Feeds:
Yazılar
Yorumlar
1923 sonrasında aynı İttihatçı kökten gelenler arasındaki çatışma ve çekişmelerin mahiyeti ise bambaşkadır. Bu durumda söz konusu olan, galip gelen klik içerisinde bir mevkiî ve iktidar kavgasıydı. Bu kavgayı da başlangıçtan itibaren en silik ve geçmişten gelen sorunu olmadığı için diğerleri tarafından öne sürülen Mustafa Kemal’in Bonapartist kliği kazanmıştır.
Bu galibiyetin ardından yazılan resmi tarih, ‘Milli Mücadele’ döneminin bu yönlerini gizleyerek ve tahrif ederek, Kemalist kliğin ihtiyaçları doğrultusunda, ‘yeniden imal edilmiştir’. Dolayısıyla söz konusu dönemin tarihi, ısmarlama üzerine üretilmiş bir tarihtir. Mustafa Kemal Nutuk’ta: “19 Mayısta Samsun’a çıktım” diyor. Bununla Milli Mücadelenin, Samsun’a çıktığı 19 Mayıs’ta başladığını îmâ ediyor. Oysa, Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan önce, başkaları başka yerlere çoktan çıkmış bulunuyordu… İttihatçılar, daha Mondoros Mütarekesi yapılmadan milli bir direnişi örgütlemek için harekete geçmişlerdi. Savaşın kaybedilmekte olduğunun anlaşıldığı günlerde Teşkilat-ı Mahsusa, Anadolu’nun birçok yerinde gizli silah depoları oluşturmuş durumdaydı. Ve hemen arkasından da örgütsel faaliyetlere girişilmiştir. (s. 301-302)
Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubat’a: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Fikret Başkaya, 2007, Ankara: Maki Basın Yayın
Reklamlar

Lalettayin Bir Yazı

Ne kadar süreceğini bilmediğim bir kış uykusuna yattığımı duyurduğum posta verilen tepkiler cesaret vericiydi. Kendimi ağırdan satmak, naz yapmak gibi bir huyum yoktur. O nedenle, o posta yorum yapanlara karşı kendimi borçlu hissettiğimi söyleyebilirim. Söylemek istediğim “bıraktım artık yazmayacağım” değil “artık yazamıyorum, beklentilerinizi düşük tutun” kabilinden bir şeydi. Ama işte onu bile doğru dürüst ifade edememişim belli ki.

Neyse… Blog üzerine düşünürken konu sık sık blog yazısının nasıl bir edebî türe karşılık geldiği sorusuna gelip dayanır. Hani her yazılan şeyin bir türü olması gerekiyor ya, madem öyle, buyurun blog postu da bir yerlere yerleştirin o ünlü edebî türler tablosunda. Tuhaftır, kendime bu soruyu her sorduğumda verdiğim cevap şuna yakın bir şeydir: “Kendim için notlar tutuyorum ve başkalarını da ilgilendirebileceğini, hattâ başkalarının da benim düşüncelerime katkıda bulunabileceğini düşündüğüm için herkesle paylaşıyorum.”

Bu beylik cevabın içten olduğunu varsayalım. O durumda bile başka sorulara davetiye çıkarıyor. Meselâ blog yazısını yazarken seçilen üslup “günlük”ten çok “köşe yazısı”na (fıkra) yakın düşmüyor mu? Yani iş, en azından bir süre sonra, “kendim için yazdığım notları başkalarıyla paylaşmak”tan başka bir alana, “kendim için başkalarına yazılar yazmaya” kaymış olmuyor mu? Başkalarına sunulan, onlardan onay bekleyen düşünceler, (aslında cevap beklenmese de) başkalarının cevaplaması için sorulmuş sorular… Sonunda blog, o “başkaları”yla iletişimin bir biçimine dönüşmüyor mu? O zaman -kendimize itiraf etmemiş olsak da- daha en baştan murat edilenin bu olmadığından nasıl emin olabiliriz? Artık yorulduğumuzda, elimiz klavyeye gitmez olduğunda, o “başkaları” itiraz edip “yaz!” derse ne karşılık veririz?

Madem iş dönüp dolaşıp “iletişim”e dayanıyor, aklıma takılan, ne zamandır başka blog yazarlarına da sormak istediğim bir soruyu buradan sorayım: Bir blog yazarı okurundan ne bekler? Siz okurlarınızdan ne bekliyorsunuz?

Bu soruyu, burada bu şekilde yayınladığıma göre herkese, ama özellikle Hasan Rua‘ya, Furkan‘a, Cihan‘a ve Mehmet Hayri‘ye sormak istiyorum.

Kış Uykusu

Martaval’a son postu Aralık ayının başında göndermişim. Aslında o tarihten çok önce, 2009 yazında Martaval’ın bir varlık sorunuyla karşı karşıya olduğunu hissetmeye başlamıştım. Yine de blog ağır aksak, kitap notlarıyla ve lalettayin başka şeylerle bir süre daha devam etti. Aralık aylarına gelindiğinde artık Martaval’ın ne tarafa gidebileceğine dair pek fazla fikrim yoktu. Aslında yapılacak çok şey vardı. Meselâ üniversitelerde hazırlanan tarih ve sosyal bilimler konulu master ve doktora tezleri engin bir derya sunuyordu eleştirel tarih okuyucusuna. Tek tek bu tezleri ele almak, tartışmak bile başlı başına önemli bir görev olabilirdi. Ama bunu, tekrarlara düşmden, yaratıcı bir emeğe dayandırarak sürdürmek ne kadar mümkün olabilecekti? Bu soru, Martaval’ın üzerine eğildiği “resmî ideoloji” ve “resmî tarih” için genel bir soruna işaret etmiyor muydu?

Tekrara düşme endişesinin yanında bir de politik dilin sınırları düşündürüyordu beni. Politika, özellikle de güncel politika, eğer aktif olarak içide yer alıp belirli bir değişim/ dönüşüm için çabalamıyorsanız, hızla anlamsızlaşma potansiyeli olan bir alan. Hem güncel politika üzerine kopartılan onca gürültünün içinde yeni ve özgün bir şey söylemek çok zor, hem de “ilkeli” siyaset denen şeyi görmeye pek alışık olmadığımız için bir kör dövüşünün içinde yolunuzu bulmaya çalışmak, daha doğrusu bulduğunuzu düşündüğünüz doğru yolu, savunduklarınızı bu gürültünün içinde gördükleri/ duydukları/ bildikleri her şeyi “ya bendensin ya onlardan” süzgecinden geçirmeye alışmış ergen bir zihniyete anlatmaya çalışmak ziyadesiyle yorucu. Bu noktada belki meselenin politik dilin sınırları değil de benim o sınırlar içinde yılmadan söz söyleme konusundaki dirayetim olduğunu düşünenler de olacaktır; onlar da kendi bakış açılarından haklılar elbette.

Bunlara ek olarak, okuduklarım da zamanla değişti. Martaval’ın yola çıktığı günlerde tarih ve daha özel olarak Osmanlı ve Cumhuriyet tarihine olan merakım depreşmiş, yakın bir dostumla tarih ve politika üzerine yaptığımız tartışmalar bu konulardaki bilgisizliğimi ortaya çıkarmıştı. Ben de ilk başta her okuduğum satırda hayrete düşerek (burada Eric Jan Zürcher’in ve köşe yazılarından çok yararlandığım Halil Berktay’ın isimlerini zikretmezsem büyük haksızlık olacak), sonraları iyice kavradığım mantığı pekiştirerek Martaval’ı beslemeye karar vermiştim. Ne Osmanlı ne de Cumhuriyet tarihi konusunda uzmanlaştığımı falan iddia edecek değilim elbette, ama bana yetecek kadarını aldığıma da inanıyorum. Kimseye bu konularda ders verebilecek durumda değilsem de, karşıma geçip Kemalizm borazanı öttürecek olanlara “bir git çay koy” diyecek durumdayım en azından. Bu anlamda, Martaval benim Kemalizm’i anlama ve ondan kurtulma “projem” oldu denebilir belki.

Velhasıl, Martaval, bitmiş değilse de, öyle görünüyor ki, eski temposunu bir daha hiç bulamayacak. Belki de 19 Mayıs’ta Millî Mücadele’nin başlangıcı konusunda göndereceğim kitap notu bu blogun son postu olacak. Bu nedenle belki de bir veda postu yazmak, dünyanın geri kalanı için büyük anlam ifade etmiyorsa da usulen yapılması gereken bir şeydi. Bu serüvende sık sık tartıştığım, tartışmaktan büyük keyif aldığım herkese, özellikle de “Bağlantılar” başlığı altında listelenmiş blog ve sayfaların katılımcılarına teşekkür ederim.

Esen kalın 🙂

Popüler Haberler

Cin bir kere şişeden çıktı. ntvmsnbc.com‘la ilgili şikâyetim üzerine konuştuklarımız ilgi çekiciydi. Ama benim ntvmsnbc ile ilgili tartışmak istediklerim o kadarla sınırlı değildi. Bir “yorumların modere edilmesi” meselesi vardı ki ne bir cevap alabildim ne de makul bir düşünce geliştirebildim. O nedenle o konuyu biraz daha ertelemek istiyorum. Onun yerine iki hafta üst üste aynı gün (ve yaklaşık aynı saatlerde) aldığım bazı ekran görüntülerini paylaşmak istiyorum.

ntvmsnbc’yi biraz daha iyi anlayabilmek için sayfada amaçsızca dolaşırken ‘En Polpüler Haberler’ başlığını fark ettim. Aşağıdaki ekran görüntülerini 17 Kasım 2009 Salı günü aldım.

Hafta içi bir gün olmasına rağmen en çok okunan haberlerin spor haberleri olduğunu görüp biraz şaşırdım (neye şaşırdıysam artık). (“‘Pornografi’ başlıyor” başlıklı haberin yayımlandığı günün en çok tıklanan haber olması da mânidar.) Sonra bir hafta daha bekleyip yeniden ekran görüntüsü almaya karar verdim. Aşağıdaki üç ekran görüntüsünü de 24 Kasım 2009 Salı günü aldım.

Görüldüğü gibi değişen fazla bir şey yok. Popüler haberlerin tamamına yakını spor haberleri. Belli ki kullanıcılar ntvmsnbc’yi en çok spor haberlerine ulaşmak için kullanıyor. Kolaylıkla ulaşabildiğimiz bu istatistikî bilgiyi nasıl yorumlamamız lâzım?

Meselâ şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz belki: ntvmsnbc’nin spor haberleri (ntvspor.net) çok rağbet görüyor, dolayısıyla güncel haberlere ulaşmak için başka kaynakları (gazete web sayfaları gibi) kullananlar da ntvspor.net adresinden girerek spor haberlerine ulaşıyorlar. (Tabii spor haberlerine ulaşanları hangi adresten siteye giriş yaptıklarını bilemediğimiz için bu görüşü doğrulayabilecek durumda değiliz.)

Ya da şuna ne dersiniz: ntvmsnbc’nin kullanıcı kitlesinin esas ilgi alanı spor haberleridir, yani sayfaya ntvmsnbc.com adresinden girenler de en çok spor haberlerini okumak için giriş yapmaktadırlar. Bu durumda, ben ntvmsnbc’nin yerinde olsam ana sayfayı ikiye bölüp bir yarısına gündem haberlerini diğer yarısına spor haberlerini yerleştirmek konusunda hiç tereddüt etmezdim. Ama durumun böyle olup olmadığını da bilemiyoruz.

Üçüncü tez benim aklıma biraz daha yatıyor: Türkiye’de herkes teknik direktör seviyesinde sporla ilgilendiği için, güncel haberleri okumak için siteye girenlerin tamamına yakını öyle ya da böyle spor haberlerine de bakma ihtiyacı hissediyor. Bunlara bir de yalnızca spor haberlerini okumak için gelenler eklenince sitenin en popüler haberleri hep spor haberleri oluyor.

Son soru: bundan bize ne? Açıkçası ntvmsnbc kullanıcılarının siteye hangi saiklerle girdiği beni çok da ilgilendirmiyor, ama sitenin en popüler haberleri hep spor haberleriyse eğer, ben ntvmsnbc’nin yerinde olsam spor haberlerini bu istatistiğin dışında tutar, üç türlü istatistik veri sunardım kullanıcıya: 1. En Popüler Spor Haberleri; 2. En Popüler Güncel Haberler (spor haberleri hariç); 3. En Popüler Haberler (spor haberleri de dahil bütün haberler). Bu durumda ntvmsnbc’nin halihazırda verdiği istatistik yalnızca üçüncü sıradaki. Diğer istatistikleri de görmek ilginç olmaz mıyıd? Meselâ başlığında “pornografi” geçen bir kültür haberinin günün en çok tıklanan haberi olduğunu görmek insanı aydınlatmıyor mu?

Zaman bol geldi herhalde, Google’da Türkiye’yle ilgili en çok ne türden aramalar yapıldığını merak ettim. Google’ın otomatik tamamlama özelliğini kullanarak birkaç örnek arama yaptım. Elbette bilimsel bir değeri yok, eğlence olsun diye. Bakalım dünya Türkiye’yi en çok nasıl aramış?

Aşağıdaki şikayeti ntvmsnbc.com’a göndermeye çalıştım, ama iletişim sayfası maksimum 1000 karaktere izin verdiği ve ben de şikayetimi kesip biçmek istemediğimden henüz gönderebilmiş değilim. Kendilerinden şikayetimi gönderebileceğim bir eposta adresi talep ettim ama cevap alacağımı sanmıyorum. Benzer şikayetleri olan başkaları da olabileceği düşüncesiyle konuyu tartışmaya açmak amacıyla buraya da kopyalıyorum.

Merhaba,

ntvmsnbc.com‘un ikincil haberlerdeki kalite sorunu artık kabul edilemez boyutlara ulaştı. Bu konuda sizler ne düşünüyorsunuz, bilemiyorum, ama hizmetinizden şikayetim var.

1. Sitenizde yer alan özellikle “Yaşam” ve “Teknoloji” haberlerinin neredeyse tamamının çeviri olduğunu anlamak ne yazık ki pek fazla dikkat gerektirmiyor. Haberlerin yabancı kaynaklardan derlenmesi ya da doğrudan çevrilmesi önemli değil, elbette her haberi kaynağında takip etmek gibi bir zorunluluk yok. Ama ntvmsnbc.com sayfalarında iki önemli sorunla karşılaşıyoruz. Birincisi, orijinal metindeki bilgi hatalarını kontrol etme ihtiyacı duymadan aynen çevrimeniz, ikincisi de çevirilerin hatalarla dolu olması.

Şimdiye kadar sitenizdeki kaç tane çeviri/ bilgi hatasını yorum olarak gönderdiğimi hatırlamıyorum bile. En son örneği Norah Jones haberi (‘Jude Law üç gün boyunca yüzümü yaladı’). Dünyaca ünlü bir sitar virtüozunu “gitarist” yapan haberinize yazdığım yorumla hatayı dile getirdim. Ne oldu dersiniz. Haberde geçen ilk “gitarist” ifadesi “sitar sanatçısı” olarak değiştirildi, ama ikincisi hala orada duruyor: “Ünlü bir gitaristin kızı olarak anılmak istemediğini söyleyen Jones…” [Bu mesajı bloga gönderdiğim sırada ikinci hatanın da düzeltilmiş olduğunu fark ettim, ilk seferinde ekran çıktısı alsaymışım keşke] Bu kadar özensizliğe daha ne demeli? Üstelik çeviri hatasını dile getirdiğim yorumum da yayımlanmadı. Hukukî açıdan hiçbir sorunu olmayan ve kimseye hakaret unsuru taşımayan yorumum sırf sizin bir hatanızı açığa vuruyor diye tırpanlandı. Bu da bizi ikinci soruna getiriyor.

2. Şimdiye kadar sitenizde pek çok habere hiçbir hakaret unsuru içermeyen, hukukî açıdan sorunsuz onlarca yorum gönderdim ve bunların yalnızca birkaç tanesi yayımlandı. Geri kalanı bilmediğim nedenlerle silindi (onaylanmadı). Mesela şu habere yaptığım yorumun yayımlanmadığını görüp hayret ediyorum: “Leo rekora koşuyor!” Yorumları neye göre yayımlayıp neye göre yayımlamadığınızı açıklayabilir misiniz? Zira, hukukî açıdan sorunsuz, düzgün Türkçeyle yazılmış yorumları neye dayanrak yayımlamadığınızı çok merak ediyorum.

İyi çalışmalar,
Müstear Efendi

Efemeral

Evcil
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”

Efemeral
“Çiçekleri kaydetmeyiz.”
“Neden? O, gezegenimdeki en güzel varlıktır.”
“Ama efemeraldir.”
“Efemeral ne demek?”
“Coğrafya kitapları en değerli kitaplardır. Asla eskimezler. Çünkü dağlar yerlerini kolay kolay değiştirmezler. Bir okyanusun sularını boşattığı nadir görülür. Anlayacağın, biz coğrafyacılar kalıcı şeyleri kaydederiz.”
“Ama sönmüş yanardağlar yeniden harekete geçebilir”dedi küçük prens. “Efemeral ne demek?”
“Yanardağın aktif ya da sönmüş olması bizim için fark etmez. Önemli olan onun bir dağ olmasıdır” dedi coğrafyacı.
“Peki ama efemeral ne demek?” dedi sorduğu sorunun yanıtını almadıkça asla vazgeçmeyen küçük prens.
“Efemeral, kısa ömürlü demektir.”
“Benim çiçeğim kısa ömürlü mü?”
“Elbette.”
“Benim çiçeğim efemeral” dedi küçük prens kendi kendine. “Ve kendini dünyadaki tehlikelere karşı koruyabilmek için sadece dört tane dikeni var. Ve ben onu orada tek başına bıraktım.”

Aramak
“Günaydın.”
“Günaydın” diye karşılık verdi demiryolu işaretçisi.
“Burada ne yapıyorsunuz?”
“Trenlere yol gösteriyorum. Onlara sağa veya sola geçmelerini söylüyorum.”
Onlar konuşurken, parlak ışıklarla donatılmış bir ekspres tren yanlarından uğuldayarak geçti. O geçerken işaret direği sallanmıştı.
“Sanırım çok aceleleri var” dedi küçük prens, “peki ne arıyorlar?
“Bunu makinist bile bilmiyor.”
O anda parlak ışıklı başka bir ekspres tren ters yöne doğru hızla geçti.
“Peki niçin geri dönüyorlar?” diye sordu küçük prens.
“Bunlar aynı yolcular değil” dedi işaretçi.
“Bulundukları yeri beğenmiyorlar mı?”
“Hiç kimse bulunduğu yeri beğenmez.”
Şimdi de parlak ışıklı ekspres trenlerin bir üçüncüsü geçti yanlarından.
“Bunlar diğer yolcuları mı takip ediyorlar?
“Hiçbir şeyi takip etmiyorlar” dedi işaretçi. Ya uyuyorlardır, ya da esniyorlardır. Sadece çocuklar burunlarını pencerelere dayar ve etrafa bakarlar.”
“O halde sadece çocuklar ne aradıklarını biliyor” dedi küçük prens. “Bezden bir bebeğe bağlanıyorlar ve bu onlar için çok önemli hale geliyor. Eğer ellerinden alırsanız, ağlamaya başlıyorlar.”
“Bence şanslılar” dedi işaretçi.

Alıntılar Küçük Prens‘ten.