Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Osmanlı’ Category

Mustafa Kemal’in 1912-1913 yıllarında Enver’le ilişkilerinin bozulması, onun adına, talihsiz bir gelişme olmuştur. Çünkü Şarköy çıkartmasının başarısızlığa uğramasından bir yıl sonra Enver, Türkiye’nin en üst düzeydeki askerî lideri konumuna gelmiştir. Pratikte Çatalca hattındaki direnişi Enver idare etmiştir ve taraftarlarının, Eşref (Sencer) ve Süleyman Askerî gibi fedai subayların idaresindeki 3500 gönüllüden oluşan bir kuvvet de onu desteklemiştir. Haziran’ın sonlarında eski müttefikleri, Bulgaristan’a saldırınca duraksayan Osmanlı hükümetini harekete geçiren de, önce Enez-Midye hattına kadar olan bölgeyi tekrar ele geçirip daha sonra Edirne’ye doru ilerleyen bu kuvvet olmuştur. Gönüllü kuvvetlerden sonra Enver, düzenli ordunun öncü koluyla birlikte şehre girmiştir. Bolayır Kolordusu da kuzeye doğru ilerlemiştir, ama Edirne’nin kurtarıcısı olarak selamlanan Enver olmuştur. Enver’in konumu iyiden iyiye sağlamlaşmış, fedai taraftarlarının baskısıyla, (Libya ve Balkanlar’daki hizmetleri göz önünde tutularak) iki kez terfi ettirilmiş ve 4 Ocak 1914’de harbiye nazırı yapılmımştır. Cemiyet, ordunun yeniden örgütlenmesi ve gençleştirilmesi işini onun gerçekleştirmesini bekliyordu.

Enver de harbiye nazırı olarak Ağustos 1914’te Teşkilât-ı Mahsusa’yı kurarak fedailerini bir örgüt çatısı altında topladı. Bu örgüt, doğrudan doğruya Enver’e bağlı ve Harbiye Nezareti tarafından giderleri karşılanan bir istihbarat örgütüydü. Örgütün Dünya Savaşı’nda önemli rolü olacaktı. Ama Teşkılât-ı Mahsusa’nın resmen kuruluşu varolan bir durumun tasdikinden ibaretti. Birçok anı kitabı, Enver’in fedailerinin 1912-1913’te ayrı bir grup olarak faaliyette bulunduklarını ortaya koymaktadır. Bu kaynaklarda Teşkılât-ı Mahsusa adı bu grup için de kullanılır. (s. 97-98)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Reklamlar

Read Full Post »

Osmanlı devlet yapısında da benzer bir durum vardı. Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı, Osmanlı sistemindeki şeyhülislâmlığın isim değişikliğiyle devamından başka bir şey değildir. Türkiye’nin laikliği, bu isim değişikliğinden ibarettir; ama bu ülkede isim değişikliğini önemseyen, ‘isme meraklı’ geniş bir ‘aydın’ kitle olduğu için, gerçek durumu ‘merak’ edenler her zaman sınırlı kalmıştır… Nasıl Cumhuriyet rejiminde Diyânet İşleri Başkanlığı, siyasi iktidarın bir egemenlik aracıysa, Osmanlı sistemindeki şeyhülislâmlık kurumu da padişahlık rejiminin bir egemenlik aracıydı. Şeyhülislâmın, bazen Padişahın iradesine karşı geldiği de olmuştur; ama bu onun ‘ilkenin, şerîatın densin, gereğini’ yaptığı anlamına gelmiyordu. Yeniçerilerin siyasi iktidar üzerindeki etkinliklerinin arttığı bir dönemde, Şeyhülislâm Esat Efendi, dönemin padişahı Genç Osman’ın Hacca gitme isteğine karşı çıkmıştı. Gerekçesi de şuydu: Padişahların hacca gitmesi farz değildir, adalet üzre ahalinin ahvalin görmek evladır… Aslında fetvayı veren Esat Efendi’ydi, ama fetvanın gerisinde Yeniçeriler, yani (gerçek) siyasi güç vardı. Esat Efendi’nin fetvasını dinlemeyen padişah Genç Osman, yeniçeriler tarafından katledildi. Dikkat edilirse, İslâmın beş temel şartından birini yerine getirmek isteyen bir padişaha bile, bunun ‘şerîata uygun olmadığı’ söylenebiliyordu… Aynı şekilde şerîatın açıkça yasakladığı fazicilik de Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından caiz görülmüştü… Fatih Sultan Mehmet, şer-i esaslara göre ‘kutsal’, dolayısıyla da ‘dokunulmaz’ olan Vakıf arazilerini ‘kamulaştırıp’ tımar sistemine dahil etmişti. Bütün bunlar, bizim yukarıda ifade ettiğimiz din-ideoloji, ideoloji-iktidar ilişkisinin yönü hakkında bir fikir veriyor. Şeyhülislâmların siyaseten katilleri yasak olduğu halde, IV. Murad, Ahizâde Hüseyin Efendi’yi, III. Mehmet de Hocazâde Mesut Efendiyle, Seyyid Feyzullah Efendiyi siyaseten katletmesi, Şeyhülislâmlık kurumunun konumu ve işlevi ve Osmanlı Devleti’nin bir şerîat devleti olup-olmadığı tartışmasına açıklık getirecek niteliktedir. (s. 176-177)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Haraç (vergi) toplama işini üstlenen mültezimler, devlete ödemek zorunda oldukları miktarın üstünde bir gelir elde etmek, bu işten kâr elde etmek durumundadırlar; ki bu, doğrudan üretici olan reâya üzerindeki ‘devlet korumasının’ ortadan kalkması ve sınırsız sömürüye açık hale gelmesi demekti. Fakat Osmanlı egemen sınıfı, tımar sistemini tasfiye etmeye girişmeden önce, ideolojik bir meşruluk zemini oluşturacaktı. Aslında şimdilerde özelleştirme konusunda yapılanların bir benzerini, daha 16. yüzyılın ikinci yarısında yapmışlardı. Nasıl şimdilerde özelleştirme lehinde ileri sürülen bir dizi uydurma gerekçeyle, özelleştirmeler ideolojik olarak ‘meşrulaştırılmaya’ çalışılıyorsa, o dönemde de tam bir ‘özelleştirme’ olan iltizam usûlüne geçiş için ‘ısmarlama gerekçeler’ uydurulmuştu. İltizam usûlüne geçiş ifraz uygulamasıyla başladı. Nasıl şimdilerde KİT’lerin neden zarar ettikleri, etmeleri gerektiği ‘kanıtlanmaya’ çalışılıyor ve bu amaçla ısmarlama gerekçeler oluşturuluyorsa, o zaman da tımarlı sipahilerin ellerindeki tımarlara elkoymak için ve iltizam usûlüne geçişin koşullarını yaratmak için, tımarlı sipahilerin deklare edilenden, ya da o günün terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, deftere kayıtlı gelirden daha fazlasını elde ettikleri kanıtlanmaya çalışılıyordu. (s. 148)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Osmanlı sosyal formasyonu esas itibariyle tımar, has ve zeamet biçiminde ayrıştırılmış, tımarlı sipahilere dayanan ve sosyal artığa çeşitli adlar altında el koymaya dayalı bir devlet yapılanmasıydı. Sosyal artığa ekseri ayni olarak el konuyordu. İç ticaret önemli olmamakle beraber, ‘uzak mesafe ticareti’ üretim tarzının karakterinin bir gereği olarak oldukça önemliydi. Doğrudan üreticiden alınan haraç: 1) Çift resmi (çift, bir çift öküzle işlenebilen toprak miktarını ifade ediordu) ki, coğrafi bölgelere göre çift resminin miktarı değişiyordu. Eğer köylünün işlediği toprak standardın altındaysa, ‘yarım çift’ büyüklüğündeyse, ödenen çift resmi de normal olarak ödenmesi gerekenin yarısı kadar olurdu. Hiç toprağı olmayanlardan bennak denen bir haraç alınırdı. Eğer çift resmi ödemekle yükümlü çiftçi ailesi gayrimüslim ise, haracın adı ispençe olurdu. Fakat gayrimüslimler, sipahiye ödedikleri ispençeden ayrı bir de merkeze cizye denilen bir başka haraç daha verirler, buna mukabil askerî yükümlülükten muaf tutulurlardı. Oysa, çift resmi ödeyen müslüman reâya sefer anında cebelü askeri olarak savaşa katılmak zorundaydı… Bir haraç biçimi olan ve gayrimüslimlerden alınan cizye uygulaması, Kur’an-ı Kerim‘deki Tevbe Sûresinin 29. ayetine dayandırılırdı: “Kendilerine kitâb verilenlerden Allâh ve âhiret gününe inanmayan, Allâh’ın ve Elçisinin haram kıldığını haram saymayan ve gerçek dini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamâna kadar savaşın”. (s. 107)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Murat Belge, Türkiye’nin izolasyonizm politikasını çeşitli yönleriyle ele almıştı (bkz. “Yanlışı kabullenmenin huzuru” ve “Avrupa demokrasisi olma yolunda”). Bu tür konuları yazmayı Engin Ardıç da sever (bkz. “Atatürk’ün pasaportu var mıydı?”). Tabii onun “Atatürk iyiydi de çevresi kötüydü” teması etrafında dönüp duran (bu arada da CHP’ye giydirip AKP’yi yağlamayı görev bilen) üslubuna dayanamıyorsanız bilemem. Bu izolasyonizmin üstüne bir de “Türkün Türke propagandası” diyebileceğimiz bir “halkla ilişkiler” biçimi eklenince ülkede hiçbir gerçek payı bulunmayan efsaneler büyüyüp gitmiş, halihazırda dünyanın en iyi devletinde yaşayan Türkiyelilerin de neden fellik fellik kaçacak Avrupa ülkesi aradığı bir türlü yanıtlanamayan bir soru olarak kalmıştır.

Malzemesini tarihten alan bu efsaneler genellikle ecdadımızın nasıl da temiz olduğu, konukseverlikte dünya birinciliğini nasıl açık ara önde götürdüğünü falan anlatırlar. Okumakta olduğum kitapta* bu efsaneyle çeliştiğini düşündüğüm bazı notlar görünce aktarmak istedim. Osmanlı Tetubbu’at-ı Fünûn-ı Muhtelife Komisyonu adındaki bir komisyonun 1911 yılında Almanya’ya yaptıkları bir araştırma gezisinde ortaya çıkan bazı izlenimler… (Bir de Mehmet Akif’in hatıratından kısa bir not)

Neue Hamburger Zeitung gazetesi 1 Temmuz 1911’de Almanya’ya gelen Türklerin en çok neden etkilendiklerini özetliyordu: “Bu Türklerin aralarındaki konuşmalarda bir kelime tekrar tekrar dikkat çekiyor: Organizasyon”. (s. 159)

Alman Büyükelçi, şansölyenin dikkatini Jöntürk yayın organı Tanin’de 5 Temmuz 1911’de yayınlanan Hüseyin Cahid’in bir makalesine çekiyordu. Hüseyin Cahid bu makalede Almanya gezisi sırasında edindiği izlenimleri şöyle yansıtıyordu: “20 gündür bir Türk topluluk araştırmalar yapmak üzere Almanya’da seyahat etmektedir. Bu seyahatte biz Osmanlıların dikkatini en çok çeken şey gösterilen konukseverlikti […]. Majesteleri Alman Kayseri’nden başlayarak devlet adamları, şehir heyetleri, sokaktaki insanlar, dükkânlardaki satıcılar, hepsi diyorum size, Türkiye araştırma topluluğunu öyle bir nezaketle karşıladılar ki, duyarsız kalmak imkânsızdı. Bize gösterilen ilgi en küçük ayrıntıda bile belli oluyordu. Adımımızı attığımız her yerde bizi Türk bayrakları selamlıyordu. Hatta yemek masasındaki çiçekler bile Türk bayrağının renklerinden seçilmişti. Bu tür küçük gönül okşayıcı hüsnümuamelelerle gönlümüzü kazandılar. Bu yaklaşım büyük laflardan ve resmi nezaketten daha samimidir. Sadece gezi topluluğu değil, onların şahsında tüm Türk milleti onurlandırılmıştır”. (s. 160)

Birinci Dünya Savaşı’nın başında şair Mehmet Akif (Ersoy) Berlin’e gönderildi. Kızı Suat Ersoy’a yazdığı mektuplarının toplandığı Berlin Hatıraları isimli eserinde Almanya’daki insanlara, sokaklara, endüstriye, otellere, evlere, taşıma araçlarına, tramvay ve trenlere ve temiz sokaklara duyduğu hayranlığı dile getirmektedir. (s. 162)

Amacım, bu efsanelerin söylediğinin tam tersini söyleyip aslında biz hem çok pisiz hem de konukseverlikten falan anlamıyoruz, demek değil elbette. Bunun böyle olup olmadığı tartışılabilir, ama önce bu konunun tartışılabilir bir konu olduğunu kabul etmek, hattâ, bir adım daha ileri gidip, bu konuyu konuşmanın anlamsızlığını tespit etmek gerek.

* Jöntürk Modernizmi ve “Alman Ruhu”, 1908-1918 Dönemi Türk-Alman İlişkileri ve Eğitim, Mustafa Gencer, 2003, İletişim Yayınları, İstanbul

Read Full Post »

Sultan Abdülmecid de (1839-1861) 1845’te hem dini, hem de dünyevi (teknik-fen ve bilimsel) alanlarda bilgiye ihtiyaç olduğunu vurguluordu. Sultan, hemen ardından alimlerden, bürokratlardan ve yüksek rütbeli subaylardan oluşan Meclîs-i Maârif-i Muvakkat’in kurulduğunu ilan etmişti. Bu meclisin hedefleri arasında İslami sıbyan okullarının yeniden yapılandırılması, rüşdiyelerin geliştirilmesi, yaygınlaştırılması ve bir yüksek okulun kurulması yer alıyordu. Bunun dışında 1851’de Academié Française örneğinden yola çıkılarak, ders kitaplarının hazırlanması, yayınlanması ve bilimsel eserlerin tercüme edilmesi için bilimsel bir akademi olan Encümen-i Daniş kuruldu. Ayrıca yeni eğitim sistemini desteklemek amacıyla Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye ve Tercüme Cemiyeti gibi başka bilimsel kurumlar da oluşturuldu. Kırım Savaşı’ndan sonra her türlü yeni okulun kurulması yönünde bir tazyik oluştu. Fakat bu ağırlıklı olarak subayların ve devlet memurlarının eğitimlerine yaradı ve halkın daha geniş kesimlerine eğitim olanağı tanımaktan yoksun bir deneme olarak kaldı. s. 77-78

Jöntürk Modernizmi ve “Alman Ruhu” (1908-1918 Dönemi Türk-Alman İlişkileri ve Eğitim), Mustafa Gencer, 2003, İstanbul: İletişim Yayınları

Read Full Post »

Tillo

Siirt’in Tillo kasabasında 17. ile 19. yüzyıllar arasında birkaç kuşak önemli mutasavvıflar, din ve bilim adamları yetişmiş. Bunların en ünlüleri Şeyh İsmail Fakirullah (1657-1734) ile müridi, öğrencisi Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi (1703-1780) olmuştur. Günümüze kadar Osmanlı-Türk kültüründe en çok okunan kitaplardan biri olma özelliğini koruyan Marifetname’si başta olmak üzere çeşitli eserlerinin ve Tevzifname adlı şiirinin (“Mevla görelim neyler/ Neylerse güzel eyler”) yanı sıra, Erzurumlu İ. Hakkı’dan günümüze kalanlar arasında, Tillo’da bunca zaman ayakta durmayı başarmış çok ilginç bir “ışık ve mekan düzenlemesi” vardır. Yukarıda görülen, Şeyh İsmail Fakirullah’ın yattığı türbenin karşısındaki tepede Erzurumlu İ. Hakkı kendi ellerile yığma taştan bir duvar örmüştür (bugün kal’atü’l-üstad diye bilinir). Duvarın ortasında da bir küçük dikdörtgen açıklık, yani bir doğal pencere bırakmıştır. Sabahın ilk ışıkları Tillo’ya, duvarın durduğu tepenin doğu yönünde kilometrelerce ardındaki heybetli dağları aşarak gelir. İ. Hakkı Efendi’nin Tillo’yu “O” tutarak yaptığı hesapların sonucu duvar öyle yerleştirilmiştir ki, 21 Mart sabahı yeni yılın ilk günü (nevruz) doğarken uzaklardaki dağlardan yükselen güneşin ilk ışığı duvarın ortasındaki pencereden geçer, duvarın gölgelediği türbenin kulesindeki mazgaldan bir huzme girer, oraya yerleştirilmiş bir aynadan yansıyarak şeyhin kabrinin başucuna düşer. 1960’larda gerçekleştirilen kötü bir restorasyon sonucu, bu ışık düzeni bozulmuş, tarihe meraklı gökbilimcilerin himmetini beklemektedir.

Metin: Cemal Kafadar, Cogito, S: 19, Yaz 1999, s. 196

Fotoğraf bu kaynaktan.

Read Full Post »

Older Posts »