsiz tasarım hizmeti vermeye başladık. her iki yönde çalışmamıza da halen devam ediyoruz. diğer gruplarla ortak çalışmalar yapmaktan çok zevk alıyoruz.

1. Tuzla Sağkalım OyunlarıME: iç-mihrak nasıl işliyor? Düzenli ya da düzensiz yapılan grup içi toplantılardan söz edebilir miyiz?

iç-mihrak: iç-mihrak şu anda birkaç iyi dostun yürüttüğü bir yapı. her tür iletişim  biçimiyle fikirler bulunabiliyor. elbette düzenli olmasa da toplanıyoruz, toplanmak birbirimizi inanılmaz şekilde beslememizi sağlıyor. hepimiz bambaşka yaşam öyküleri olan, hayatta bambaşka şekillerde varolmaya çalışan insanlar olarak birbirimizi zenginleştiriyoruz. iç-mihrak neredeyse bir business ciddiyetiyle yürütülüyor olsa da, elbette bir ”iş” değil; birbirimizi sevdiğimiz için beraberiz ve birbirimize sadece birbirimizi sevdiğimiz için muhtacız.

Devlet bazı çocukların büyüyünce ne olacağını bilir!

ME: Blog dışında bir yayın ortamı kullanıyor musunuz? Çıkartmalar, afişler sokağa, hayatın akışına giriyor mu?

iç-mihrak: bazı afişler ve çıkartmalar bizim tarafımızdan, bazıları ise bizi sevenler tarafından sokakta dolaşıma sokuluyor. kendi asmadığımız afişleri sokaklarda gördüğümüz oldu, buna çok sevindik, ”demek insanların içinde bir yerlere dokunuyormuşuz” diye düşündük. ancak hem maddi sorunlardan hem de zaman kısıtlılığı nedeniyle işlerimizi insanlara yeterince sunamadığımız da bir gerçek. bazı işlerimizin sanatla siyaseti, sanatla gündelik yaşamı buluşturan sergilerde sergilendiği de oluyor; sergi salonlarına girmekten hiç imtina etmiyoruz; bizim için nefes alınan her yer sokaktır çünkü; ya da öyle değilse bile acilen öyle kılınmalıdır.

Köylü milleti efendisizdir

ME: Yakıtınızın resmî ve popüler kültür fragmanları olduğunu söylüyorsunuz. Bu, yaptığınız tasarımlarda da açıkça görülüyor. Özellikle resmî söylemin bu biçimde yeniden kurgulanması Türkiye’de sık rastladığımız bir şey değil. Tabii böyle imajların yaygın dolaşıma girmesini beklemek de pek makûl olmasa gerek. Bu alanda belirli bir miras üretmiş yerli ya da yabancı tasarımcılardan söz edebiliyor muyuz?

iç-mihrak: kültürbozumu alanında elbette adbusters‘tan ders aldık, ancak bu ülke siyasi kültüründe kitsch ve klişe o kadar yaygındır, lağım o kadar pis kokar ki, işi kapmakta pek de zorlandığımız söylenemez. ayrıca hem sanat tarihindeki, hem de propaganda tarihindeki “atalarımız”dan da önemli dersler aldık; özellikle tarihsel avantgarde bize çok şey öğretti. işlerin yaygın dolaşıma girmesine gelince, bizden habersiz haber yapıldığımız çok oldu. gerek gazetelerde, gerekse dergilerde kendimizle ilgili yazılara ve işlerimize rastlayıp şaşırdığımız çok oldu. tabii ki sloganlarımızın, sorularımızın, önerilerimizin devlet ve onun sermayedeki iştirakçilerinin hakim olduğu bir toplumsal durumda yaygın kabul görmesini beklemiyoruz.

özel ve tüzel kişilerin bize oldukça öfkelendiğine, diş bilediğine de eminiz. ancak bize yönelen bu olumsuz duygulanımların, bizi seven insanların sevgisi ile bir çeşit rezonansa girip, bizi daha da etkili kılacağına inanıyoruz. ne de olsa insanlık 2 milyon yaşında, devletse sadece birkaç bin yıllık. bu durumda biz insanlar devletten ve onun yardakçılarından hem daha yaşlı, hem de daha bilgeyiz!

Oyunu At

Sinirimi Bozan Kelimeler

Rustik Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken durduk yere sinirlendiğimi fark ettim. Ne sinirlenecek bir şey söylemişti, ne bir kabalık etmişti ne de sesini yükseltmişti. Sonra bunun üzerine düşündüm ve fark ettim ki beni sinirlendiren kullandığı bir kelimeydi. Bağlamından, anlamından bağımsız olarak o kelime beni sinirlendirmişti. İşin tuhaf yanı, o kelimeyi ilk kez duyuyordum. Üzerine çok düşündüm ama anlamını bilmediğim ve ilk kez duyduğum bir kelimenin beni sinirlendirmesinin nedenini bulamadım.

Daha fazla merakta bırakmayayım, söz konusu kelime “rustik”. Kelimenin ilk anlamı “pencere üstlerine takılan ahşap korniş.” İkinci anlamı da “kırsal” (kaynak). Etimolojisine kısaca göz attım. Latincede “açık alan, kır” anlamına gelen rus kökünden türeyerek rusticus olmuş. İngilizcede 15. yüzyılda “kırsal” anlamıyla kullanmaya başlanmış. Bir perde/ korniş tipi olarak kullanılması çok yenidir diye tahmin ediyorum. TDK’ya göre Türkçeye Fransızcadan (rustique) girmiş. Ne zaman girdiğine dair bir bilgi yok.

Kökenini araştırmak sinirlerime iyi geldi mi? Biraz. Yine de öfkem büsbütün dinmiş değil. Ben de sinirimi bozan kelimeleri listelemeye karar verdim, belki bu kelimelerin neden sinirimi bozduğunu anlayabilirim diye. Şöyle bir şey çıktı ortaya:

  • berjer: Arkalığı fezaya uzanan bir tür koltuk. İngilizcesi grandfather’s chair imiş, “büyükbaba koltuğu”. Koltuğa da adına da sinir olmuştum ilk gördüğümde. Hislerim değişmiş değil.
  • fiskos masası: Bu sehpaya/ masaya “fiskos sehpası” dememek için kırk dereden su getiriyorum, ama olmuyor. “Kahve masası” ya da “kahve sehpası” desek?
  • görümce: Bir “börülce” gelir aklıma (ki açık ara en sevdiğim sebzedir) bir de börülceli, görümceli türkü: “Bahçelerde börülce/ Oynar gelin görümce”. Çağrışımları hiç de kötü değil, ama herhalde tınısı yüzünden sevmiyorum bu kelimeyi. Börülce olsa da yesek.
  • mevsimlik: Giysi yahut ayakkabı alırken sıklıkla karşılaştığım bir kelimedir bu da. Satıcı laf arasında çok güzel, mevsimlik bir ayakkabı deyiverir. Ben de hep unuturum “hangi mevsimlik?” diye sormayı. Muhtemelen sorsam satıcı da bilmez neden bahsettiğini. Kimisi bütün yılı kimisi de bahar aylarını kast ediyor sanırım. Öyle ne idüğü belirsiz bir laftır bu da.
  • rustik: Yerine ne kullanılabilir? boruya geçirilen perde falan denebilir, ne bileyim. Borde desek? Yok, “borde” de sinirimi bozdu. Offff!
  • tümce: Tümce nedir Allah aşkına? Bak tüylerim diken diken oldu. Neyse ki alternatifi var ve yaygınca kullanılıyor: cümle.
  • tünaydın: Öğleden sonra “günaydın” demek ihtiyacı hasıl olunca kullanılan bir kelime. 3 yaşındaki çocuğa söylesen bunun yerine daha iyi bir kelime bulurmuş gibi geliyor.

Devlet buna bir şey yapması lâzım. Bu kelimelerin yerine başkalarının kullanılması için bir proje başlatılsın, varımı yoğumu bu projeye yatırmaya hazırım.

Kaynaklar:

  • Meriam-Webster’s Online Dictionary (link)
  • Fotoğraf buradan.

İstiklâl Mahkemeleri

İskitlâl Mahkemeleri, 1920 yılında, padişah hükümetinin casuslarına ve Milliyetçi kuvvetlerden artan sayıdaki firarlara karşı hızlı ve etkili bir araç olarak kuruldu. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bu mahkemeler kaldırıldı, ama Aralık 1923’te halifeyle ilgili bir mektubun yayınlanması üzerine yeni bir İstiklâl Mahkemesi İstanbul’a gönderildi ve Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulünden sonra yeniden iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Bir tanesi Ankara’da çalışıyordu, öbürü ise Doğu Anadolu’da âsileri yargılamak üzere şehirden şehre dolaşıyordu. Daha sonra aynı yıl içinde fesin kaldırılması gibi kimi reformların uygulanmasında bu mahkemelerden yararlanıldı. Geleneksel başlığın yerine şapkanın konmasını sağlayan ve “şapka kanunu” diye anılan bu yasa, halktan, özellikle Doğu’da ve Doğu Karadeniz’de, büyük tepki gördü. İstiklâl Mahkemeleri, yalnızca 1925 yılında 800 kişiyi mahkûm etti, 70 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Bu mahkemelerce Takrir-i Sükûn Kanunu dolayısıyla toplam 7446 kişi tutuklandı ve 660 kişi idam edildi (kaçanları saymıyoruz). Teoride, İstiklâl Mahkemeleri üyelerini Millet Meclisi kendi üyeleri arasından seçecekti. Uygulamada ise, yalnızca Mustafa Kemal’in çok güvendiği taraftarlarından oluştular, bunları kendisi büyük bir titizlikle seçti. Bu mahkemeler normal hukuksal prosedüre göre davaları yürütmüyorlardı. Sanık, mahkemede, hem hâkim, hem de savcı tarafından sorguya çekiliyordu. Sanığın avukat tutma, tanık çağırma veya mahkeme kararına karşı başka yere başvurma hakkı yoktu. Dahası, mahkemenin verdiği ölüm cezalarını meclis hemen onaylıyordu. (s. 219-220)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim