Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Efemeral

Evcil
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”

Efemeral
“Çiçekleri kaydetmeyiz.”
“Neden? O, gezegenimdeki en güzel varlıktır.”
“Ama efemeraldir.”
“Efemeral ne demek?”
“Coğrafya kitapları en değerli kitaplardır. Asla eskimezler. Çünkü dağlar yerlerini kolay kolay değiştirmezler. Bir okyanusun sularını boşattığı nadir görülür. Anlayacağın, biz coğrafyacılar kalıcı şeyleri kaydederiz.”
“Ama sönmüş yanardağlar yeniden harekete geçebilir”dedi küçük prens. “Efemeral ne demek?”
“Yanardağın aktif ya da sönmüş olması bizim için fark etmez. Önemli olan onun bir dağ olmasıdır” dedi coğrafyacı.
“Peki ama efemeral ne demek?” dedi sorduğu sorunun yanıtını almadıkça asla vazgeçmeyen küçük prens.
“Efemeral, kısa ömürlü demektir.”
“Benim çiçeğim kısa ömürlü mü?”
“Elbette.”
“Benim çiçeğim efemeral” dedi küçük prens kendi kendine. “Ve kendini dünyadaki tehlikelere karşı koruyabilmek için sadece dört tane dikeni var. Ve ben onu orada tek başına bıraktım.”

Aramak
“Günaydın.”
“Günaydın” diye karşılık verdi demiryolu işaretçisi.
“Burada ne yapıyorsunuz?”
“Trenlere yol gösteriyorum. Onlara sağa veya sola geçmelerini söylüyorum.”
Onlar konuşurken, parlak ışıklarla donatılmış bir ekspres tren yanlarından uğuldayarak geçti. O geçerken işaret direği sallanmıştı.
“Sanırım çok aceleleri var” dedi küçük prens, “peki ne arıyorlar?
“Bunu makinist bile bilmiyor.”
O anda parlak ışıklı başka bir ekspres tren ters yöne doğru hızla geçti.
“Peki niçin geri dönüyorlar?” diye sordu küçük prens.
“Bunlar aynı yolcular değil” dedi işaretçi.
“Bulundukları yeri beğenmiyorlar mı?”
“Hiç kimse bulunduğu yeri beğenmez.”
Şimdi de parlak ışıklı ekspres trenlerin bir üçüncüsü geçti yanlarından.
“Bunlar diğer yolcuları mı takip ediyorlar?
“Hiçbir şeyi takip etmiyorlar” dedi işaretçi. Ya uyuyorlardır, ya da esniyorlardır. Sadece çocuklar burunlarını pencerelere dayar ve etrafa bakarlar.”
“O halde sadece çocuklar ne aradıklarını biliyor” dedi küçük prens. “Bezden bir bebeğe bağlanıyorlar ve bu onlar için çok önemli hale geliyor. Eğer ellerinden alırsanız, ağlamaya başlıyorlar.”
“Bence şanslılar” dedi işaretçi.

Alıntılar Küçük Prens‘ten.

Açık RSS

Gazete köşe yazarları için oluşturduğum RSS‘ler dikkate değer bir ilgi gördü. En çok talep edilen şey bütün köşe yazarları yerine yalnızca seçilen bazılarını getirecek bir RSS filtresiydi. Ancak onun düşündüğüm kadar kolay olmadığını fark etmem fazla uzun sürmedi. Tam o noktada imdadıma Açık RSS yetişti. Proje, benim yayımladığım köşe yazarı RSS’lerinden hareketle başlatılmış. Benim yaptığım köşe yazarı RSS’lerine ek olarak gazete eklerini, karikatürleri ve bazı dergileri de RSS’e dönüştürmeye başlamışlar. Şu filtre işinin içinden çıkamayınca rica ettim, ilgilendiler. Sonuçta ortaya nur topu gibi bir proje çıkmış oldu. Ben de işin teknik yükünden kurtulmuş oldum.

Kütüphane: Hazırlanan bütün RSS’lerin derlendiği kütüphaneye (Açık RSS Kütüphanesi) şuradan ulaşabilirsiniz.

Filtre: Köşe yazarlarını seçmek için kullanacağınız filtre (Açık RSS Köşe Yazarı Filtresi) burada. Filtrenin kullanım kılavuzu da burada.

İlgilenenlerin güncellemeler için Açık RSS feed‘ine de üye olmasını önermeme gerek var mı? İşin teknik yönüyle ilgilenenler Alet Kutusu‘na da bir göz atmak isteyebilirler.

Hafta sonu paylaştığım Taraf yazarları RSS linki bayağı ilgiyle karşılandı. Böyle bir şeyin ihtiyacını hissediyordum ama bu denli kanayan bir yara olduğundan haberdar değildim. Yoksa bu zamana kadar beklemez, daha önce paylaşırdım elimdeki linkleri.

Bu postla başka gazetelerin köşe yazarlarının RSS linklerini de vereceğim. Bu köşe yazarları içinden istediklerimizi seçme işini de yakında yeni bir postla açıklayacağım (çoğunluk esas olarak onunla ilgileniyor, biliyorum).

Ek: Açık RSS projesiyle ilgili bilgi için şu posta bakabilirsiniz.

RSS Birgün Yazarları RSS

Evrensel Yazarları RSS

Habertürk Yazarları RSS

Hürriyet Yazarları RSS

Radikal Yazarları RSS

Referans Yazarları RSS

Sabah Yazarları RSS

Taraf Yazarları RSS

Vatan Yazarları RSS

Yeni Şafak Yazarları RSS

Zaman Yazarları RSS

Taraf Gazetesi Her Taraf Eki RSS

Notlar:

  1. Bu RSS linklerinin özelliği yalnızca yazının ilk birkaç cümlesini değil bütün köşe yazısını getirmeleri.
  2. Bu RSS’lerin çoğunu ben takip etmiyorum ve sadece bir iki gün test edebildim. Bu nedenle bir sorunla karşılaşırsanız lütfen bu postun altına yorum olarak ekleyin.
  3. Hürriyet yazarlarını hazırlarken Latif Demirci ve Fatih Çekirge’de sorun çıktı, o nedenle söz konusu iki yazarın yazıları feede dahil değil. Zaman bulunca Latif Demirci’yle ilgili sorunu çözmeye çalışırım, ama Fatih Çekirge konusunda söz veremiyorum.
  4. Radikal yazarlarının yazıları gazete henüz bayilere dağıtılmaan RSS okuyucunuza düşerse sakın şaşırmayın. O da benim bir kıyağım olsun ;)
  5. Bu işlerin nasıl yapıldığını merak edenler şuradan Habertürk örneğini inceleyebilirler. Diğer gazeteler de aşağı yukarı aynı mantıkla RSS’e dönüştürülüyor.

Korkuyu Beklerken

Morde ratesden,

Esur tinda serg! Teslarom portog tis ugor anleter, ferto tagan ugotahenc metoy-doscent zist. Norgunk!

Ubor-Metenga

Oğuz Atay “Korkuyu Beklerken”in isimsiz protagonistine gelen mektupta bunlar yazılıdır. Kendini yalnızlığa mahkûm etmiş, toplumdan korkan, yalıtılmışlığını anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir adamın fizikî olarak evine hapsolmasının ironik hikâyesidir anlatılan. Lâkin iş bu kadarla kalmıyor. Bu öyküyü, bana yönelik kaleme alınmış uzunca bir eleştiri metni gibi okumaktan kendimi alamıyorum. Okurken altını çizdiğim noktaları şimdi okuduğumda aynı duygunun içimde canlandığını fark ediyorum. Böyle bir okumanın kötü tarafı, eleştiri ağırlaştıkça savunmaya geçme ihtiyacı hissedip yazarla tartışma eğilimi göstermek oluyor. Oğuz Atay’ın bana haksızlık ettiğini düşündüğüm çok yer oldu. Dahası, bu özdeşleşmeyi Atay’ın üslubuna bağlamanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Hattâ metinde sürekli kendini belli eden ironi tam tersi bir etki yapıyor, okuru yabancılaştırıyor. Ama bu bile söz konusu özdeşleşmeye engel olamıyor.

Öykü üzerine söylemek istediğim o kadar çok şey var ki hiçbir şey söyleyemiyorum. O nedenle sözü Oğuz Atay’a vermek niyetindeyim, varsın kusur bulsun…

Bütün hayatım ayıklamakla geçti, gene de bitiremedim süprüntüleri atmayı. Bankanın çirkin defterini buldum. Allahtan kimse görmüyordu yaptıklarımı. İşimde de bunun için yalnızdım; herkese, istediğim yanımı gösteriyordum böylece. (s. 41)

Yazma işini bıraktım. Esaslı bir adam olsaydım bırakmazdım. (s. 42)

Doğa-durumuna ya da doğal hale yapılan vurgu bütün öyküye egemen. Şu alıntılar bu vurguyu çok güzel gösteriyor:

Gözkapaklarım ağırlaşıyordu. Sevindim. (s. 49)

Her zaman böyle öfkelenebilsem. Nerde. (s. 51)

Gerçek bir acı duyduğumdan bile kuşkum vardı. (s. 65)

Heyecanlarımı hep gelecekteki günler için saklamıştım. (s. 66)

Bedenden, bir başka deyişle insanın hayvansı yanından gelen “uyku”, “öfke”, “heyecan”, “acı” gibi hallere duyulan özlem acı verici. Bütün ömrünü yaşamı kontrol altına alma çabası içinde geçirmiş bir mahlûkun yenilgiyi kabullenişi…

Bu mahlûk, evde yalnız başına olduğu halde şunları düşünüyor:

“Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başıma kalmıştım.” (s. 56)

Ömrümü eşya ile geçiriyordum. Eşyayı da sevmiyordum galiba. (s. 64)

Yeteneklerimi sevgisizlik yüzünden boşuna harcamıştım: Resim yapmayı becerebildiğim halde, resmini yaptığım şeyi bir türlü sevemediğim için, resimler biçimsiz olmuştu, yarım kalmıştı. Tabiatı sevdiğimi göstermek için, medeniyetten kaçan insanların görünüşüne bürünebilmek için, bu Allahın belâsı ıssız yerde bahçeli bir ev tutmuştum; fakat bahçeyi otlar sarmıştı. Hiçbir ağaç çiçek filân yetiştirememiştim buraya geldiğimden beri. İki kiraz ağacı da kurumuştu bu arada. Bir saksı bile koymamıştım; ne eve, ne de bahçeye. Gösterişten ibarettim. (s. 65)

Bahçeye bir tohum ekmiş olsaydım, belki de onu yerdim şimdi. (s. 72)

Bu sefer, sarı yapraklar kaybolmadan onları uzun uzun seyrettim. Her zaman kaçırırdım da. İnsanlar ne buluyordu bu sarı yapraklarda? Yağlıboya tablolarda gene neyse, fakat yerde? Bilmem ki. (s. 75)

O kadar ağır eleştirinin ardından, neyse ki, mikrofonu bana da uzatıyor Atay:

Ben! diye bağırdım bütün gücümle. Sonra adımı tekrarladım birkaç kere. Ben, burada gizli bir mezhebin kurbanı olarak bir saksı çiçeği gibi kuruyup gidiyorum. Ben, çiçeklere bakmasını bilmediğim gibi, kendime bakmasını da bilmiyorum. Ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkûm edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum. (s. 79)

Notlar:

  • Mektup, yine öykünün içinde aşağı yukarı şu şekilde çevrilmiş:

Sayın beyefendi,

Size ihtar ediyoruz! Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden hiç çıkmamanızı size kesinlikle bildiririz. Dikkat!

Üstün-Yol

  • Eleştirildiğim hissine kapıldığım bir başka yazar da Yusuf Atılgan’dır. Ama o başka bir hikâye ve başka bir zaman anlatılmalı.
  • Oğuz Atay, yaşasaydı, bugün 75. yaşını geride bırakmış olacaktı.

Fotoğraf buradan.

Taraf Yazarları (RSS)

Taraf‘ın RSS feedlerinin ne kadar başarısız olduğunu kullanmayı deneyen herkes görmüştür. Bütün haberleri/ yorumları RSS üzerinden takip ettiğim için Taraf web sitesini hazırlayanların bu özensizliği canımı sıkmıştı. O nedenle Taraf‘ın sağladığı RSS feedlerini kullanmak yerine takip ettiğim yazarlar için kendi RSS feedlerimi oluşturmuştum. Sonra belki benim yaşadığım sorunu yaşayan ama çözemeyen başkaları da olabileceğini düşünerek daha kapsamlı bir şey yapmaya karar verdim: Bütün Taraf yazarları için bir RSS feed yarattım. Sizlerin de işine yarayabileceğini umarak paylaşıyorum:

Taraf Yazarları RSS rss

Ben, daha önce de söylediğim gibi, yalnızca bazı yazarları takip ettiğim için bu feedde sorun yaşarsanız bu postun altına yorum yaparak belirtin lütfen, ben de çözmeye çalışayım.

Bu feed yazıların yalnızca ilk birkaç cümlesini değil tamamını getiriyor. Bana öylesi daha kullanışlı geliyor.

Ek: Başka gazetelerin de RSS’lerini içeren posta şuradan ulaşabilirsiniz. Açık RSS projesiyle ilgili bilgi için şu posta bakabilirsiniz.

iç-mihrak bir süredir beğenerek takip ettiğim bloglardan biri. Fırsat buldukça bütün tasarımlarını baştan sona gözden geçiriyorum. Her seferinde aynı çarpıcı etkiyi uyandırması bile yapılan işin niteliği hakkında ipuçları veriyor. Bu etkinin de verdiği cesaretle onlarla bir online söyleşi gerçekleştirmeyi talep ettim. Onlar da sağolsunlar kırmayıp kabul ettiler. Aşağıda okuyacağınız cevapları 6 Temmuz 2009 tarihinde gönderdiler, fakat yaz tatilinde gümbürtüye gitmesini istemediğimden söyleşiyi şimdi yayımlıyorum. Niyetim söyleşiyi burada bitirmek değil, blogu takip edenlerin de katkısıyla soruları çeşitlendirip ikinci bir devam söyleşisi gerçekleştirmek. Umarım katkılarınızı esirgemezsiniz.

Müstear Efendi: iç-mihrak nasıl başladı? Nasıl bir araya geldiniz, bu işe girişirkenki düşünceleriniz nelerdi? Zaman içinde bu düşünceler değişti mi? Değiştiyse nasıl değişti?

iç-mihrak: iç-mihrak yaklaşık 2,5 yıl önce bir anarşist yakınlık grubunun ”yaramaz” uzantısı olarak işe başladı. yani, bir arkadaş sohbetinin gayrımeşru çocuğu. kültürbozumu fikri bazılarımızın zihninde zaten mevcuttu ama bunu uygulayacak doğru bağlamı arıyorduk. tasarım konusunda hiç bir bilgimiz yoktu. bazılarımızın şahsi sanat okumaları olsa da, hiçbirimiz profesyonel değildik. bu sebeple tasarım yapmayı deneme yanılmalarla öğrenmemiz gerekti. keşfettiğimiz ilk şeylerden biri, tasarımda fikir mevcutsa, biçimin de arkadan su gibi akacağı oldu. teknik meseleler ise zaman içinde tecrübe kazandıkça çözülmeye başladı.

Huzur İsyandadırbu işe kültürbozumu fikri ile başladık. ilk amacımız, bu ülke siyasi kültürünü kuruluşundan itibaren pençesine almış bir resmi, popüler ve geleneksel kodlar evrenini bozuma uğratmaya; ”güzel yazı” ile yazılan ”güzel sözler’in ardında yatan vahşet evrenini gün ışığına çıkarmaya çalışmak oldu. anarşistler olarak biliyorduk ki, bu güzel sözlerin, kutsal ahlaki ve siyasal prensiplerin yaşamasının bedeli her zaman ”başkalarının” kanı ve canıdır. ve bu düşünceden aldığımız güçle, hızla üretmeye başladık. türkiye reklamcılığının ilk palazlanma dönemine denk düşen bir nesil olarak, dilsel ve göstergebilimsel kıvır(t)malara hakim şekilde büyümüştük zaten. ancak kültürbozumu kısıtlıdır, bir süre sonra düşmanınızın kodlarını tersine çevirip kullanmaktan ziyade kendi kodlarınızı oluşturmanız, negatif çalışmadan pozitif çalışmaya geçmeniz gerekir; ancak o zaman neşeyi patlayıcı hale getirebilirsiniz.

Dikkat! Aniden Derinleşen Devlet

zaman içinde kültürbozumu ile hem yakından ilintili, hem de ondan daha fazlası olan bir düşünce gelişmeye başladı. türkiye’deki siyasi görsel propaganda kültürünün durumu ortadaydı. köhnemiş bir sosyalit/eleştirel gerçekçilik akımından köken alan, biçimsel olarak siyah-beyaz-kırmızı hakimiyetinde, içeriksel olaraksa bir ressentiment kültürü, atalar kültü ve şehitlik hiyerarşisi içinde boğulmuş bir muhalif sokak afişleri silsilesi mevcuttu. bilinen simgelerin biteviye kullanımından oluşan bu tuhaf geleneğe karşı durmak, karnavalesk neşenin hakim olduğu ama doğamızdan kaynaklanan öfkenin de asla eksik olmadığı yepyeni bir propaganda kültürünün ilk adımlarını atmak istedik. antiotoriter grupların görsel ihtiyaçlarını hem kaliteli, sokakta asılı diğer ticari materyalle rekabet edebilecek çarpıcılıkta, hem de hızlı bir şekilde karşılamak gerektiğini düşündüğümüz için, dost gruplara ücretsiz tasarım hizmeti vermeye başladık. her iki yönde çalışmamıza da halen devam ediyoruz. diğer gruplarla ortak çalışmalar yapmaktan çok zevk alıyoruz.

1. Tuzla Sağkalım OyunlarıME: iç-mihrak nasıl işliyor? Düzenli ya da düzensiz yapılan grup içi toplantılardan söz edebilir miyiz?

iç-mihrak: iç-mihrak şu anda birkaç iyi dostun yürüttüğü bir yapı. her tür iletişim  biçimiyle fikirler bulunabiliyor. elbette düzenli olmasa da toplanıyoruz, toplanmak birbirimizi inanılmaz şekilde beslememizi sağlıyor. hepimiz bambaşka yaşam öyküleri olan, hayatta bambaşka şekillerde varolmaya çalışan insanlar olarak birbirimizi zenginleştiriyoruz. iç-mihrak neredeyse bir business ciddiyetiyle yürütülüyor olsa da, elbette bir ”iş” değil; birbirimizi sevdiğimiz için beraberiz ve birbirimize sadece birbirimizi sevdiğimiz için muhtacız.

Devlet bazı çocukların büyüyünce ne olacağını bilir!

ME: Blog dışında bir yayın ortamı kullanıyor musunuz? Çıkartmalar, afişler sokağa, hayatın akışına giriyor mu?

iç-mihrak: bazı afişler ve çıkartmalar bizim tarafımızdan, bazıları ise bizi sevenler tarafından sokakta dolaşıma sokuluyor. kendi asmadığımız afişleri sokaklarda gördüğümüz oldu, buna çok sevindik, ”demek insanların içinde bir yerlere dokunuyormuşuz” diye düşündük. ancak hem maddi sorunlardan hem de zaman kısıtlılığı nedeniyle işlerimizi insanlara yeterince sunamadığımız da bir gerçek. bazı işlerimizin sanatla siyaseti, sanatla gündelik yaşamı buluşturan sergilerde sergilendiği de oluyor; sergi salonlarına girmekten hiç imtina etmiyoruz; bizim için nefes alınan her yer sokaktır çünkü; ya da öyle değilse bile acilen öyle kılınmalıdır.

Köylü milleti efendisizdir

ME: Yakıtınızın resmî ve popüler kültür fragmanları olduğunu söylüyorsunuz. Bu, yaptığınız tasarımlarda da açıkça görülüyor. Özellikle resmî söylemin bu biçimde yeniden kurgulanması Türkiye’de sık rastladığımız bir şey değil. Tabii böyle imajların yaygın dolaşıma girmesini beklemek de pek makûl olmasa gerek. Bu alanda belirli bir miras üretmiş yerli ya da yabancı tasarımcılardan söz edebiliyor muyuz?

iç-mihrak: kültürbozumu alanında elbette adbusters‘tan ders aldık, ancak bu ülke siyasi kültüründe kitsch ve klişe o kadar yaygındır, lağım o kadar pis kokar ki, işi kapmakta pek de zorlandığımız söylenemez. ayrıca hem sanat tarihindeki, hem de propaganda tarihindeki “atalarımız”dan da önemli dersler aldık; özellikle tarihsel avantgarde bize çok şey öğretti. işlerin yaygın dolaşıma girmesine gelince, bizden habersiz haber yapıldığımız çok oldu. gerek gazetelerde, gerekse dergilerde kendimizle ilgili yazılara ve işlerimize rastlayıp şaşırdığımız çok oldu. tabii ki sloganlarımızın, sorularımızın, önerilerimizin devlet ve onun sermayedeki iştirakçilerinin hakim olduğu bir toplumsal durumda yaygın kabul görmesini beklemiyoruz.

özel ve tüzel kişilerin bize oldukça öfkelendiğine, diş bilediğine de eminiz. ancak bize yönelen bu olumsuz duygulanımların, bizi seven insanların sevgisi ile bir çeşit rezonansa girip, bizi daha da etkili kılacağına inanıyoruz. ne de olsa insanlık 2 milyon yaşında, devletse sadece birkaç bin yıllık. bu durumda biz insanlar devletten ve onun yardakçılarından hem daha yaşlı, hem de daha bilgeyiz!

Oyunu At

Rustik Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken durduk yere sinirlendiğimi fark ettim. Ne sinirlenecek bir şey söylemişti, ne bir kabalık etmişti ne de sesini yükseltmişti. Sonra bunun üzerine düşündüm ve fark ettim ki beni sinirlendiren kullandığı bir kelimeydi. Bağlamından, anlamından bağımsız olarak o kelime beni sinirlendirmişti. İşin tuhaf yanı, o kelimeyi ilk kez duyuyordum. Üzerine çok düşündüm ama anlamını bilmediğim ve ilk kez duyduğum bir kelimenin beni sinirlendirmesinin nedenini bulamadım.

Daha fazla merakta bırakmayayım, söz konusu kelime “rustik”. Kelimenin ilk anlamı “pencere üstlerine takılan ahşap korniş.” İkinci anlamı da “kırsal” (kaynak). Etimolojisine kısaca göz attım. Latincede “açık alan, kır” anlamına gelen rus kökünden türeyerek rusticus olmuş. İngilizcede 15. yüzyılda “kırsal” anlamıyla kullanmaya başlanmış. Bir perde/ korniş tipi olarak kullanılması çok yenidir diye tahmin ediyorum. TDK’ya göre Türkçeye Fransızcadan (rustique) girmiş. Ne zaman girdiğine dair bir bilgi yok.

Kökenini araştırmak sinirlerime iyi geldi mi? Biraz. Yine de öfkem büsbütün dinmiş değil. Ben de sinirimi bozan kelimeleri listelemeye karar verdim, belki bu kelimelerin neden sinirimi bozduğunu anlayabilirim diye. Şöyle bir şey çıktı ortaya:

  • berjer: Arkalığı fezaya uzanan bir tür koltuk. İngilizcesi grandfather’s chair imiş, “büyükbaba koltuğu”. Koltuğa da adına da sinir olmuştum ilk gördüğümde. Hislerim değişmiş değil.
  • fiskos masası: Bu sehpaya/ masaya “fiskos sehpası” dememek için kırk dereden su getiriyorum, ama olmuyor. “Kahve masası” ya da “kahve sehpası” desek?
  • görümce: Bir “börülce” gelir aklıma (ki açık ara en sevdiğim sebzedir) bir de börülceli, görümceli türkü: “Bahçelerde börülce/ Oynar gelin görümce”. Çağrışımları hiç de kötü değil, ama herhalde tınısı yüzünden sevmiyorum bu kelimeyi. Börülce olsa da yesek.
  • mevsimlik: Giysi yahut ayakkabı alırken sıklıkla karşılaştığım bir kelimedir bu da. Satıcı laf arasında çok güzel, mevsimlik bir ayakkabı deyiverir. Ben de hep unuturum “hangi mevsimlik?” diye sormayı. Muhtemelen sorsam satıcı da bilmez neden bahsettiğini. Kimisi bütün yılı kimisi de bahar aylarını kast ediyor sanırım. Öyle ne idüğü belirsiz bir laftır bu da.
  • rustik: Yerine ne kullanılabilir? boruya geçirilen perde falan denebilir, ne bileyim. Borde desek? Yok, “borde” de sinirimi bozdu. Offff!
  • tümce: Tümce nedir Allah aşkına? Bak tüylerim diken diken oldu. Neyse ki alternatifi var ve yaygınca kullanılıyor: cümle.
  • tünaydın: Öğleden sonra “günaydın” demek ihtiyacı hasıl olunca kullanılan bir kelime. 3 yaşındaki çocuğa söylesen bunun yerine daha iyi bir kelime bulurmuş gibi geliyor.

Devlet buna bir şey yapması lâzım. Bu kelimelerin yerine başkalarının kullanılması için bir proje başlatılsın, varımı yoğumu bu projeye yatırmaya hazırım.

Kaynaklar:

  • Meriam-Webster’s Online Dictionary (link)
  • Fotoğraf buradan.

İstiklâl Mahkemeleri

İskitlâl Mahkemeleri, 1920 yılında, padişah hükümetinin casuslarına ve Milliyetçi kuvvetlerden artan sayıdaki firarlara karşı hızlı ve etkili bir araç olarak kuruldu. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bu mahkemeler kaldırıldı, ama Aralık 1923′te halifeyle ilgili bir mektubun yayınlanması üzerine yeni bir İstiklâl Mahkemesi İstanbul’a gönderildi ve Mart 1925′te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulünden sonra yeniden iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Bir tanesi Ankara’da çalışıyordu, öbürü ise Doğu Anadolu’da âsileri yargılamak üzere şehirden şehre dolaşıyordu. Daha sonra aynı yıl içinde fesin kaldırılması gibi kimi reformların uygulanmasında bu mahkemelerden yararlanıldı. Geleneksel başlığın yerine şapkanın konmasını sağlayan ve “şapka kanunu” diye anılan bu yasa, halktan, özellikle Doğu’da ve Doğu Karadeniz’de, büyük tepki gördü. İstiklâl Mahkemeleri, yalnızca 1925 yılında 800 kişiyi mahkûm etti, 70 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Bu mahkemelerce Takrir-i Sükûn Kanunu dolayısıyla toplam 7446 kişi tutuklandı ve 660 kişi idam edildi (kaçanları saymıyoruz). Teoride, İstiklâl Mahkemeleri üyelerini Millet Meclisi kendi üyeleri arasından seçecekti. Uygulamada ise, yalnızca Mustafa Kemal’in çok güvendiği taraftarlarından oluştular, bunları kendisi büyük bir titizlikle seçti. Bu mahkemeler normal hukuksal prosedüre göre davaları yürütmüyorlardı. Sanık, mahkemede, hem hâkim, hem de savcı tarafından sorguya çekiliyordu. Sanığın avukat tutma, tanık çağırma veya mahkeme kararına karşı başka yere başvurma hakkı yoktu. Dahası, mahkemenin verdiği ölüm cezalarını meclis hemen onaylıyordu. (s. 219-220)

Millî Mücadelede İttihatçılık, Erik Jan Zürcher, çev.: Nüzhet Salihoğlu, 2008, İstanbul: İletişim

Tuzu Biberi 5

Hemingway [Gustave Flaubert] "Tek başına dolaşan biri için ne kadar da ıssızdır dünya!" "Bence insanlığın tek bir hedefi var: acı."

Madam Bovary ve Duygusal Eğitim romanları Avrupa için çığır açıcı oldu. Diğerlerinin aksine o, kahramanlarını müstesna kişilikler olarak betimlemek yerine ortalama kişilikler olarak betimlemeyi seçmişti ve bu, en azından, Avrupda’da ilk kez yapılıyordu. Bugün Balzac ve Stendhal ile birlikte Fransız gerçekçi roman geleneğinin üç büyük yıldızından biri kabul edilen Flaubert de tıpkı onlar gibi zamanında Fransız Akademisi üyeliğine layık görülmemişti .1856′da yayınlanan Madam Bovary‘nin müstehcenlik içerdiği iddiasıyla, o günlerde yazar hakkında dava açıldı. Davayı açan Savcı Pinard, Flaubert kadar olmasa da bugün hâlâ meşhurdur.

[Ernest Hemingway] Gazetecilik, savaş muhabirliği, ambülans şoförlüğü yaptı. Avcılığa, balıkçılığa, boksa ve özellikle de boğa güreşlerine düşkündü. Bütün bunları yaparken yazmayı da hiç bırakmadı. Bir roman üzerine çalıştığı dönemlerde sadece sandviç ve fıstık ezmesi yerdi. Silahlara Veda ona ilk ciddi ününü getirdi. Çanlar Kimin İçin Çalıyor ile yazarlık mesleğinin zirvesine ulaştı. Buna rağmen Amerikan Deniz Kuvvetlerine girdi ve Paris’in kurtuluşuna tanıklık etti. Yaşlı Adam ve Deniz ile 1954 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. Depresyon ve alkol hayatından hiç eksik olmadı. Uzun bir hastalık dönemi sırasında av tüfeğiyle kendisini vurarak hayatına son verdi.

[Herman Hesse] İlk eserini 10 yaşındayken yazdı. 15 yaşındayken intihar etmeyi denedi. ("Akşam kızıllığı gibi yok olup gitmek istiyorum.") 21 yaşında ilk şiir kitabını yayınladı. İki yılda sadece 54 adet satan kitap tam bir başarısızlıktı. Ünlü romanı Demian‘ı 3 haftada yazdı. Boncuk Oyunu‘nu yazımı ise 12 yıl sürdü. Bu romanın yayınlanmasından 3 yıl sonra, 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Demian, Bozkırkurdu, Siddhartha, Boncuk Oyunu gibi, bireyin ruhsal arayışlarını toplumun dışında, özellikle de Doğunun mistik felsefeleri içinde sürdürmesini konu edinen romanlarıyla Avrupa ve Amerikan gençliğinin 60′lı yıllarda en çok okuduğu yazarlardan biri oldu. Popülerliğini hiç yitirmedi. Kitaplarının tüm dünyadaki toplam satışları 120 milyonu geçti.

[Boris Vian] Doktorlar ona fazla uzun yaşamayacağını söylemişti. Zamanı yoktu, ama yapacağı çok şey vardı. Hayat sanılandan çok daha kısa, sanat sanılandan çok daha uzundu. O hayatı uzattı, sanatı kısalttı ve üç haftada müthiş bir kitap yazdı: Günlerin Köpüğü.

Kaynaklar:

  • Hemingway fotoğrafı şuradan.
  • Metinler İmge’den. İmge’nin ana sayfasında arada sırada yazarlarla ilgili bu tür metinler görünüyor. Ama hem o metinler resim dosyası olarak yayınlandığından hem de birkaç hafta sonra kaldırıldığından kalıcı olmuyor (aramalarda bulunması da imkânsız). Ben de o metinleri, elimden geldiğince, buraya aktarmaya karar verdim. Hiç olmazsa bu ufak notlar daha uzun süreli bir görünürlüğe kavuşurlar. Bir de tabii aramalarda bulunma imkânı ortaya çıkmış olur.

tuzu-biberi

Amsterdam uzun zamandır ziyaret etmeyi düşündüğüm bir şehirdi. Fakat Amsterdam’da bir gün geçirmem gerekeceğini önceden bilmediğim için oldukça plansız, gelişigüzel bir ziyaret oldu. Aktarma için havaalanına indiğimizde bineceğimiz uçağın 5-6 saatlik bir rötar yapacağını öğrendik. Bunun üzerine sırtımızdaki çantaları havaalanınndaki dolaplara koymayı bile akıl edemeden şehir merkezine doğru yola koyulduk. Aslında havaalanına indiğimizde uykusuz ve oldukça yogunduk. Bunun üzerine bir de şehir turu yapmayı göze almamız o şehrin Amsterdam olmasından kaynaklanıyordu.

Hava durumu bizim lehimizeydi. Ne kadar süreceğini bilmediğimiz şehir turuna başlamadan önce karnımızı doyuralım diye bir çorbacıya girdik. “Türk ekmeği”yle servis edilen birer kâse çorba içtik. Söz konusu “Türk ekmeği” benim daha önce gördüğüm hiçbir “Türk ekmeği”ne benzemese de oldukça lezzetliydi. Bizim turladığımız bölgenin “turistik” özelliği hemen göze çarpıyordu. Caddeler boyunca karşılıklı sıralanmış hediyelik eşya dükkânları ve erotic shop‘lar şehrin en iyi bilinen iki özelliğini vurguluyordu: Red Light District ve esrar tüketiminin serbest olması. Hediyelik eşya sektörü bu kadar gelişmiş bir başka kent daha var mıdır, diye sormadan edemedim kedime. Bir planımız olmadığı için biz de gezintimizi bu en iyi bilinen iki özellik üzerine kurmaya karar verdik. Hem şehrin kabasını almış olacaktık hem de bir sonraki ziyarette zamanımızı başka şeylere ayırma şansımız olacaktı.

İlk hedefimiz Red Light District oldu. Gündüz saatlerinde pek işlek olmamasını bekliyorduk. Vitrinlerin çoğunun perdesi henüz kapalıydı. Yine de çocuklu ailelerin burada yürüyüş yapıp vitrinlerdeki iç çamaşırlı kızları seyretmelerini biraz yadırgadığımı söylemeliyim. Akşam saatlerinde kalkacak uçağımız nedeniyle bu bölgenin gece ne kadar hareketli olduğunu görme şansımız olmayacaktı. Biraz da bu nedenle gezinin “eksik” kaldığını düşünüyorum.

Red Light District‘in hareketsizliği hayal kırıklığına neden olsa da yorgunluğumuzu atmak için o ünlü coffee shop‘lardan birine oturup “o” işlerin nasıl yürüdüğünü gözlemlemeye çalıştık. Bob Marley resimleri, tişörtleri , posterleri ve tabii müziği hemen göze çarpıyor. Öyle ki, bilmeyen Bob Marley’in aslen Amsterdamlı olduğunu falan düşünebilir. “Göze çarpan” bir başka şey de kahvehanelerin loşluğunu aydınlatan kırmızı ve mor neon ışıklar. Bu ışıkların esrarla bağlantılı bir işlevi olduğunu sanıyorum (halüsinasyonları renklendirmek gibi). Bu kahvehanelerin müşterileri esas olarak ot içmek için oradalar. Eğer sigara içmeye alışkın değilseniz kahvenizin yanında bir dilim “özel kek” de alabilirsiniz. Özel keke sonra değiniriz, ama kahve tek kelimeyle harikaydı. Hattâ, diyebilirim ki, bu kahve hayatımda içtiğim en güzel kahveydi. Özel bir terkibi olduğundan mı, yoksa başka bir nedenle mi, bilemiyorum, ama yolu oralara düşenlere bu kahveyi denemelerini hararetle öneririm.

Özel kek, ne yazık ki, etkisini hemen göstermiyor. “Ne yazık ki,” diyorum çünkü ilk dilimden sonra hiçbir şey hissetmeyince kazıklandığımızı düşünüp daha düzgün görünümlü başka bir kahvehanede tekrar denedim. Orada da etkisini görmeyince bu kek işinin benim gibileri keklemeye yarayan bir yalan olduğunu düşünmeye başladım. Ne yalan söyleyeyim, biraz da sinirlendim. Bu arada bu kahvehanelerin az şey tüketip uzun uzun oturmak isteyen müşterilere pek sıcak davranmadığını da anlamış olduk. Yorgunluğumuzu atabilmek için sürekli bir yerlere oturup dinleniyorduk, ama bir süre sonra işletmecinin gözü üzerimize dikiliyordu. Kekleri yedikten yaklaşık 2-3 saat sonra ot kendini göstermeye başladı. Kazıklandığımı sanarak haddinden fazla yemiş bulunduğum kekin etkisi bayağı yoğun oldu. Halüsinasyonlar giderek arttı ve bir noktada artık kendi algıma güvenemez hale geldim. İşin kötü yanı artık havaalanına dönmemiz gerekiyordu ve eğer tek başıma olsaydım bunu yapamazdım gibi geliyor. Otun etkisiyle yaşadıklarımı uzun uzun anlatmayacağım. Merak edenler için The Doors grubunun isim babası olan meşhur kitap Algı Kapıları‘nı (Aldous Huxley) önermekle yetinmek istiyorum. Huxley’in o muhteşem anlatımına öykünmek bile benim için kendini bilmezlik olur.

Gecenin sürprizi, akşamki uçağın da iptal edildiğini ve geceyi Amsterdam’da geçirmemiz gerekeceğini öğrenmemiz oldu. Ama biz artık o kadar yorulmuştuk ki uyumaktan başka bir şey düşünemiyorduk. Zira en kısa yoldan otele gidip akşam 8 gibi kafayı vurdum. Sabah 7′de uyandığımda kafam dinçti ama ayaklarım hâlâ ağrıyordu. Amsterdam, gördüğüm kentler arasında kendine has bir atmosferi en çok hissettiren kent olarak kişisel tarihimdeki yerini almış oldu.

Not: 2008 yılı başında gerçekleşmiş bir gezinin izlenimleridir.

Eski Gönderiler »