Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Müzik’ Category

Kahve, yeme içme kültüründe yerini aldıktan kısa süre sonra sanatın da konusu olmaya başlar. Ne yazık ki bu konuda kronolojik bir döküm yapabilecek durumda değilim. Yine de karşılaştıkça bir kenara not alıp düzensiz bir liste yapmaya çalışacağım. Aklıma ilk gelen örnek Johann Sebastian Bach’ın Kahve Kantatı (BWV 211). Bu kantatla ilgili şurada söylenenlere ekleyecek pek bir şeyim yok. O nedenle kantatın büyük olasılıkla ilk kez 1734 yılında sahnelendiğini söyleyip geçmeden önce Youtube marifetiyle kantatın “Mmm! Ne de lezzetlidir kahve” başlıklı dördüncü aryasının Christopher Hogwood yönetimindeki Academy of Ancient Music yorumuna kulak verelim.

Ei! wie schmeckt der coffee süsse

Bu “hafif” parçanın sözlerinin Türkçe çevirisi şöyle (kaynak):

Lieschen:
Mmm! Ne de güzeldir kahvenin tadı,
bin öpücükten daha lezzetli,
misket şarabından daha iç açıcı.

Kahve, kahve verin bana,
ve kim ki dindirmek ister benim ateşimi
ah, bir kahve ısmarlasın bana!

Carl Gottlieb Hering’in muhtemelen 19. yüzyılın hemen başında yazdığı Kahve Kanonu (Caffee-Kanon) da çok kahve içmemek gerektiğini söyleyen “muhafazakâr” bakış açısını savunmaktadır. Oldukça didaktik olduğu söylenebilecek kanonun sözleri şöyle:

C-a-f-f-e-e, trink nicht so viel Kaffee!
Nichts für Kinder ist der Türkentrank,
schwächt die Nerven, macht dich blass und krank.
Sei doch kein Muselman, der ihn nicht lassen kann!

Türkçeye şöyle çevirebiliriz herhalde:

K-a-h-v-e, çok kahve içmeyin!
Bu Türk içeceği çocuklara göre değil
Sinirleri zayıflatır, benzini soldurur, hasta eder.
İçip müslüman olmayın, sonra geri dönemezsiniz!

Bu kanonun doğru düzgün bir icrasına rastlayamadım. Ancak tek başına bu sözler bile dönem hakkında bilgi veriyor. Popülerleştiği dönemde hastalıklara iyi geldiği düşünülen, hekimler tarafından da önerilen kahvenin sinirleri zayıflatıp insanı hasta edeceğini “öğreten” sözler, kahve içmenin müslüman kültürünün bir parçası olduğunu, o nedenle yapılmaması gerektiğini söylüyor. Osmanlı’da gayrı-müslimlerin müslüman olması serbestti ancak müslümanlar din değiştiremiyorlardı. Son dize buna gönderme yaparak söz dinlemeyen çocukları korkutmaktan da geri durmuyor.

Müzikte kahvenin izini sürmeye devam etmeyi umuyorum. Ama kahve ve müzik deyince Bob Dylan’ı ve artık efsaneleşmiş “One More Cup of Coffee (Valley Below)” (1976, Desire) parçasını anmadan geçmek olmayacaktı. O nedenle kasedi 200 sene ileri sardırıp bu notu onunla bitirmek istiyorum. Herhalde parça üstüne kelam etmek epeyi gereksiz kaçacaktır. Huşu içinde dinleyelim efendim.

Bob Dylan: “One More Cup of Coffee (Valley Below)”

Gönül Kahve İster

Kaynaklar:

Reklamlar

Read Full Post »

Mazhar Alanson Reklamın neyin reklamı olduğunu hâlâ hatırlayanlar var mıdır? Ben hatırlamıyorum. Oysa, Mazhar Alanson’un bunca medyatikliğine rağmen bana hâlâ garip gelen üslubuyla söylediği o ünlü “Şapkasız çıkmam abi!” cümlesi piknik literatürünün vazgeçilmezleri arasına gireli çok oluyor.

Şapka kanunuyla ilgili webde hedefsizce dolaşırken Steely Dan’in The Royal Scam (1976) albümündeki “The Fez” adlı parçaya rastlamak Mazhar Alanson’un esprisinin künhüne varmak açısından güzel bir tesadüf oldu. Önce şarkıya kulak verelim (Grooveshark yükleyebilirse):

[Wordpress Grooveshark’a izin vermiyor sanırım, şarkı şu adresten dinlenebilir: “The Fez”]

Bütün şarkı boyunca şu sözler tekrarlanıyor:

No I’m never gonna do it without the fez on
Oh no
Thats what I am
Please understand
I wanna be your holy man

Naçizane tercümesi (“Oh no” kısmını geçiyorum):

Hayır, asla fesim takılı olmadan yapmam
Ben böyleyim
Lütfen anla
Senin kutsal erkeğin olmak istiyorum

Alanson, Steely Dan’e nazire yapıyordu, üstelik “fes”in (fez) yerine “şapka”yı koyarak (şapka inkılâbı?) esprisine yeni bir boyut daha katıyordu. Donald Fagen’ın bir söyleşisinde kabul ettiği gibi “fes”ten kasıt prezervatifti. Prezervatifsiz yatağa girmeyeceğini söyleyen kahramanımız fesin “kutsal” anlamına da atıfta bulunarak kur yaptığı hatuna onun “kutsal erkeği” olmak istediğini söylüyordu. Provokatif olduğu söylenebilecek sözlerin Mazhar Alanson’un “kel”ini göstermeme bahanesine dönüşmesi eğlenceli gerçekten.

İşin içine fes ve ABD girince aklıma, ister istemez, William Burroughs, Naked Lunch ve bir dönem ABDli eşcinseller arasında çok moda olan Tunus geliyor. Bilindiği gibi, orijini ne olursa olsun, kara püsküllü kırmızı fesin Osmanlı’ya girişi Tunus üzerindendir. Tunus’un 20. yüzyılın ortalarında ABDli eşcinseller arasında moda olmasının nedeni ise ucuzluğudur (doğru tahmin ettiniz, fuhuştan söz ediyorum). Burroughs’un dumanlı kafayla yazdığı romanda çok belirgin değildir (gerçi romanda hiçbir şey belirgin değildir ya, neyse), ama David Cronenberg uyarlamasında Tunus maceraları geniş yer bulur. Şarkıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşünmesem de…

Tam bu satırları yazarken bağlantıyı buldum. Wikipedia, sen nelere kadirsin! Çok uzak olduğunu düşündüğüm bağlantı bir anda açıklığa kavuştu…

Grubun “Steely Dan” olan adı doğrudan Naked Lunch’a göndermeymiş meğer (“Steely Dan III from Yokohama”). Bu durumda şarkıdaki “fes”in anlam yelpazesi bir anda genişliyor. İlişkinin heteroseksüel bir ilişki olduğundan emin olamıyoruz mesela. Sözlerin betimlediği hikâye ve yazarın fantezisi biraz daha açıklığa kavuşuyor… Şaşırmadığımı söylersem yalan olur.

Mazhar Alanson, şapka, fes, Steely Dan, Beat Kuşağı, Burroughs, Tunus derken benim başım döndü. Bu şarkının (“The Fez”) Randy Newman imzalı “You Can Leave Your Hat On” (Sail Away, 1972) şarkısıyla ilgisini kurmayı meraklı okurun hayalgücüne bırakmak en doğrusu herhalde.

Siz siz olun, şapkasız çıkmayın.

Serpuş Meselesi

Kaynaklar:

Fotoğraf buradan. Mazhar Alanson’un şöyle şapkalı doğru düzgün bir fotoğrafını bulamadım. Bununla idare edeceğiz 🙂

Read Full Post »

Yeni Bir Müzik

sol_anahtari

“Yeni bir müzik”ten söz edildiğinde, gerçekte anlatılmak istenen nedir? Denmek istenen ancak, toplumun öne çıkardığı yeni yeni sorunları ele alan, bunlar üzerine kafa yoran ve bunları işleyen, böylece sanatı yeni bir gerçekçilik düzeyine yükselten bir müzik olabilir. Bunu yapan besteci, devraldığı müziksel biçim ve teknik kalıtının aynı zamanda yetersiz olduğunu da görür. Bu kalıta yeni bir biçim vermek, onu daha ileriye götürmek zorundadır. Bestecinin gerçekleştirdiği yeni gelişmeler yararlandığı kalıta oranla daha az olabilir; yine de bunların tümü derin ve coşku verici gelişmeler olur, müziğin yaşamı yansıtma gücünde sağlanmış birer ilerleme olurlar. s. 76

Müzik Neyi Anlatır, Sidney Finkelstein, çev.: M. Halim Spatar, 2000, İstanbul: Kaynak

Resim bu kaynaktan. Sayfaya gittiğinizde Beethoven’in 25 numaralı piyano sonatının (Opus 79) ikinci bölümünün Maurizio Pollini yorumu arka planda çalmaya başlayacak, sakın şaşırmayın 🙂

Read Full Post »

Sıradan bir pazar günü kendi halinde akşama kavuşurken bir şey oldu ve zaman durdu. Savina Yannatou’nun sesinden “Sareri Hovin Mernem” bütün yakıcılığıyla playlistime düştü. Ellerim uyuştu, yapmakta olduğum şeyi bir kenara bırakıp uslu bir çocuk gibi bu muhteşem türküyü dinledim.

“Sareri Hovin Mernem”, Songs of an Other, Savina Yannatou, 2008, ECM Records

Daha çok Jivan Gasparyan ve Suren Asaduryan gibi ustaların duduğu dolayısıyla tanışık olduğum Ermeni ezgilerinin neden hep bu kadar hüzünlü olduğunu düşünmeden edemedim parçayı dinledikten sonra. Bir de tabii bu türkünün ilkgençliğimde dinlediğim Türkçe yorumlarını aramaya koyuldum internette. Ne yazık ki kulağımın aşina olduğu yorumu bulamadım. Youtube’ta bulabildiğim iki yorumdan ünlü olanı eski bir Grup Yorum solisti olan Gülbahar Uluer’e ait (link). Biraz hızlı gelen bu yorumdansa amatör bir kayıt olduğu anlaşılan Müge Tosun’a ait yoruma yakın hissettim kendimi (link). Ne yazık ki stüdyo kalitesinde bir kayıt değil bu ikincisi.

Türkünün Ermenicesini bence Lena Chamamyan, Savina Yannatou’ya göre daha güzel yorumlamış. Çıplak sesin böyle hüzünlü bir ezgide daha etkileyici bir sonuca ulaştığı yorumunu yapabiliriz belki.

Lena Chamamyan, Sareri Hovin Mernem

Beni en az yukarıdaki kadar etkileyen bir diğer yorum da Suren Asaduryan’a ait. Asaduryan’a gitarda Kaan Ergün eşlik ediyor.

Suren Asaduryan, Sareri Hovin Mernem

Aşık Kerem tarafından Türkçe söylenen türkünün ilk dörtlüğü şöyle (kaynak):

Turnam gidersen Mardin’e
Turnam yâre selam söyle
Karlı dağların ardına
Turnam yâre selam söyle

Türkünün Ermenicesi de dağlardan ve haber alınamayan sevgiliden söz ediyor, ama biraz başka türlü. Türkünün adı “Dağların Rüzgârına Öleyim”. İlk dörtlük şöyle (kaynak):

Dağların rüzgarına öleyim
Yarimin boyuna öleyim
Bir yıldır ki görmemişim
Görenin gözüne öleyim

Neredeyse bütün bir pazar akşamını bu türküyle bağlantılı şeyler okuyarak geçirdim. Yazmasaydım olmayacaktı.

Read Full Post »

… burjuva müziğindeki ana akım, karakteristik özelliği 1830 ve 1840’ların üstü kapalı demokratik özlemlerini bir yana bırakıp, kendini gericiliğin hizmetine koşmuş olmasındadır. Böyle kafalarla ne tür bir müziksel ilerleme sağlanabilir? Müzisyenler gerçek yaşam ve mücadele dünyasını terk edince, müziğin üslup ve biçimine değgin sorular ateşli bir şekilde ortaya atılıp tartışıldı. Müzik, “katışıksız” mı olmalıydı yoksa sözlü, öykülü ve “programlı” mı? Senfoni, acaba operadan daha büyük bir biçim midir, yoksa “zamanı geçmiş bir biçim” mi? Müziği bestelerken folk müziğinden yararlanmak gerekir mi, yoksa bu bir “bayağılaştırma” mı olur? Müzik hoşa giden seslerden mi oluşmalıdır, yoksa armonik geliştirimler uğruna ezgi atılmalı mıdır? Tek çalgı müziği oda müziği midir, yoksa aklı başında bir besteci konser salonu için beste yapma tenezzülünde mi bulunmalıdır? Bu gibi soruların yanıtı yoktur, çünkü daha başından bu sorular yanlış sorulmuşlardır. En yalınından en karşaşığına, sözlü sözsüz her yapıtın bir öbürüne yardımcı olduğu tüm biçimleri işleyen Bach, Mozart, Beethoven ve Schubert gibi büyük ustaların başarıları, müziğin bir parçasını öbürünün karşısına diken bu süreci enikonu gülünç duruma sokmuştu. Ne var ki, dinleyicilere söz hakkı tanımayan bu ateşli tartışmalar, toplum yaşamındaki gerçek sorunlardan bir kez kopulmayagörsün, sanatın tüm biçimleriyle yaşamı en iyi nasıl yansıtabileceği, insanları en iyi nasıl etkileyebileceği can alıcı sorusunu bir kez göz ardı etmeye görsün, neler olacağını gösterir. Gerçeklikten kaçış, dingin bir yaşama ve sanata değil, daha kötüsüne götürür. Bir yandan estetik çözümsüz tartışmalarla karman çorman olurken, bir yandan da içeriğe kötümserlik ve zor siner; bu da çok daha azap verici bir şeydir, çünkü artık bu fırtınalar “içten” patlıyormuş gibi görünürler. s. 78

Müzik Neyi Anlatır, Sidney Finkelstein, çev.: M. Halim Spatar, 2000, İstanbul: Kaynak

Read Full Post »

Esbjörn Svensson Esbjörn Svensson’u geçtiğimiz yaz bir deniz kazasında kaybettik. Haberini ölümünden iki gün sonra almıştım. Haberlerde, adını taşıyan triosunun (E.S.T.) yeni albümünün stüdyo kayıtlarını yeni tamamlamış olduğu da belirtiliyordu. O albüm geçtiğimiz aylarda çıktı: Leucocyte. Bestelerine “Mohammad Goes to New York”, “From Gagarin’s Point of View”, “Definition of a Dog”, “Strange Place for Snow”, “Serenade for a Renegade”, “When God Created the Coffeebreak” gibi ilginç isimler veren müzisyeni bu kadar erken kaybetmeyi kimse beklemiyordu elbette. Artık E.S.T. neredeyse hep hüzünle dinlenecek bir grup benim için. Belki E.S.T. ile yaptığı albümler kadar ünlü değil, ama ben Svensson’un Nils Landgren’le yaptığı Layers of Light albümünü de çok severim. O albümden “Calling the Goats” parçasına kulak verelim…

Fotoğraf buradan.

Read Full Post »

Müzik Neyi Anlatır On yedi ve on sekizinci yüzyılların müziğinin anlamını bulup çıkarmak bu müziğin üzerine yüzeysel olarak geçirmiş olduğu dışsal biçimi delip içine girmek sorun halini alır. Daha sonraki bir çağın bakış açısından bakıldığında, her şey tersyüz haldedir. En derin düşünceleri, en keskin coşkuları taşıyan müzik yapıtları, basit biçimde teknik elkitapları, gençlerin üzerinde eğitsel çalışmalar yapacakları alıştırmalar" ya da amatörlerin evlerinde oyalanacakları "oda müziği" diye sunulmaktadır. En kibirli soyluluğun beğenisine yaraşır, ruhça yüksek bir trajedi olmayı taslayan klasik ya da "ciddi" opera ise, gerçekte, öyküsüyle, kişileriyle çocuksu mu çocuksudur. Hafif eğlence diye ortaya çıkan komik opera ise, en ciddi toplumsal düşünceleri, en gerçekçi beşeri imgeleri içerir. Müziksel biçim ve içerik bakımından sözcüğün en doğru anlamda "büyük" ve derin düşünürler olan müzisyenler, uşak giysisi içinde hizmetinde bulundukları feodal aristokrasiden, statüsü bir aşçınınkinden pek de yüksek olmayan bir zanaatçı ve hizmetkar muamelesi görürler. Daha önceki çağlarda folk ve dindışı öğelerine direnmiş olan dinsel müzik, şimdi dinleyicisini elden kaçırmamak için operaya iyice yaslanmış, her türlü şarkı ve dans müziğine kucağını açmıştır. Armoni ve müzik biçimlerine ilişkin ansiklopedik çalışmaları somutlayan büyük dramatik ve karmaşık müzik yapıtları -müzik üretiminin büyük bölümünü denetleyen feodal soyluluğun katında her türlü müzik ille de kulağa hafif ve kıvrak bir dans gibi gelmek zorunda olduğu için- üstünkörü bir biçimde dans derlemeleri olarak sunulur.

İçerikle biçim arasındaki bu apaçık çelişmede müzik, çağın gerçek yaşam koşullarının çelişmelerini yansıtmaktadır. İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’nın ekonomik yaşamı merkantil ve kapitalisttir. Ama, İngiltere dışında her yerde devlet biçimi, feodalizm kalıntısıdır; gösterişli ve savurgan saray monarşileriyle köylünün sırtından geçinen ve bir onun kadar savurgan ve asalak olan toprak aristokrasisi egemendir. 1648 devriminin kapitalizmin gelişmesine hız verdiği İngiltere’de bile, devleti, büyük toprak sahibi-tüccar karması yönetmektedir. s. 30

Müzik Neyi Anlatır, Sidney Finkelstein, çev.: M. Halim Spatar, 2000, İstanbul: Kaynak

Read Full Post »