Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Lalettayin’ Category

Ne kadar süreceğini bilmediğim bir kış uykusuna yattığımı duyurduğum posta verilen tepkiler cesaret vericiydi. Kendimi ağırdan satmak, naz yapmak gibi bir huyum yoktur. O nedenle, o posta yorum yapanlara karşı kendimi borçlu hissettiğimi söyleyebilirim. Söylemek istediğim “bıraktım artık yazmayacağım” değil “artık yazamıyorum, beklentilerinizi düşük tutun” kabilinden bir şeydi. Ama işte onu bile doğru dürüst ifade edememişim belli ki.

Neyse… Blog üzerine düşünürken konu sık sık blog yazısının nasıl bir edebî türe karşılık geldiği sorusuna gelip dayanır. Hani her yazılan şeyin bir türü olması gerekiyor ya, madem öyle, buyurun blog postu da bir yerlere yerleştirin o ünlü edebî türler tablosunda. Tuhaftır, kendime bu soruyu her sorduğumda verdiğim cevap şuna yakın bir şeydir: “Kendim için notlar tutuyorum ve başkalarını da ilgilendirebileceğini, hattâ başkalarının da benim düşüncelerime katkıda bulunabileceğini düşündüğüm için herkesle paylaşıyorum.”

Bu beylik cevabın içten olduğunu varsayalım. O durumda bile başka sorulara davetiye çıkarıyor. Meselâ blog yazısını yazarken seçilen üslup “günlük”ten çok “köşe yazısı”na (fıkra) yakın düşmüyor mu? Yani iş, en azından bir süre sonra, “kendim için yazdığım notları başkalarıyla paylaşmak”tan başka bir alana, “kendim için başkalarına yazılar yazmaya” kaymış olmuyor mu? Başkalarına sunulan, onlardan onay bekleyen düşünceler, (aslında cevap beklenmese de) başkalarının cevaplaması için sorulmuş sorular… Sonunda blog, o “başkaları”yla iletişimin bir biçimine dönüşmüyor mu? O zaman -kendimize itiraf etmemiş olsak da- daha en baştan murat edilenin bu olmadığından nasıl emin olabiliriz? Artık yorulduğumuzda, elimiz klavyeye gitmez olduğunda, o “başkaları” itiraz edip “yaz!” derse ne karşılık veririz?

Madem iş dönüp dolaşıp “iletişim”e dayanıyor, aklıma takılan, ne zamandır başka blog yazarlarına da sormak istediğim bir soruyu buradan sorayım: Bir blog yazarı okurundan ne bekler? Siz okurlarınızdan ne bekliyorsunuz?

Bu soruyu, burada bu şekilde yayınladığıma göre herkese, ama özellikle Hasan Rua‘ya, Furkan‘a, Cihan‘a ve Mehmet Hayri‘ye sormak istiyorum.

Read Full Post »

Kış Uykusu

Martaval’a son postu Aralık ayının başında göndermişim. Aslında o tarihten çok önce, 2009 yazında Martaval’ın bir varlık sorunuyla karşı karşıya olduğunu hissetmeye başlamıştım. Yine de blog ağır aksak, kitap notlarıyla ve lalettayin başka şeylerle bir süre daha devam etti. Aralık aylarına gelindiğinde artık Martaval’ın ne tarafa gidebileceğine dair pek fazla fikrim yoktu. Aslında yapılacak çok şey vardı. Meselâ üniversitelerde hazırlanan tarih ve sosyal bilimler konulu master ve doktora tezleri engin bir derya sunuyordu eleştirel tarih okuyucusuna. Tek tek bu tezleri ele almak, tartışmak bile başlı başına önemli bir görev olabilirdi. Ama bunu, tekrarlara düşmden, yaratıcı bir emeğe dayandırarak sürdürmek ne kadar mümkün olabilecekti? Bu soru, Martaval’ın üzerine eğildiği “resmî ideoloji” ve “resmî tarih” için genel bir soruna işaret etmiyor muydu?

Tekrara düşme endişesinin yanında bir de politik dilin sınırları düşündürüyordu beni. Politika, özellikle de güncel politika, eğer aktif olarak içide yer alıp belirli bir değişim/ dönüşüm için çabalamıyorsanız, hızla anlamsızlaşma potansiyeli olan bir alan. Hem güncel politika üzerine kopartılan onca gürültünün içinde yeni ve özgün bir şey söylemek çok zor, hem de “ilkeli” siyaset denen şeyi görmeye pek alışık olmadığımız için bir kör dövüşünün içinde yolunuzu bulmaya çalışmak, daha doğrusu bulduğunuzu düşündüğünüz doğru yolu, savunduklarınızı bu gürültünün içinde gördükleri/ duydukları/ bildikleri her şeyi “ya bendensin ya onlardan” süzgecinden geçirmeye alışmış ergen bir zihniyete anlatmaya çalışmak ziyadesiyle yorucu. Bu noktada belki meselenin politik dilin sınırları değil de benim o sınırlar içinde yılmadan söz söyleme konusundaki dirayetim olduğunu düşünenler de olacaktır; onlar da kendi bakış açılarından haklılar elbette.

Bunlara ek olarak, okuduklarım da zamanla değişti. Martaval’ın yola çıktığı günlerde tarih ve daha özel olarak Osmanlı ve Cumhuriyet tarihine olan merakım depreşmiş, yakın bir dostumla tarih ve politika üzerine yaptığımız tartışmalar bu konulardaki bilgisizliğimi ortaya çıkarmıştı. Ben de ilk başta her okuduğum satırda hayrete düşerek (burada Eric Jan Zürcher’in ve köşe yazılarından çok yararlandığım Halil Berktay’ın isimlerini zikretmezsem büyük haksızlık olacak), sonraları iyice kavradığım mantığı pekiştirerek Martaval’ı beslemeye karar vermiştim. Ne Osmanlı ne de Cumhuriyet tarihi konusunda uzmanlaştığımı falan iddia edecek değilim elbette, ama bana yetecek kadarını aldığıma da inanıyorum. Kimseye bu konularda ders verebilecek durumda değilsem de, karşıma geçip Kemalizm borazanı öttürecek olanlara “bir git çay koy” diyecek durumdayım en azından. Bu anlamda, Martaval benim Kemalizm’i anlama ve ondan kurtulma “projem” oldu denebilir belki.

Velhasıl, Martaval, bitmiş değilse de, öyle görünüyor ki, eski temposunu bir daha hiç bulamayacak. Belki de 19 Mayıs’ta Millî Mücadele’nin başlangıcı konusunda göndereceğim kitap notu bu blogun son postu olacak. Bu nedenle belki de bir veda postu yazmak, dünyanın geri kalanı için büyük anlam ifade etmiyorsa da usulen yapılması gereken bir şeydi. Bu serüvende sık sık tartıştığım, tartışmaktan büyük keyif aldığım herkese, özellikle de “Bağlantılar” başlığı altında listelenmiş blog ve sayfaların katılımcılarına teşekkür ederim.

Esen kalın 🙂

Read Full Post »

Cin bir kere şişeden çıktı. ntvmsnbc.com‘la ilgili şikâyetim üzerine konuştuklarımız ilgi çekiciydi. Ama benim ntvmsnbc ile ilgili tartışmak istediklerim o kadarla sınırlı değildi. Bir “yorumların modere edilmesi” meselesi vardı ki ne bir cevap alabildim ne de makul bir düşünce geliştirebildim. O nedenle o konuyu biraz daha ertelemek istiyorum. Onun yerine iki hafta üst üste aynı gün (ve yaklaşık aynı saatlerde) aldığım bazı ekran görüntülerini paylaşmak istiyorum.

ntvmsnbc’yi biraz daha iyi anlayabilmek için sayfada amaçsızca dolaşırken ‘En Polpüler Haberler’ başlığını fark ettim. Aşağıdaki ekran görüntülerini 17 Kasım 2009 Salı günü aldım.

Hafta içi bir gün olmasına rağmen en çok okunan haberlerin spor haberleri olduğunu görüp biraz şaşırdım (neye şaşırdıysam artık). (“‘Pornografi’ başlıyor” başlıklı haberin yayımlandığı günün en çok tıklanan haber olması da mânidar.) Sonra bir hafta daha bekleyip yeniden ekran görüntüsü almaya karar verdim. Aşağıdaki üç ekran görüntüsünü de 24 Kasım 2009 Salı günü aldım.

Görüldüğü gibi değişen fazla bir şey yok. Popüler haberlerin tamamına yakını spor haberleri. Belli ki kullanıcılar ntvmsnbc’yi en çok spor haberlerine ulaşmak için kullanıyor. Kolaylıkla ulaşabildiğimiz bu istatistikî bilgiyi nasıl yorumlamamız lâzım?

Meselâ şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz belki: ntvmsnbc’nin spor haberleri (ntvspor.net) çok rağbet görüyor, dolayısıyla güncel haberlere ulaşmak için başka kaynakları (gazete web sayfaları gibi) kullananlar da ntvspor.net adresinden girerek spor haberlerine ulaşıyorlar. (Tabii spor haberlerine ulaşanları hangi adresten siteye giriş yaptıklarını bilemediğimiz için bu görüşü doğrulayabilecek durumda değiliz.)

Ya da şuna ne dersiniz: ntvmsnbc’nin kullanıcı kitlesinin esas ilgi alanı spor haberleridir, yani sayfaya ntvmsnbc.com adresinden girenler de en çok spor haberlerini okumak için giriş yapmaktadırlar. Bu durumda, ben ntvmsnbc’nin yerinde olsam ana sayfayı ikiye bölüp bir yarısına gündem haberlerini diğer yarısına spor haberlerini yerleştirmek konusunda hiç tereddüt etmezdim. Ama durumun böyle olup olmadığını da bilemiyoruz.

Üçüncü tez benim aklıma biraz daha yatıyor: Türkiye’de herkes teknik direktör seviyesinde sporla ilgilendiği için, güncel haberleri okumak için siteye girenlerin tamamına yakını öyle ya da böyle spor haberlerine de bakma ihtiyacı hissediyor. Bunlara bir de yalnızca spor haberlerini okumak için gelenler eklenince sitenin en popüler haberleri hep spor haberleri oluyor.

Son soru: bundan bize ne? Açıkçası ntvmsnbc kullanıcılarının siteye hangi saiklerle girdiği beni çok da ilgilendirmiyor, ama sitenin en popüler haberleri hep spor haberleriyse eğer, ben ntvmsnbc’nin yerinde olsam spor haberlerini bu istatistiğin dışında tutar, üç türlü istatistik veri sunardım kullanıcıya: 1. En Popüler Spor Haberleri; 2. En Popüler Güncel Haberler (spor haberleri hariç); 3. En Popüler Haberler (spor haberleri de dahil bütün haberler). Bu durumda ntvmsnbc’nin halihazırda verdiği istatistik yalnızca üçüncü sıradaki. Diğer istatistikleri de görmek ilginç olmaz mıyıd? Meselâ başlığında “pornografi” geçen bir kültür haberinin günün en çok tıklanan haberi olduğunu görmek insanı aydınlatmıyor mu?

Read Full Post »

Zaman bol geldi herhalde, Google’da Türkiye’yle ilgili en çok ne türden aramalar yapıldığını merak ettim. Google’ın otomatik tamamlama özelliğini kullanarak birkaç örnek arama yaptım. Elbette bilimsel bir değeri yok, eğlence olsun diye. Bakalım dünya Türkiye’yi en çok nasıl aramış?

Read Full Post »

Aşağıdaki şikayeti ntvmsnbc.com’a göndermeye çalıştım, ama iletişim sayfası maksimum 1000 karaktere izin verdiği ve ben de şikayetimi kesip biçmek istemediğimden henüz gönderebilmiş değilim. Kendilerinden şikayetimi gönderebileceğim bir eposta adresi talep ettim ama cevap alacağımı sanmıyorum. Benzer şikayetleri olan başkaları da olabileceği düşüncesiyle konuyu tartışmaya açmak amacıyla buraya da kopyalıyorum.

Merhaba,

ntvmsnbc.com‘un ikincil haberlerdeki kalite sorunu artık kabul edilemez boyutlara ulaştı. Bu konuda sizler ne düşünüyorsunuz, bilemiyorum, ama hizmetinizden şikayetim var.

1. Sitenizde yer alan özellikle “Yaşam” ve “Teknoloji” haberlerinin neredeyse tamamının çeviri olduğunu anlamak ne yazık ki pek fazla dikkat gerektirmiyor. Haberlerin yabancı kaynaklardan derlenmesi ya da doğrudan çevrilmesi önemli değil, elbette her haberi kaynağında takip etmek gibi bir zorunluluk yok. Ama ntvmsnbc.com sayfalarında iki önemli sorunla karşılaşıyoruz. Birincisi, orijinal metindeki bilgi hatalarını kontrol etme ihtiyacı duymadan aynen çevrimeniz, ikincisi de çevirilerin hatalarla dolu olması.

Şimdiye kadar sitenizdeki kaç tane çeviri/ bilgi hatasını yorum olarak gönderdiğimi hatırlamıyorum bile. En son örneği Norah Jones haberi (‘Jude Law üç gün boyunca yüzümü yaladı’). Dünyaca ünlü bir sitar virtüozunu “gitarist” yapan haberinize yazdığım yorumla hatayı dile getirdim. Ne oldu dersiniz. Haberde geçen ilk “gitarist” ifadesi “sitar sanatçısı” olarak değiştirildi, ama ikincisi hala orada duruyor: “Ünlü bir gitaristin kızı olarak anılmak istemediğini söyleyen Jones…” [Bu mesajı bloga gönderdiğim sırada ikinci hatanın da düzeltilmiş olduğunu fark ettim, ilk seferinde ekran çıktısı alsaymışım keşke] Bu kadar özensizliğe daha ne demeli? Üstelik çeviri hatasını dile getirdiğim yorumum da yayımlanmadı. Hukukî açıdan hiçbir sorunu olmayan ve kimseye hakaret unsuru taşımayan yorumum sırf sizin bir hatanızı açığa vuruyor diye tırpanlandı. Bu da bizi ikinci soruna getiriyor.

2. Şimdiye kadar sitenizde pek çok habere hiçbir hakaret unsuru içermeyen, hukukî açıdan sorunsuz onlarca yorum gönderdim ve bunların yalnızca birkaç tanesi yayımlandı. Geri kalanı bilmediğim nedenlerle silindi (onaylanmadı). Mesela şu habere yaptığım yorumun yayımlanmadığını görüp hayret ediyorum: “Leo rekora koşuyor!” Yorumları neye göre yayımlayıp neye göre yayımlamadığınızı açıklayabilir misiniz? Zira, hukukî açıdan sorunsuz, düzgün Türkçeyle yazılmış yorumları neye dayanrak yayımlamadığınızı çok merak ediyorum.

İyi çalışmalar,
Müstear Efendi

Read Full Post »

Rustik Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken durduk yere sinirlendiğimi fark ettim. Ne sinirlenecek bir şey söylemişti, ne bir kabalık etmişti ne de sesini yükseltmişti. Sonra bunun üzerine düşündüm ve fark ettim ki beni sinirlendiren kullandığı bir kelimeydi. Bağlamından, anlamından bağımsız olarak o kelime beni sinirlendirmişti. İşin tuhaf yanı, o kelimeyi ilk kez duyuyordum. Üzerine çok düşündüm ama anlamını bilmediğim ve ilk kez duyduğum bir kelimenin beni sinirlendirmesinin nedenini bulamadım.

Daha fazla merakta bırakmayayım, söz konusu kelime “rustik”. Kelimenin ilk anlamı “pencere üstlerine takılan ahşap korniş.” İkinci anlamı da “kırsal” (kaynak). Etimolojisine kısaca göz attım. Latincede “açık alan, kır” anlamına gelen rus kökünden türeyerek rusticus olmuş. İngilizcede 15. yüzyılda “kırsal” anlamıyla kullanmaya başlanmış. Bir perde/ korniş tipi olarak kullanılması çok yenidir diye tahmin ediyorum. TDK’ya göre Türkçeye Fransızcadan (rustique) girmiş. Ne zaman girdiğine dair bir bilgi yok.

Kökenini araştırmak sinirlerime iyi geldi mi? Biraz. Yine de öfkem büsbütün dinmiş değil. Ben de sinirimi bozan kelimeleri listelemeye karar verdim, belki bu kelimelerin neden sinirimi bozduğunu anlayabilirim diye. Şöyle bir şey çıktı ortaya:

  • berjer: Arkalığı fezaya uzanan bir tür koltuk. İngilizcesi grandfather’s chair imiş, “büyükbaba koltuğu”. Koltuğa da adına da sinir olmuştum ilk gördüğümde. Hislerim değişmiş değil.
  • fiskos masası: Bu sehpaya/ masaya “fiskos sehpası” dememek için kırk dereden su getiriyorum, ama olmuyor. “Kahve masası” ya da “kahve sehpası” desek?
  • görümce: Bir “börülce” gelir aklıma (ki açık ara en sevdiğim sebzedir) bir de börülceli, görümceli türkü: “Bahçelerde börülce/ Oynar gelin görümce”. Çağrışımları hiç de kötü değil, ama herhalde tınısı yüzünden sevmiyorum bu kelimeyi. Börülce olsa da yesek.
  • mevsimlik: Giysi yahut ayakkabı alırken sıklıkla karşılaştığım bir kelimedir bu da. Satıcı laf arasında çok güzel, mevsimlik bir ayakkabı deyiverir. Ben de hep unuturum “hangi mevsimlik?” diye sormayı. Muhtemelen sorsam satıcı da bilmez neden bahsettiğini. Kimisi bütün yılı kimisi de bahar aylarını kast ediyor sanırım. Öyle ne idüğü belirsiz bir laftır bu da.
  • rustik: Yerine ne kullanılabilir? boruya geçirilen perde falan denebilir, ne bileyim. Borde desek? Yok, “borde” de sinirimi bozdu. Offff!
  • tümce: Tümce nedir Allah aşkına? Bak tüylerim diken diken oldu. Neyse ki alternatifi var ve yaygınca kullanılıyor: cümle.
  • tünaydın: Öğleden sonra “günaydın” demek ihtiyacı hasıl olunca kullanılan bir kelime. 3 yaşındaki çocuğa söylesen bunun yerine daha iyi bir kelime bulurmuş gibi geliyor.

Devlet buna bir şey yapması lâzım. Bu kelimelerin yerine başkalarının kullanılması için bir proje başlatılsın, varımı yoğumu bu projeye yatırmaya hazırım.

Kaynaklar:

  • Meriam-Webster’s Online Dictionary (link)
  • Fotoğraf buradan.

Read Full Post »

Amsterdam uzun zamandır ziyaret etmeyi düşündüğüm bir şehirdi. Fakat Amsterdam’da bir gün geçirmem gerekeceğini önceden bilmediğim için oldukça plansız, gelişigüzel bir ziyaret oldu. Aktarma için havaalanına indiğimizde bineceğimiz uçağın 5-6 saatlik bir rötar yapacağını öğrendik. Bunun üzerine sırtımızdaki çantaları havaalanınndaki dolaplara koymayı bile akıl edemeden şehir merkezine doğru yola koyulduk. Aslında havaalanına indiğimizde uykusuz ve oldukça yogunduk. Bunun üzerine bir de şehir turu yapmayı göze almamız o şehrin Amsterdam olmasından kaynaklanıyordu.

Hava durumu bizim lehimizeydi. Ne kadar süreceğini bilmediğimiz şehir turuna başlamadan önce karnımızı doyuralım diye bir çorbacıya girdik. “Türk ekmeği”yle servis edilen birer kâse çorba içtik. Söz konusu “Türk ekmeği” benim daha önce gördüğüm hiçbir “Türk ekmeği”ne benzemese de oldukça lezzetliydi. Bizim turladığımız bölgenin “turistik” özelliği hemen göze çarpıyordu. Caddeler boyunca karşılıklı sıralanmış hediyelik eşya dükkânları ve erotic shop‘lar şehrin en iyi bilinen iki özelliğini vurguluyordu: Red Light District ve esrar tüketiminin serbest olması. Hediyelik eşya sektörü bu kadar gelişmiş bir başka kent daha var mıdır, diye sormadan edemedim kedime. Bir planımız olmadığı için biz de gezintimizi bu en iyi bilinen iki özellik üzerine kurmaya karar verdik. Hem şehrin kabasını almış olacaktık hem de bir sonraki ziyarette zamanımızı başka şeylere ayırma şansımız olacaktı.

İlk hedefimiz Red Light District oldu. Gündüz saatlerinde pek işlek olmamasını bekliyorduk. Vitrinlerin çoğunun perdesi henüz kapalıydı. Yine de çocuklu ailelerin burada yürüyüş yapıp vitrinlerdeki iç çamaşırlı kızları seyretmelerini biraz yadırgadığımı söylemeliyim. Akşam saatlerinde kalkacak uçağımız nedeniyle bu bölgenin gece ne kadar hareketli olduğunu görme şansımız olmayacaktı. Biraz da bu nedenle gezinin “eksik” kaldığını düşünüyorum.

Red Light District‘in hareketsizliği hayal kırıklığına neden olsa da yorgunluğumuzu atmak için o ünlü coffee shop‘lardan birine oturup “o” işlerin nasıl yürüdüğünü gözlemlemeye çalıştık. Bob Marley resimleri, tişörtleri , posterleri ve tabii müziği hemen göze çarpıyor. Öyle ki, bilmeyen Bob Marley’in aslen Amsterdamlı olduğunu falan düşünebilir. “Göze çarpan” bir başka şey de kahvehanelerin loşluğunu aydınlatan kırmızı ve mor neon ışıklar. Bu ışıkların esrarla bağlantılı bir işlevi olduğunu sanıyorum (halüsinasyonları renklendirmek gibi). Bu kahvehanelerin müşterileri esas olarak ot içmek için oradalar. Eğer sigara içmeye alışkın değilseniz kahvenizin yanında bir dilim “özel kek” de alabilirsiniz. Özel keke sonra değiniriz, ama kahve tek kelimeyle harikaydı. Hattâ, diyebilirim ki, bu kahve hayatımda içtiğim en güzel kahveydi. Özel bir terkibi olduğundan mı, yoksa başka bir nedenle mi, bilemiyorum, ama yolu oralara düşenlere bu kahveyi denemelerini hararetle öneririm.

Özel kek, ne yazık ki, etkisini hemen göstermiyor. “Ne yazık ki,” diyorum çünkü ilk dilimden sonra hiçbir şey hissetmeyince kazıklandığımızı düşünüp daha düzgün görünümlü başka bir kahvehanede tekrar denedim. Orada da etkisini görmeyince bu kek işinin benim gibileri keklemeye yarayan bir yalan olduğunu düşünmeye başladım. Ne yalan söyleyeyim, biraz da sinirlendim. Bu arada bu kahvehanelerin az şey tüketip uzun uzun oturmak isteyen müşterilere pek sıcak davranmadığını da anlamış olduk. Yorgunluğumuzu atabilmek için sürekli bir yerlere oturup dinleniyorduk, ama bir süre sonra işletmecinin gözü üzerimize dikiliyordu. Kekleri yedikten yaklaşık 2-3 saat sonra ot kendini göstermeye başladı. Kazıklandığımı sanarak haddinden fazla yemiş bulunduğum kekin etkisi bayağı yoğun oldu. Halüsinasyonlar giderek arttı ve bir noktada artık kendi algıma güvenemez hale geldim. İşin kötü yanı artık havaalanına dönmemiz gerekiyordu ve eğer tek başıma olsaydım bunu yapamazdım gibi geliyor. Otun etkisiyle yaşadıklarımı uzun uzun anlatmayacağım. Merak edenler için The Doors grubunun isim babası olan meşhur kitap Algı Kapıları‘nı (Aldous Huxley) önermekle yetinmek istiyorum. Huxley’in o muhteşem anlatımına öykünmek bile benim için kendini bilmezlik olur.

Gecenin sürprizi, akşamki uçağın da iptal edildiğini ve geceyi Amsterdam’da geçirmemiz gerekeceğini öğrenmemiz oldu. Ama biz artık o kadar yorulmuştuk ki uyumaktan başka bir şey düşünemiyorduk. Zira en kısa yoldan otele gidip akşam 8 gibi kafayı vurdum. Sabah 7’de uyandığımda kafam dinçti ama ayaklarım hâlâ ağrıyordu. Amsterdam, gördüğüm kentler arasında kendine has bir atmosferi en çok hissettiren kent olarak kişisel tarihimdeki yerini almış oldu.

Not: 2008 yılı başında gerçekleşmiş bir gezinin izlenimleridir.

Read Full Post »

Older Posts »