Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Tarih’ Category

1923 sonrasında aynı İttihatçı kökten gelenler arasındaki çatışma ve çekişmelerin mahiyeti ise bambaşkadır. Bu durumda söz konusu olan, galip gelen klik içerisinde bir mevkiî ve iktidar kavgasıydı. Bu kavgayı da başlangıçtan itibaren en silik ve geçmişten gelen sorunu olmadığı için diğerleri tarafından öne sürülen Mustafa Kemal’in Bonapartist kliği kazanmıştır.
Bu galibiyetin ardından yazılan resmi tarih, ‘Milli Mücadele’ döneminin bu yönlerini gizleyerek ve tahrif ederek, Kemalist kliğin ihtiyaçları doğrultusunda, ‘yeniden imal edilmiştir’. Dolayısıyla söz konusu dönemin tarihi, ısmarlama üzerine üretilmiş bir tarihtir. Mustafa Kemal Nutuk’ta: “19 Mayısta Samsun’a çıktım” diyor. Bununla Milli Mücadelenin, Samsun’a çıktığı 19 Mayıs’ta başladığını îmâ ediyor. Oysa, Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan önce, başkaları başka yerlere çoktan çıkmış bulunuyordu… İttihatçılar, daha Mondoros Mütarekesi yapılmadan milli bir direnişi örgütlemek için harekete geçmişlerdi. Savaşın kaybedilmekte olduğunun anlaşıldığı günlerde Teşkilat-ı Mahsusa, Anadolu’nun birçok yerinde gizli silah depoları oluşturmuş durumdaydı. Ve hemen arkasından da örgütsel faaliyetlere girişilmiştir. (s. 301-302)
Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın
Reklamlar

Read Full Post »

İskitlâl Mahkemeleri, 1920 yılında, padişah hükümetinin casuslarına ve Milliyetçi kuvvetlerden artan sayıdaki firarlara karşı hızlı ve etkili bir araç olarak kuruldu. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bu mahkemeler kaldırıldı, ama Aralık 1923’te halifeyle ilgili bir mektubun yayınlanması üzerine yeni bir İstiklâl Mahkemesi İstanbul’a gönderildi ve Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulünden sonra yeniden iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Bir tanesi Ankara’da çalışıyordu, öbürü ise Doğu Anadolu’da âsileri yargılamak üzere şehirden şehre dolaşıyordu. Daha sonra aynı yıl içinde fesin kaldırılması gibi kimi reformların uygulanmasında bu mahkemelerden yararlanıldı. Geleneksel başlığın yerine şapkanın konmasını sağlayan ve “şapka kanunu” diye anılan bu yasa, halktan, özellikle Doğu’da ve Doğu Karadeniz’de, büyük tepki gördü. İstiklâl Mahkemeleri, yalnızca 1925 yılında 800 kişiyi mahkûm etti, 70 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Bu mahkemelerce Takrir-i Sükûn Kanunu dolayısıyla toplam 7446 kişi tutuklandı ve 660 kişi idam edildi (kaçanları saymıyoruz). Teoride, İstiklâl Mahkemeleri üyelerini Millet Meclisi kendi üyeleri arasından seçecekti. Uygulamada ise, yalnızca Mustafa Kemal’in çok güvendiği taraftarlarından oluştular, bunları kendisi büyük bir titizlikle seçti. Bu mahkemeler normal hukuksal prosedüre göre davaları yürütmüyorlardı. Sanık, mahkemede, hem hâkim, hem de savcı tarafından sorguya çekiliyordu. Sanığın avukat tutma, tanık çağırma veya mahkeme kararına karşı başka yere başvurma hakkı yoktu. Dahası, mahkemenin verdiği ölüm cezalarını meclis hemen onaylıyordu. (s. 219-220)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Resmi tarih, ısrarla Milli Mücadeleyi yedi düvelle savaş olarak sunmuş; ve yedi düvelle yapılan bu savaştan da muzaffer çıkıldığı düşüncesini kafalara sokmuştur. Bu konuda geliştirilen milliyetçi-kahramanlık söylemi (hamaset edebiyatı densin), sorunun özünü gözden kaçırmaya yaramıştır. Bu amaçla, o kadar büyük bir zorlama yapılmıştır ki, Şark Sorunu‘nu nihai olarak ‘çözmek’ üzere toplanan Lozan paylaşım anlaşmasına Türkiye’nin galip devlet olarak katıldığı izlenimi bile yaratılmıştır… Alınan sonuç ortadayken bu tür bir izlenimin yaratılabilmiş olması, birçok şeyin yanında, Türkiye’nin entelektüel azgelişmişliğini de ortaya koyması bakımından düşündürücüdür… Lozan ‘Barış Konferansı’, fiilî paylaşıma nihai noktayı koyup onaylatmak, yenik Osmanlı’ya hesap sormak üzere toplanmıştı. Oysa, Lozan Antlaşması yedi düvelle savaşın sonunda kazanılmış bir diplomatik zafer olarak sunulagelmiştir. Belli ki, Osmanlı’nın kalıntıları üzerinde içi boş bir kabuk olarak kurulan TC’nin ‘yeni yöneticilerinin’ hayali zaferlere ihtiyacı vardı… (s. 307-308)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

İktidar partisi içindeki kişisel ilişkiler artık öyle kötülemişti ki, işbirliği imkânsız hale gelmişti. Rauf’un cumhuriyetin ilanına tepkisi üzerine, o ve Refet partideki radikaller tarafından vatan haini sayıldılar ve hem meclisin hem de iktidar basınının (Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye ve İstanbul’da Cumhuriyet) sürekli saldırılarına hedef oldular. O sırada orduda görev yapmakta olan, onların görüşlerini paylaşan Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım (Karabekir) gibi onlar da izlendiklerini, hatta mektuplarının açılıp okunduğunu fark ettiler ve Halk Fırkası’ndan ayrılmaya karar verdiler.

1924 yazında bir muhalefet partisi kurma hazırlıklarına başladılar. 26 Ekim’de Kâzım Karabekir Birinci Ordu müfettişliğinden ayrıldı. 30 Ekim’de de Ali Fuat (Cebesoy) İkinci Ordu müfettişliğinden istifa etti.

Mustafa Kemal’e göre, bu bir komployla karşı karşıya olduğunu anladığı zamandır. Aynı zamanda Millet Meclisi’nde milletvekili olan bütün subayların siyasetten ayrılmalarını emrederek bu duruma tepki gösterdi. Bütün subaylar bu emre itaat etti, yalnızca Cafer Tayyar (Eğilmez) ve Cevat (Çobanlı) bu kararın nedenini öğrenmek istedi ve derhal askerlik görevlerine son verildi. Böylece Mustafa Kemal, bir hamlede, meclisteki muhalefet ile ordunun bağlantısını kopardı ve ordunun kendisine bağlılığından emin olmuş oldu.

Muhalefet partisi Dahiliye Vekâleti’nden izin alındıktan sonra 17 Kasım 1924’te resmen kuruldu. Yeni partinin adı için değişik öneriler vardı. İstihlâs Fırkası ve Cezrî Cumhuriyet Fırkası üzerinde duruldu, ama sonunda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ismi seçildi. “Cumhuriyet” kelimesinin seçimi taktik bir hamleydi ve Halk Fırkası’nı bir hayli rahatsız etti, Halk Fırkası’nın adına “Cumhuriyet” kelimesinin eklenmesine neden oldu (Cumhuriyet Halk Fırkası).

CHF’den istifa dalgasıyla millî mücadelenin en önemli liderlerinin çoğu muhalefete katıldı. Bunlar arasında Ali Fuat (Cebesoy), Kâzım Karabekir, Refet (Bele), Rauf (Orbay), Cafer Tayyar (Eğilmez), Rüştü, Adnan (Adıvar), Mehmet Arif (1882-1926) (Mustafa Kemal’in eski yaveri) ve Bekir Sami bulunuyordu. İsmail Canbulat ve Ahmet Şükrü de yeni partiye katıldı. Yeni parti resmen cumhuriyeti desteklemeksine rağmen, programı CHF ilkelerinden ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan birtakım açık farklılıklar gösterir. Yeni partinin programındaki en çok göze çarpan noktalar, demokratik kontrol mekanizmalarının ve adem-i merkeziyetin vurgulanmassı, güçler ayrılığı, iki meclisli bir parlementer sistem ve dinsel inançlara saygı gösterilmesiydi. Programın 12. maddesi ilginçtir ve açıkça Mustafa Kemal’i hedeflemektedir. Bu maddeye göre, cumhurbaşkanı seçilen bir mebus meclisteki görevinden ayrılacaktı, böylece cumhurbaşkanı günlük parti siyasetinin dışında kalmaya zorlanacaktı. (s. 208-210)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Cumhuriyet ilan edildikten ve Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçildikten sonra bile, hâlâ halife bir güç odağı oluşturabiliyordu. Mustafa Kemal bunu görmezlikten gelmemeye karar verdi ve halifeliği kaldırmaya hazırlandı. İki yıl önce yalnıca dinsel yetkileri olan bir halife fikrini kendisi ortaya attığı halde, şimdi bu fikri mecliste alay konusu yaptı.
Mustafa Kemal’e harekete geçme fırsatı veren gene bir çeşit yabancı müdahale oldu. İki Hint Müslüman, Emir Ali ve Ağa Han, Başvekil İsmet’e (İnönü) yalnızca dinsel yetkileri olan bir halifenin İslâm dünyasında daha çok saygı uyandıracağını belirttikleri ve Türk hükümetinden halifenin daha önemli bir rol oynamasına imkân sağlamasını istedikleri bir mektup yazdılar. Mektup daha Ankara’ya bile ulaşmadan, İstanbul basınında yayınlandı ve hükümeti destekleyen gazetelerce Türkiye’nin içişlerine müdahale olarak gösterildi. Mustafa Kemal de 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılmasına ilişkin bir önerge verdi. Bu önerge kabul edildi. (s. 208)
Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Mustafa Kemal’in 1912-1913 yıllarında Enver’le ilişkilerinin bozulması, onun adına, talihsiz bir gelişme olmuştur. Çünkü Şarköy çıkartmasının başarısızlığa uğramasından bir yıl sonra Enver, Türkiye’nin en üst düzeydeki askerî lideri konumuna gelmiştir. Pratikte Çatalca hattındaki direnişi Enver idare etmiştir ve taraftarlarının, Eşref (Sencer) ve Süleyman Askerî gibi fedai subayların idaresindeki 3500 gönüllüden oluşan bir kuvvet de onu desteklemiştir. Haziran’ın sonlarında eski müttefikleri, Bulgaristan’a saldırınca duraksayan Osmanlı hükümetini harekete geçiren de, önce Enez-Midye hattına kadar olan bölgeyi tekrar ele geçirip daha sonra Edirne’ye doru ilerleyen bu kuvvet olmuştur. Gönüllü kuvvetlerden sonra Enver, düzenli ordunun öncü koluyla birlikte şehre girmiştir. Bolayır Kolordusu da kuzeye doğru ilerlemiştir, ama Edirne’nin kurtarıcısı olarak selamlanan Enver olmuştur. Enver’in konumu iyiden iyiye sağlamlaşmış, fedai taraftarlarının baskısıyla, (Libya ve Balkanlar’daki hizmetleri göz önünde tutularak) iki kez terfi ettirilmiş ve 4 Ocak 1914’de harbiye nazırı yapılmımştır. Cemiyet, ordunun yeniden örgütlenmesi ve gençleştirilmesi işini onun gerçekleştirmesini bekliyordu.

Enver de harbiye nazırı olarak Ağustos 1914’te Teşkilât-ı Mahsusa’yı kurarak fedailerini bir örgüt çatısı altında topladı. Bu örgüt, doğrudan doğruya Enver’e bağlı ve Harbiye Nezareti tarafından giderleri karşılanan bir istihbarat örgütüydü. Örgütün Dünya Savaşı’nda önemli rolü olacaktı. Ama Teşkılât-ı Mahsusa’nın resmen kuruluşu varolan bir durumun tasdikinden ibaretti. Birçok anı kitabı, Enver’in fedailerinin 1912-1913’te ayrı bir grup olarak faaliyette bulunduklarını ortaya koymaktadır. Bu kaynaklarda Teşkılât-ı Mahsusa adı bu grup için de kullanılır. (s. 97-98)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Read Full Post »

Bu aşamada başka birçok kavram gibi, çok sık kullanılan; ama gerçekten ne olduğu, ya da olması gerektiği hakkında bilinç açıklığı bulunmayan ilerleme kavramı üzerinde durmak yararlı olabilir. Gerçekleştirilen bir şeyin ilerici sayılmasının kriteri ne olmalıdır? Örneğin bir ülkede iktidarda olan bağnaz bir diktatörlük, fabrikaların sayısını iki kat, tren yollarının uzunluğunu üç kat, havaalanı sayısını dört kat, okula giden öğrenci sayısını beş kat, ihracatı altı kat, ithalatı yedi kat, polis sayısını sekiz kat, savcı ve hakim sayısını dokuz kat, asker sayısını on kat artırdığında, (…) bunlar ‘ilerici’ sayılacak mıdır? Üretimi, ihracatı, okul sayısını kim neden artırmak istiyor? Bir sömürge yönetimi, kendi metropolüne (anavatan densin) ihraç edilmek üzere, sömürgesindeki pamuk üretimini 15 kat, maden üretimini (istihracını) 30 kat artırıp, bunları taşımak için demiryolu şebekesi ve liman inşa ettiğinde, bütün bunlar sömürge halkı için ‘ilerleme’ sayılacak mıdır? Daha sonra söz konusu sömürge ‘bağımsızlığını kazandığında’, aynı şeyler ‘kendi’ yönetici sınıfı (milliyetçi iktidar) tarafından yapıldığında değişen bir şey olur mu? Aynı şekilde, sömürgesindeki insanların sömürgecilere özenip, giyim-kuşam, yeme-içme, düşünce tarzlarını sömürgeci ülkedekine benzetmesi, onu taklit etmesi bir ‘ilericilik’ göstergesi sayılabilir mi? Bir ülkeyi ‘modernleştiren’ diktatör, bu yaptıklarından dolayı ‘ilerici diktatör mü’ sayılacaktır? Diktatörleri, biri ilerici diğeri gerici diye ayırmak ‘isabetli midir’… Aydın despot kavramı, itibar edilmesi gereken bir kavram mıdır? Aydın ve despot, diktatör ve ilerici kavramlarını yan yana getirip, bunlardan bir ‘anlam’ bütünlüğü çıkarmak bilimsel kriterler karşısında bir değer taşır mı?

Söz kounsu modernleşme kimin için ne anlama geliyor sorusu sorulmadığı sürece, kavram ve kafa karışıklığının önünü almak mümkün değildir. Bu durumda, sömürgeci-emperyalist devletlerin ünlü uygarlaştırıcı misyon retoriği de haklılık kazanır. Bir ülkedeki mekanik gelişmeler, örneğin fabrikalar kurulması (kimi maddi gelişmeler densin), okul ve öğrenci sayısının, çimento ve çelik üretiminin artması ilericilik sayılırsa ve başka bir kritere gönderme yapılmazsa, pekâlâ sömürgecilik ve emperyalizmin ortaya çıkardığı sonuçlar da kolaylıkla ilerici sayılabilir… Bir toplumda etik-moral-tarihsel değerlere gönderme yapmayan bilimsel ve teknik birikimin artması, ilericilik sayılabilir mi? Eğer herhangi bir gelişme, insanların özgürlüğünü, insan kişiliğinin bağımsız gelişmesini, bireyin özerklik ve özgür eylem alanını genişletip, önünü açıyorsa, ancak orada gerçek anlamda ilerlemeden söz edilebilir. (s. 322-323)

Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın

Read Full Post »

Older Posts »