Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Toplum’ Category

O zaman, 1969 yılı Fransası’nı örnek alıp, bu ülkede Komünist Parti üyesi olmanın, yani bazı militanlar açısından üye kimliğini cebine atıp, zaman zaman işyeri dışında bir araya gelmenin, posta ya da daha az bilinen başka bir yoldan hücre bildirilerini ya da yayınlarını dağıtmanın, gerçek bir sendika militanı olmaktan çoklukla çok daha kolay olmasına şaşmamak gerek. Çünkü sendikal eylem ancak işyerinde sürdürülebilir, herkesin ortasında, gözönünde, topluca elbette ama bireysel olarak da sürdürülür, hem de çok büyük bir çoğunlukla patron baskısının ve patronların sömürüsünün zaman zaman çok ince, zaman zaman kabaca çalışan doğrudan görevlileri olan mühendisler, kadrolar ve ustabaşılarının göz açtırmayan denetimleri, acımasız gözetimleri altında sürdürülür. (s. 45-46)

Partinin hücresi, işyerlerinde sendikanın arkasına “gizleniyorsa”, hele tam anlamıyla yok oluyor ve “Partinin yerini tutma” işini (hiçbir sıfatla böyle bir işlevi yerine getiremeyecek olan) sendikaya bırakıyorsa, görevi olduğu üzere bu mücadeleleri yönetmesi gereken Parti, “işçilerin mücadelelerine” (yani, sendikal mücadelelerine) “destek olmakla” yetiniyorsa, kısacası, Parti, seçime yönelik olmayan pratiğinde, ekonomik sınıf mücadelesi örgütünün eylem ve girişimlerinin nesnel anlamda gerisinde kalıyorsa, ne olursa olsun bu, “bir şeylerin aksadığının belirtisidir”.

Çünkü Parti kitlelerin önünde olmalıdır, az önce kısaca söz ettiğim ünlü “devrimci” “öncü kuramcıların” (bir tek kendi imgelerinde var olan o “örgütleri” için) istediği gibi on ya da yüz fersah önünde değil, ama Lenin’in dediği gibi, bir adım, yalnızca bir adım önünde olmalıdır. Ülke çapında geçerli olan, herbir işyeri ölçeğinde haydi haydi geçerlidir, ki bu da, komünistlerin işyeri sendika temsilciliğine ilişkin doğru bir tanım ve doğru bir pratik benimsemelerini gerektirir. İşyerindeki kitleyle bağ kurmuş olmaları için, komünistlerin sendikal talepler ve sorunlarla, ayrıntısına varıncaya dek ilgilenmeleri, ama bunu yaparken kendilerini sendikanın yerine koymamaları, yani kendilerine özgü çalışmayı yerine getirmeleri, siyasal açıklama, propaganda, ajitasyon ve örgütlenme çalışmasını yapmaları gerekir. Bunun mutlak koşulu da; Parti’nin işyerinde var olması, gerçekten ve Parti olarak (kendine özgü girişkenliğiyle, hücre yayınlarıyla, vb.) yer alması, sendika içinde örgütlenmiş kitlelere göre bulunması gereken konumda ve doğru bir çizgide yer alması, herkes tarafından bilinmesi ve takdir edilmesidir; doğru konumda, yani, kitlelerin bir adım önünde, demek ki sendikal örgütlerin de bir adım önünde. (s. 50)

İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Louis Althusser, çev.: Alp Tümertekin, 2003, İstanbul: İthaki

Read Full Post »

Yamuk Bakmak

Yamuk Bakmak, Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş, Slavoj Zizek, çev.: Tuncay Birkan, 2004, Metis Yayınları, İstanbul

Filmin mesajı teselli edici değildir, "sadece rüyaymış, aslında katil değil herkes gibi normal bir adamım," değildir, şudur: Bilinçddışımızda, arzumuzun gerçeğinde, hepimiz katiliz. Ölü oğlu karşısına çıkıp onu "Baba, görmüyor musun yanıyorum?" diye suçlayan babayla ilgili Freudcu rüyanın Lacancı yorumunu şerh ederek, profesörün (herkes gibi normal bir insan olmayla ilgili) rüyasını sürdürmek için, yani arzusunun gerçeğinden ("psişik gerçekliği"nden) kaçmak için uyandığını söyleyebiliriz. Gündelik gerçeklik içinde uyanıp kendi kendine "sadece rüyaymış!" diye oh çekerken, uyanıkken, "rüyasının bilincinden başka bir şey olmadığı"nı gözden kaçırmaktadır. Başka bir deyişle, Lacan’ın sıkça alıntıladığı Zhuang Zi ve kelebek rüyasından uyarlayarak söylersek, karşımızdaki bir an bir katil olduğunu düşleyen sakin, kibar, nezih, burjuva bir profesör değildir; tam tersine, günlük hayatında, sadece nezih, burjuva bir profesör olduğunu düşleyen bir katildir. s. 32-33

Ötekinin fantazi mekânını herhangi bir biçimde ihlal etmekten mümkün olduğunca kaçın, yani ötekinin "tikel mutlağı"na, kendi anlam evrenini mutlak bir biçimde kendine özgü bir yoldan düzenleyişine mümkün olduğunca saygı göster. Böyle bir etik ne imgeseldir (mesele komşumuzu kendimizmiş gibi, bize benzediği sürece, yani onda kendimize dair bir imge gördüğümüz sürece sevme meselesi değildir) ne de simgesel (mesele, ötekine, simgesel özdeşleşmesinin, bizimle aynı simgesel cemaate ait olmasının –biz bu cemaati mümkün olan en geniş anlamda tasarlasak ve "bir insan olarak" ona duyduğumuz saygıyı korusak bile- ona verdiği haysiyetten dolayı saygı gösterme meselesi de değildir). Ötekine bir kişi olma haysiyetini veren şey herhangi bir evrensel-simgesel özellik değil, tam da onun "mutlak biçimde tikel" olan yanı, fantazisi, asla paylaşamayacağımızdan emin olduğumuz parçasıdır. Kant’ın terimleriyle söylersek: ötekine her birimizin içinde bulunan evrensel bir yasadan dolayı değil, nihai "patolojik" çekirdeğinden dolayı, her birimizin "dünyamızı" mutlak ölçüde tikel biçimde "hayal etmemizden", keyfimizi böyle tikel bir biçimde örgütlememizden dolayı saygı gösteririz.

İyi ama psikanaliz işleminin amacı, tam da analiz edilen kişinin temel fantazisinin temellerini sarsmak, yani öznenin (simgesel) gerçekliğinin son dayanağı konumundaki temel fantazisine karşı bir tür mesafe kazanmasını sağlayan "öznel mahrumiyeti" yaratmak değil midir? O halde psikanaliz işleminin kendisi, incelikli, demek ki çok daha acımasız bir aşağılama yöntemi, öznenin ayaklarının altındaki zemini çekme, onu bütün keyfinin onlar etrafında kristalize olduğu o "ilahi ayrıntılar"ın nihai hükümsüzlüğünü görmeye zorlama yöntemi değil midir? Simgesel düzendeki bir kusuru, bir tutarsızlığı maskeleyen bir "yalancıktan inanma" olarak fantazi, her zaman tikeldir –tikelliği mutlaktır, "dolayıma" direnir, daha büyük, evrensel, simgesel bir mecranın parçası haline getirilemez. Bu nedenle ötekinin fantazisinin haysiyetini, ancak kendimizinkine karşı belli bir mesafe takınarak, fantazinin nihai olumsallığını yaşantılayarak, onu herkesin kendine özgü bir tarzda kendi arzusunun çıkmazını gizleme biçimi olarak kavrayarak anlayabiliriz. s. 209-210

Demokrasi soyut citoyen (yurttaş) ile tikel, "patolojik" çıkarların burjuva taşıyıcısı arasındaki bir bölünmeyi içerir ve bu ikisi arasında bir uzlaşma yapısal olarak imkânsızdır. Ya da Gesellschaft (atomize bireylerin mekanik, dışsal yığılımı olarak toplum) ile Gemeinschaft (organik bağlarla bir arada tutulan bir cemaat olarak toplum) arasındaki geleneksel karşıtlık üzerinden gidecek olursak: Demokrasi kesinlikle Gesellschaft‘a bağlıdır; düpedüz "kamusal" ile "özel" arasındaki ayrılma sayesinde ayakta kalır ve ancak bir zamanlar Marksizm’in sesinin hâlâ duyulabildiği zamanlarda "yabancılaşma" denen şeyin çerçevesi içinde mümkündür. s. 218

Read Full Post »