Ne kadar süreceğini bilmediğim bir kış uykusuna yattığımı duyurduğum posta verilen tepkiler cesaret vericiydi. Kendimi ağırdan satmak, naz yapmak gibi bir huyum yoktur. O nedenle, o posta yorum yapanlara karşı kendimi borçlu hissettiğimi söyleyebilirim. Söylemek istediğim “bıraktım artık yazmayacağım” değil “artık yazamıyorum, beklentilerinizi düşük tutun” kabilinden bir şeydi. Ama işte onu bile doğru dürüst ifade edememişim belli ki.
Neyse… Blog üzerine düşünürken konu sık sık blog yazısının nasıl bir edebî türe karşılık geldiği sorusuna gelip dayanır. Hani her yazılan şeyin bir türü olması gerekiyor ya, madem öyle, buyurun blog postu da bir yerlere yerleştirin o ünlü edebî türler tablosunda. Tuhaftır, kendime bu soruyu her sorduğumda verdiğim cevap şuna yakın bir şeydir: “Kendim için notlar tutuyorum ve başkalarını da ilgilendirebileceğini, hattâ başkalarının da benim düşüncelerime katkıda bulunabileceğini düşündüğüm için herkesle paylaşıyorum.”
Bu beylik cevabın içten olduğunu varsayalım. O durumda bile başka sorulara davetiye çıkarıyor. Meselâ blog yazısını yazarken seçilen üslup “günlük”ten çok “köşe yazısı”na (fıkra) yakın düşmüyor mu? Yani iş, en azından bir süre sonra, “kendim için yazdığım notları başkalarıyla paylaşmak”tan başka bir alana, “kendim için başkalarına yazılar yazmaya” kaymış olmuyor mu? Başkalarına sunulan, onlardan onay bekleyen düşünceler, (aslında cevap beklenmese de) başkalarının cevaplaması için sorulmuş sorular… Sonunda blog, o “başkaları”yla iletişimin bir biçimine dönüşmüyor mu? O zaman -kendimize itiraf etmemiş olsak da- daha en baştan murat edilenin bu olmadığından nasıl emin olabiliriz? Artık yorulduğumuzda, elimiz klavyeye gitmez olduğunda, o “başkaları” itiraz edip “yaz!” derse ne karşılık veririz?
Madem iş dönüp dolaşıp “iletişim”e dayanıyor, aklıma takılan, ne zamandır başka blog yazarlarına da sormak istediğim bir soruyu buradan sorayım: Bir blog yazarı okurundan ne bekler? Siz okurlarınızdan ne bekliyorsunuz?
Bu soruyu, burada bu şekilde yayınladığıma göre herkese, ama özellikle Hasan Rua‘ya, Furkan‘a, Cihan‘a ve Mehmet Hayri‘ye sormak istiyorum.

Blogumla ilgilendiğini göstermesini beklerim. Bunun teknik anlamda karşılığı yorum bırakmak ya da iletişim bölümünden ulaşmaktır. Hepimizin bloglarında istatistik bölümü var. Okunma oranlarından memnunum; ama bunun ne kadarı “sadık” okur, işte bir blog yazarını asıl ilgilendiren bu.
Neden?
Blog; “basit” bir şey gibi gözükebilir. İnternetin kendisi bile öyle zannedilebilir ama yazanlar için, en azından benim için blog kimseye hesap vermeden, karakter sayısına uymak zorunda olmadan, konu sıkıntısı çekmeden yazabileceğim, yani “var olabileceğim” bir şey.
Ben kendime göre var olurken, bu var oluşun karşı taraf yani okur için ne anlam ifade ettiğini merak ederim. Çünkü neticede her türlü “ürün”; tüketilmek için üretilir. Tüketildiğinde anlamlıdır.
“Okurlarımızdan şunları bekliyoruz” derken, bunu bir ego cümlesi olarak görmemek gerekir. Neticede küçük dağları yaratmadığımızın veya blog yazarak ülke kurtarmaya çalışmadığımızın farkındayız.
Bloglar arkalarında şirketler, profesyonel çalışan insanlar olan yerler değil. Grup tarafından yazılan (Derin Düşünce, Ekonomi Türk vs) gibi yerleri saymazsak, çoğunlukla kişisel ve kar amacı gütmeyen yerler.
Dolayısıyla tek bir amaç güdüyor: okunmak, bir reaksiyon almak ve viral anlamda bir şeyler elde etmek. Viralden kasıt; okurun okuduğu yazıyı başka platformlarda paylaşması.
Ben bunu beklerim blogu okuyan kişiden.
Çünkü blogdan başka bir “gelirim” olamaz.
Blog yazmanın nerede “kendin için yazmaktan, başkaları için yazmaya döndüğüne” gelince.. Ben benim blogu DD’deki yazıları tek bir yerde toplamak için kurmuştum. Yani okunsun, yorum alsın diye değil. Ama sonra baktım; oradaki yazılar okunmaya ve yorum almaya başlamış. Sonra; DD içeriğine uygun olmayan -teorik anlamda değil, yazı anlamında- şeyleri, kısa notları, resimleri vs. koymaya başladım. Sonra DD’den atılınca benim için tek mecra oldu, kendi içinde ayrı bir şey oldu.
Yani gördüğünüz gibi blogun seyrinin ne olacağını yine okuru belirliyor. Başa dönelim; blog yazarları genelde profesyonel olmayan kişiler; şirket değiller, grup değiller; tamamen bireysel bir girişim blog. Oraya yazdığı şeylerin bir karşılık bulduğunu gördükçe yaptığı şeyin işe yaradığını görür ve daha da fazla önemsemeye başlar blogunu. Benim için öyle olmuştu. Sonra bazen okurlar mail de atıyor; bunların hepsi küçük şeyler gibi görülebilir; ama bana çok mutluluk veren şeyler. İlk kendi blogumu senin, Taylan’ın ve diğer arkadaşların blogroll’unda gördüğümde inanılmaz sevinmiştim örneğin; çünkü bu “işe yaradığını” gösteriyordu.
İşte bir blogger okurlarından bunları bekliyor. Üretilen içeriği okumasını, yorumlamasını, bloggerla iletişim kurmasını, paylaşmasını. Başka hiçbir beklentisi yok.
Ooooo, hoşgeldiniz yav. Ne kadar özlettiğinizin farkında mısınız bilmem. Neyse, özellikle bana sormadığınıza göre ben de tembellik yapıp cevaplamayayım şimdi. (Şaka şaka, çok dar zamanımda gördüm şimdi geldiğinizi. Fırsatım olunca ben de cevaplamak isterim.)
Sevgiler.
Hasan’dan çok farklı bir şey söyleyemeyeceğim. Blog yazarı senin yaptığın gibi bilgi verici bir konumda ise (alan gereği bu ifadeyi kullandım) burada pasif bir yapıda oluyor. Yani okuyucunun;yorumları, itirazları, beslemeleri dışında bir şey beklemek güç. Ama yazın içerikli ise yazılar (haikuluk’ta da bizim yapmaya çalışıtığımız gibi) katılımlarla birlikte açtığı çığırın genişlemesini bekliyor. Yani, bunun bir ekip üstlenmesi haline gelmesini bekliyor blog yazarı.
Yazan, bir örgüt kurmak ister. Üyelerinin bazılarını tanımak ister. Bazıları gizlice gelir, ziyaret eder ve giderler. Bazıları daha büyük izler bırakırlar. Yarattığı dilin, oluşturduğu düşünsel izin çekirdeği olan yazarın, okurlarıyla gizli aşkıdır bu. Kuralları özel, kendisi özel bir tarikat, gizli bir örgüt.
Lalettayin yazılar! Harika.
‘Blog yazarı’. ‘Blog yazarı’.
Öncelikle yazarlık yapmadığımı itiraf edeyim de, kısa sürede uzun yazılar yazma işinin aslında ciddiye alınmaması gereken bir şey olduğu fikrime temel oluştursun bu.
İnternete yazı bırakan kişilerin -blogcular mu demeliyim-, geribildirim alma ihtiyacı hissetmelerinin bencilce bir hissiyat olduğunu itiraf etmeliyim. Yazıya döktüğünüz fikriyatın önemli ve takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorsanız -geribildirim bekliyorsanız tam olarak da bunu düşünüyorsunuz demektir-, emin olun o yazdıklarınızın takdire değer bir yanı yoktur.
Derinliği olan, zamanınızı ayırıp zihninizi yorduğunuzu, orijinal bir yazıyı paylaşmak ister misiniz blogunuzda? Bunu yapabilecek kadar zamanınız var mı? Ve bunu yaptığınızda geribildirim alabileceğinizi düşünüyor musunuz sahiden? Ya da kaç kişiden? Bu niteliklere sahip bir yazı yazdığınızda, yazdığınız konu üzerine geribildirim yapacak, bir şeyler paylaşacak kişinin sizin kadar, yahut sizin sahip olduğunuza yakın derecede konuya hakim olması gerekmez mi?
Yazdıklarınız çokça paylaşılıyor ve onların üzerine yorum yapılıyorsa sıklıkla, elle tutulur bir şeyler yazmıyorsunuz demektir. Bu çok bayağı ve istisnai bir tespit gibi gelse de, emin olun bu böyledir.
Tabii, kimse açıp bakmıyorsa yazdıklarınıza, bunu devam ettirmek anlamsız olabilir ve fakat birilerinin sizi takip ettiğinden emin olduysanız bir süre sonra, yazanın okuyucudan beklentisi kesilmelidir kanaatime göre.
Benim amacım geribildirim değil. Takipçilerin, kendileri için yeni kişilerle, yeni kitaplarla, yeni fikriyatlarla, yeni ressamlarla tanışmalarına aracı ve yardımcı olmak istiyorum sadece. Kendim de bir blogu takip ederken bunu beklerim sadece.
Bloguma gönderdiğim son iletiden gideyim; eğer Glenn Gould’un Sviatoslav Richter üzerine yaptığı yorumlar, Richter’i tanımayan biri için onu merak etmesine ve dolayısıyla (çok dolaylı da olabilir:) hayatını şekillendirmesine bir etki yapacaksa, bu benim için yeterlidir. Zamanında Ezra Pound’la tanışmam(hayatımı değiştiren önemli şeylerden biridir bu) nasıl tesadüfen ve beklenmedik şekilde, ufacık bir kıvılcım ile olduysa hiç tanımadığım bir adamın yardımıyla, aynısını yapmak istiyorum sadece.
Belki birileri daha önce fark etmedikleri bir şeyle karşılaşırlar ve bu onları etkiler diye düşünüyorum. Birkaç kere de böyle aracılıklara vesile olduğumu hissediyorum, bilmiyorum. Ama inanıyorum. Geribildirim istemiyorum, inanmak istiyorum. Acaba şu anda bir başka yerde (o yerin de ismini vererek) ne oldu diye düşünürüz ya bazen. Ben de kendimi kandırıyorum, birilerinin yeni şeylerle tanışmasında katkım oldu diyorum. Belki de sonraları onları etkileyecek bir şeylerle.
Sevgili Martaval,
Ben bu işe roman yazayım diye başladım. Hani hem yazacak hem tepki alacaktım, böylece hep çabuk kaybettiğim motivasyonumu ayakta tutacağımı umuyordum. Olmadı. Sonra arada bir “lalettayin” şeyler yazmaya başladım. Kendim hakkımda, siyaset hakkında, okuduklarım seyrettiklerim hakkında. Yakın zamanda bundan da sıkılmaya başladığımı fark ettim. Şimdi aklıma en yatan şey, blogun kendi okuma yazma serüvenimde üzerine zaten düşündüğüm metinler hakkında notlar düştüğüm bir yer olması. Öyle bir yere de evrildi zaten.
Bu süreçte okurun beklentisi meselesini düşünmedim, daha doğrusu düşünmemeye çalıştım. “Daha ilgi çekici şeyler yazayım” arzusu benim canımı sıkıyor. Devrin reyting ekonomisine kaptırıp gitmek bu sanki, kaçınmaya çalışıyorum. E şu da var tabii, yazdıklarımı çok fazla insanın okuyacağına ihtimal vermediğimden düşünme ihtiyacım da olmadı çok okurun beklentisini.
Benim okurdan beklentim ise bencilce. Yazdıklarıma bir şekilde beni yeniden düşündürücü şeyler göstermesi, sorunları ifade etmesi. Uyduruktan roman çiziktirmeye çalışırken de böyleydi, siyasi notlar düşerken de, edebiyat üzerine yazarken de. Zira blog bana, benim blog dışında oluşturacağım düşüncelere ve uzun vadede “derinliği olan” yazılara bir hazırlık bağlamı gibi göründü hep. Dolayısıyla hep ikincil kaldı, sanırım hâlâ da öyle.
Bu benim kurtulamadığım fikir işte: Blog derinlikli, uzun, ciddi konsantrasyon isteyen yazılar için yetersiz bir ortam. Sözü kısa, verimli, çabuk söylemek lazım burada. Dolayısıyla ben ciddi bir yazı yazacak olsam bir dergiye yazarım, bloga ise sadece o yazıyı oluştururken karşılaştığım bazı ilginç ayrıntıları, anekdotları, alıntıları vs koyarım diye düşünüyorum. Oysa işin komik tarafı şu ki, bugün kimse dergi falan okumuyor
Dolayısıyla, blog’u küçümsemek yerine derinleştirmenin, ona uzunyaşarlık katmanın yolları aranmalı diyor içimden bir ses
Ama tabii ki blog bir iletişim bağlamı ve karşılıklı öğrenmek-paylaşmak noktasında çok faydalı olabilir, oluyor da zaten. Benim blogum birilerini işine yaradı mı bilmiyorum ama ben birçok blogçu arkadaştan pek çok şey öğrendim, öğreniyorum. Mesela senin blogunu takip ederken yaptığın tarih okumaları beni de tazeliyordu; kendi okuduklarımı hatırlamaya çalışıyor, kendi notlarıma bakıyordum. Cılız da olsa bir iletişim kurabiliyorduk böylece ki her şeyin bu kadar hızlı olduğu bir hayatta küçümsenecek şey değil bu.
Blog yazısı’nın ayrıştığı çok nokta var ama başlıbaşına bir tür olabilir mi bilmiyorum. Çok önemli bir soru bu esasında. Blogun dijitalleşen toplumsal hayatımızdaki işlevlerini anlamak için kilit önemde. Bu soruya kapsayıcı cevaplar verebilirsek esasında, belki blogu küçümsenmekten de vazgeçiriz (en azından ben vazgeçerim
)
Çok teşekkürler soru için. Umarım daha çok konuşacak tartışacak zamanımız olur.
Normalde bloga yorum yapıldığında bana bir email geliyor. Ama bu sefer, ne hikmetse, yapılan bu kadar yoruma rağmen tek bir email bile gelmedi. Belki de gmail hepsini spam klasörüne gönderdi, bilmiyorum. Ama, açıkçası, bunca zaman hiç email gelmeyince, ben de (başka zamanlarda bloga yorum yapılıp yapılmadığını takip etmek gibi bir huyum olmadığından) hiç yorum yapılmadığını düşünüp üzülmüştüm. Şimdi yapılan bunca yorumu görünce de bayağı sevindim, normal olarak.
Öncelikle hepinize zaman ayırıp karşılık verdiğiniz için teşekkürler. Metin, madem yan çizmişsin(!) bir sonraki soru da sana gelecek, kaçış yok!
Soruya ben de kendi açımdan cevap vereyim, diyeceğim ama, zaten söylenecek fazla bir şey kalmamış. Dergi yazısıyla blog yazısı arasındaki ayrım bence de üzerine düşünülmeyi hak ediyor. Neden, bloga göndermeyi düşündüğümüz özgün bir düşünceyi üzerinde ciddi ciddi düşünüp bir dergiye göndermiyoruz? Bu soru bile blogla dergi arasında bir ciddiyet ayrımı yapıyor. Blogu daha çok bir “oyun alanı” dergiyi daha kamusal bir alan olarak gördüğümüzü gösteriyor. Oysa, Mehmet Hayri’nin de dile getirdiği gibi, artık kimse dergi falan okumuyor. Bu kıçıkırık blogu okuyanların sayısı bile, muhtemelen, onca emek ve zahmetle hazırlanan amatör dergileri okuyanların sayısından daha fazla. Bilmiyorum, karışık meseleler
Ben, açıkçası, çoğu alıntılardan oluşan Martaval’da “özgün” kabul edilebilecek pek fazla bir şey söylemediğimin fakrındayım. Benim zaten özgün olmayan düşüncelerime okurlar nasıl özgün bir katkı yapabilirler ki (aslında mümkün, ama neyse)? Yine de, belirli bir etkileşimin doğacağını, benzer blogların bir şekilde birbirlerini bulup besleyeceğini düşünüyor/umuyordum. En azından bunun belirli ölçülerde gerçekleştiğini görüyorum. Bu blog dışında hiçbir iletişimim olmayan insanlarla bir konuda görüş alışverişi yapmak, hiç olmadı gevezelik etmek bile başlı başına önemli benim için. Hepinize hem soruya karşılık verdiğiniz için hem de bu civarda olduğunuz için teşekkürler.
Bloğunuz çok farklı ve güzel bilgiler içeriyor. Sürekli takip ediyor, bilgileniyorum. Teşekkür ederim.